Haziran 11, 2018 09:18 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: 'Saray ittifakında deprem var, dağılacak'

Yurt:

Times: Erdoğan'ın seçim gafları rakiplerinin elini güçlendiriyor

Milli gazete: Dolarda yükseliş devam ediyor

Yeniçağ:

Barkey: "ABD, Türkiye'ye bir hediye verdi"

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Faraç, 10 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Muhalefet seçimi nasıl kazanacak?..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son dönemde, "24 Haziran" kaygısı nedeniyle yaşananlar, vahim olaylar ve pervasız tepkiler, "haksız olan öfkelenir" şeklindeki genel tanımlamayı da iyice aşar hale geldi...Evet; yaşamın devinimi ve gelgitleri içinde, "haksız olan sinirlenir" ama haklı olan da sesini duyurabilmek için bazen isyan etmek zorunda bırakılır!..İşte bu iki tanımlamanın tam da ortasında yürüyen seçim süreci, toplumun iki kesiminden birinin öfkesini, diğerinin ise sesini yükseltmesiyle karşı karşıyadır artık...Saflar netleşmiştir zaten; bir yanda "cumhur ittifakı" diğer yanda 16 yıllık baskı rejimine karşı örgütlenen "millet ittifakı..."”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Kılıçdaroğlu'nun Ankara-İstanbul hattında başlattığı "demokrasi yürüyüşü"nün yolların engellenmesinden, Akşener'in yolunun Antep'te hafriyat kamyonlarıyla kesilmesine kadar uzanan bir zorbalık sürecinin içinde çatışıyor haklı ve haksız!..Neyin öfkesidir bu?.. Urfa'da hemşehrisi olan gazeteciye tokat atan bakan, yine Urfa'da işçilerini "kadro" tehdidiyle Erdoğan'a oy vermeye zorlayan AKP'li belediye başkanı hangi erozyonu örtmeye çalışıyor?..Diyarbakır'da imamları talimatla Erdoğan'ın mitingine çağıran müftüler, eğitim yuvalarını parti bürosu gibi kullanan okul müdürleri, başta Ankara, İstanbul ve Bursa'da olmak üzere, muhalefet partilerinin görevlileriyle standlarına saldıran zorbalıklar ve Kadıköy'de liselilere yönelik "linç" girişimi neyin işaretleridir acaba?..Hiç kuşkunuz olmasın, basit gibi görünen bu saldırılar, "yazı da gelse, tura da gelse, AKP kazanacak" diyen peşin zafer tellalığının pervasızlığından cesaret almıştır ve şiddetini (!) de giderek arttıracaktır...Ve asıl mesele de şudur; oy kaybına uğradığını, muhalefetin toparlandığını, üstelik kitlelerin heyecanının iyice arttığını gören AKP cenahı, daha seçime haftalar varken bu kadar "öfke"leniyorsa, saldırgan hale geliyorsa, seçimi kaybedeceğini iyice anladığı bir atmosferde neler yapabilir acaba?.." AKP oy kaybederken ve yıllar sonra nihayet muhalefetin direnci artmışken, en önemlisi de memleketin umudu iyice büyümüşken, 24 Haziran'ın, eskinin hiçbir dönemindeki seçimlere kesinlikle benzemediğine ısrarla dikkat çekmemiz gerekiyor...O halde yeniden başa; öfkelenen haksızlarla gidişata isyan etmek zorunda bırakılan haklıların mücadelesine dönelim...Artık kuşku götürmüyor; tepe noktaları, yöneticileri, imaj danışmanları, medya tetikçileri ve anket yalancıları ne kadar "rahat" görünmeye çalışırlarsa çalışsınlar, AKP yakasında bir siyasal erozyon var ve oy kaybının büyümesi de kaçınılmaz...İşte geçmişteki olaylardan (referandum) yola çıkarak, toplumda, "hile", baskı, zorbalık kaygılarının da iyice büyüdüğü bir dönemde, özellikle "ittifak" halindeki muhalefetin yapacağı en önemli ve en yaşamsal görev baştan itibaren bellidir;Daha önce de defalarca dikkat çektiğimiz gibi "sandıkta kazanılır, sandıkta kaybedilir" denilen seçimle ilgili memleketin tamamında, her mahallede, her köyde, kısacası her "sandık"ta, başkandan gözetmene, avukattan "güvenliğe" kadar olabildiğince "teyakkuz" halinde olmak...Yurdun dört bir yanında, İnce, Akşener, Karamollaoğlu ittifakında yükselen muhalefetin, umutla büyüyen direncin ve toplumun haklı demokratik tepkisinin bir kez daha hezimetle sonuçlanmaması için "sandık"ta ve sandıkta aman dikkat!!!

