Haziran 10, 2018 07:48 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: AKP ve MHP'nin yargıtay pazarlığı

Milli gazete:

Anket sonuçları için çarpıcı yorum

Sözcü:

Edoğan'dan İnce'ye sert sözler

Yeniasya:

Kılıçdaroğlu: İnsanın adaletten uzaklaşması kadar acı bir şey yoktur

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

 

...***

İzzettin Önder, 9 Haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “Faiz mi, kur mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yabancılar Türkiye üzerinde oyun mu kuruyorlar? Doğrudur, kurabilirler. Peki, Türkiye de başka devletler üzerinde acaba oyun kurmuyor mu? Bu tür soruların yanıtları çok nettir. Her devlet komşusu olduğu ya da ihtilaflı olduğu veya gücü yettiği devlet üzerinde oyun kurar ya da kurmaya çalışır. Yeryüzünde devletleşme filizlendikçe, devletlerarası casusluk da itibar kazanmaya başladı.  ABD’nin son seçimde Rusya ile düştüğü ihtilaf ortadadır. Keza Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya, hatta ABD arasında zaman zaman ortaya çıkan ihtilaflar ülkeler arasında dipten seyreden gerginliklerin resmidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu karmaşa içinde, uluslararası olağan ilişkiler ihtilafını iç politika malzemesi yapmak, anlayan seçmen nezdinde politikacının ülke yönetimindeki zafiyetinin işaretidir.

Faiz meselesindeki dış güçler savı ise hepten abesle iştigaldir. Şöyle ki, AKP’nin ara sıra elde ettiği sonuçlarla övündüğü(!) 2000 IMF-Derviş planı, defalarca bu sütunlarda ifade etmeye çalıştığım gibi, başlangıçta kur-riski, ikinci dönemde ise kur maliyeti yaratacak süreç olarak programlanmıştı. Planın böyle tecelli etmesi tabiatıyla şart değildi, eğer akılcı ekonomi politikası uygulanabilse idi! Akılcı ekonomik politika, bol ve görece ucuz dış kaynağın akılcı yatırımlara yönlendirilerek ihraç edilebilir iç üretimin desteklenip, faizin üzerinde kaynak yaratabilecek alanlara tahsis edilmesi şeklinde olabilirdi. Oysa biz ne yaptık? Canım paraları kısa sürede bol emek istihdamı yanında, alt üretim alanlarını harekete geçiren, göz boyayıcı binalara gömdük. Kentsel alanlarda rant yarattığı savlanan bu verimsiz yatırımlar bir yandan nüfusu belirli kentlere yığarak kanserojen kentler oluşturdu, diğer yandan da sanayi yapımız üretimden montaja savruldu. Ruhsuz binaları Ortadoğu’nun görgüsüz zenginlerine pazarlayarak kültürümüzü yozlaştırmaya yöneldik. Bu arada finans kesiminin destekleri ile de “hem borçlu hem de ev sahibi” sözde yerli kentliler yarattık. Bu insanlar aslında bankaların evlerinde oturduklarının farkına varamadan sanal zenginliğin coşkusunu yaşarken, döviz ve faiz birbiri ile yarışarak yükselirken durumu idrak etmelerine yardımcı oldu. İktisadi süreçler karmaşık ilişkilerle seyreder, ancak zaman zaman üste çıkan kabarcıklar ya da krizler süreç ve politikalar hakkında her aklıselim insana bir şeyler öğretir.

Öne alınmış seçime giderken dövizin yükselişini doğru algılamamız için şöyle bir ufak deney yapalım. Kur ani olarak mı yükseldi, yoksa yükselirken aniden eğimini mi dikleştirdi. Kaba görüntüsü ile ikinci durumun daha geçerli olduğunu ileri sürebiliriz. Bu sav şunu gösteriyor ki, döviz yapay olarak baskılı tutulurken, seçim sinyali Türkiye’de finansal yatırım yapanlara bir mesaj iletti. Mesaj, kabaca, şöyle idi: İşler iktidarın da önleyemeyeceği şekilde hızla kötüye sürükleniyor, acil seçim yapıp, seçim ertesinde zecri önlemlere yönelinecek! Yani, orta dönemde ülke riski hızla yükseliyor. Bu durumda tabii ki, yatırımcılar daha güvenli alanlara kayacaklardı. Ülkenin 400 milyarın üzerinde dış borcu var, bunun yarısı kadar bölümü yıl sonuna kadar ödenmek durumundadır. Kısacası, seçim olmasa idi dahi piyasadan döviz toplanacaktı. Koşulların düğümlendiği bu ortamda bir de siyasilerin dışarıda ve içeride verdikleri cahilce sorumsuz beyanlar finansal alanda öfke yaratmamış, ancak hızla güven kaybına yol açmış oldu.

…***

Esfender Korkmaz, 9 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bu defa demokrasi oylanıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasette inanç popülizmi, kamu kaynaklarının seçim harcamalarında kullanması, millî duyguların seçim odaklı kullanılması, dış güçleri abartmak ve bunlara dayalı algı yaratmanın da bir sınırı vardır. Bu konularda dengeleri aşırı bozarsanız, ters tepme olasılığı artar. Batı kültürünün cazibesi gençliğimizi etkiliyor. Türkiye'de topal demokrasi var. Ancak bir defa demokrasinin tadını alanlar, bir daha demokrasiden kolay kolay taviz vermezler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

24 Haziran seçimlerine demokrasinin oylaması olarak bakmak gerekir. Anayasa referandumunda farklı bir algı yaratıldı. Vatandaşlar bu seçimde durumu daha iyi görüp, analiz edebiliyor.Siyasi iktidarın yaratmak istediği algı, yaptıkları ile ters düşmeye başladı. İnandırıcı olmuyor. Söz gelimi ''Erdoğan kazanır da, AKP Meclis'te çoğunluğu almazsa, sistem tıkanacağı için seçim yenilenebilir'' şeklindeki bir yoruma da şiddetli tepki oluştu.Öte yandan MHP'nin ittifak yapması, bizzat kendi milliyetçi tabanına ters düştü. HDP milletvekillerinin ve Demirtaş'ın hapiste olması, mazlum yarattı. Birçok insan yalnızca bu nedenle, baraj üstünde kalsın diye HDP'ye oy vereceğini söylüyor.Türkiye'de yaşayan herkes, FETÖ terörüne karşıdır. Ne var ki OHAL içinde sol düşüncede olanları da aynı kapsamda Üniversiteden atmak, kamuoyu vicdanını rahatsız etti.FETÖ ile en uzak bir bağı olmadığı açık olan insanları aynı kapsamda devlet memurluğundan çıkarmak da bu çıkarılanları tanıyan veya tanımayan herkesi rahatsız etti.Erken seçimin de, siyasi iktidar için negatif bir getirisi oldu. Ekonomik sorunlar da oluşunca iktidara karşı güven azalması ortaya çıktı.Dış politikayı söylemeye gerek yok. Yalnızca içeride bu yaşananların, bu  seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP için zor şartlar getireceği tahmin edilebilir.Siyasi ittifaklar sonrası, siyasi görüşlerde değişme oldu. Söz gelimi Saadet Partisi nasıl olsa kazanmaz diye oyunu AKP'ye verenler, şimdi koalisyondan dolayı Saadet Partisi'ne dönecektir.

...***

Kazım Güleçyüz, 9 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “Kaygılar yıldırmasın”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“24 Haziran seçimine sayılı günler kala zihinlerdeki en büyük endişelerden biri, “Bunlar iyice alıştıkları iktidarı bırakmamak için her yola tevessül eder; YSK üzerinden yapacakları sandık oyunları ile sonucu yine kendi lehlerine çevirirler” gibi sözlerle ifade ediliyor.Nitekim 16 Nisan referandumunda açıklanan sonuç için seslendirilen “Sandıktan çıkan gerçek sonucun tersine çevrilmişi” kanaati çok yaygın. Aynı şeyin 24 Haziran’da da tekrarlanmasından kaygı duyuluyor.Ve buna karşı yapılması gerekenlerin başında, böyle bir endişenin peşinen bir kabullenme ve teslim olma haline dönüşmesine kesinlikle müsaade etmemek geliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İkinci olarak, böyle kötümser ve karamsar bir psikolojinin yayılmaması için çok yoğun gayret gösterilmesi ve ne olursa olsun adalet ve demokrasi için mutlaka oy kullanma kararlılığının pekiştirilip tahkim edilmesi gerekiyor.

Üçüncüsü: Kullanılan oylara ve sandığa sahip çıkılması son derece özel bir önem kazanıyor. Bu amaçla ortaya çıkan gönüllü ve sivil inisiyatiflerin çalışmaları desteklenmeli. Bilhassa Millet İttifakında bir araya gelen partiler bu inisiyatiflerle çok yakın bir iletişim ve işbirliği içerisinde olmalı.

“Her sandıkta bir avukat” bulunmalı.

Bu çerçevede seçim günü oy verme, sayım, tasnif, sonuçları tutanağa geçirme ve bunların ilçe ve il sandık kurulları ile YSK’ya iletilmesi işlemlerinin bütün safahatı en son aşamaya kadar takip edilmeli.

Sonuçların duyurulmasında iktidar güdümündeki tek kanal ve mecra düzenini kıracak alternatif bir haber ağı kurulmalı.

Tek ajans ve tek kanal üzerinden yapılacak manipülasyonlara fırsat vermemek için, sonuçları yerinde takip edip sıcağı sıcağına ve doğru olarak yansıtma esasına dayanan özgür bir iletişim sistemi oluşturulmalı.

“Açık oy, gizli tasnif” ayıbı ve sandık hileleriyle tarihe geçen 1946’dan beri defalarca seçim yapmış bir ülkede yeniden benzer hilelerden endişe duyulan bir noktaya gelinmiş olması demokrasi adına hüzün verici. Ama demokrasi mücadelesi bezginliği, yılgınlığı ve teslimiyeti kaldırmaz. Tam tersine, hiç eksilmemesi gereken bir kararlılık ve teyakkuz içinde olmayı icab ettirir. 24 Haziran’da bunun sınavını vereceğiz.