…***

Ceren Sözeri 10 Haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “TRT, sadece nostalji, demode bir yayıncılık fikri mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Muharrem İnce TRT’nin kendisine ve diğer adaylara tanımak zorunda olduğu 10’ar dakikalık propaganda hakkını “Alın sizin olsun, sen beni hiçbir gün konuşturma, sonra çağır, istemiyorum” diye reddetti. TRT’nin yayın politikası düşünüldüğünde haklı mı? Haklı. İnce’nin TRT’nin 298 No’lu Kanun gereğince kendisine tanınan ve10 dakikayı geçmeyen iki konuşmaya ihtiyacı var mı? Elbette yok. Ben olsam yekten reddetmek yerine çıkıp TRT’nin ve yayıncılık ortamının nasıl özgürleştirileceğini anlatır, hiç olmazsa A Haber’den hallice TRT’de böyle bir konuşma yapmanın keyfini çıkarırdım zira açıktan suç teşkil etmedikçe içeriğine karışılamayan yayınlar bunlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

TRT hiçbir zaman değil ideal, ideale yakın bir kamu yayıncısı profili çizmedi. 1971’de kaldırılan kısa süreli özerklik dönemi dışında asla Anayasa’da tanımlandığı gibi tarafsız olamadı. Çünkü tarafsızlık ancak idari ve mali özerklikle mümkün, onu da hiçbir iktidar istemedi. AKP, TRT ve Anadolu Ajansını çok bariz birer propaganda aracına dönüştürdü. İktidarı döneminde kadrosunu ve yetkili sendikayı tamamen değiştirdi. Kendi yazdığı kitabı yalanlayan gazetecileri yönetici yaptı, liyakati hiç umursamadı, kendi imkanlarını bırakıp dış yapımlara para akıttı, bu zamana kadar kimler TRT’den nemalandı hiç öğrenemedik çünkü denetim raporları bizlere kapalıydı. Bugün TRT’nin ne kadar zarar ettiği dışında bir bilgiye ulaşamıyoruz. Bunlar bilinen en azından akademide sıkça tartışılan konular ancak bu derece gündeme gelmesi ancak seçim dönemlerinde oluyor. Çünkü TRT’deki çürüme ancak seçim döneminde muhalefet partilerine yer vermediğinde görünür oluyor ve haber değeri taşıyor.

TRT’yi bu denli hedef haline getiren kamu tarafından finanse ediliyor olması. Her birimiz her ay elektrik faturalarındaki TRT payını ya da bir elektronik cihaz alırken bandrol bedelini gördüğümüzde fark ediyoruz TRT’nin patronu olduğumuzu. Elektik faturamızdaki 14-15 lira dağıtım bedelini umursamıyoruz ama 50 kuruşluk TRT payı sinirimizi bozuyor.

Oysa iktidarın yüzde 90’ına hakim olduğu medyanın tümünü kamu bankalarından alınan krediler, Basın İlan Kurumu eliyle adaletsizce dağıtılan ilanlar, siyasi baskılarla verilen özel ilanlar yoluyla dolaylı olarak da olsa yine biz besliyoruz. Üstelik yayın politikalarına itirazımızı yalnızca izlememek ve gördüğümüz yerde protesto etmekle gösterebiliyoruz.

Mükemmel kamu yayıncılığı örnekleri yok elbette. BBC’nin yayın politikasını dahi türlü haklı gerekçelerle eleştiriyoruz. Ancak kamu yayıncılığı, evet bugün hâlâ, ticari yayıncılığın dışladığı siyaset, edebiyat, sanat ve müzik türlerinin yaşaması, izleyici ve dinleyici ile buluşması, onları dönüştürmesi için bir fırsat. TRT’yi daha demokratik, çok sesli, çok daha özgür bir hale getirmek ve yayıncılığını kamu adına denetlemek mümkünken neden gözden çıkarıyoruz ya da bu şartlarda yine bizim finanse edeceğimizi bile bile iktidara yakın olmak isteyen bir sermayedara satmayı düşünüyoruz anlamıyorum.

...***

Faruk Çakır, 10 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL’den bu hale”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yanlışta ısrar etmenin fayda vermediğini bininci defa görmüş olduk. Bilindiği üzere Türkiye’de 15 Temmuz darbesinden hemen sonra Olağanüstü Hal ilân edildi.Başlangıçta “3 aylık süre için” ilân edilen OHAL’e, daha ilk günden itirazlar yükseldi. İdareciler ise “Çok kısa zamanda, belki 1 ya da 2 ay sonra OHAL kalkar, kaldıracağız” mealinde sözler sarf ederek OHAL’in kalıcı olmayacağını ifade ettiler. O gün sarf edilen bu sözler, idarecilerin de temelde “OHAL rejimini” savunamadıklarını gösteriyordu. Meselâ, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, OHAL uygulamasıyla ilgili yaptığı açıklamada “OHAL uygulamasını en fazla 1 buçuk ayda bitirmek istiyoruz” demişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Aradan günler ve aylar geçti, bu yönde verilen sözler unutuldu. İktidar ve taraftarları dört kolla OHAL rejimini savunmaya başladılar. İçeriden ve dışarıdan gelen her türlü hatırlatmaya kulak tıkadılar ve “OHAL olmadan terörle mücadele edilmez. OHAL’e itiraz eden, OHAL kalksın diyenler teröre destek vermiş olur” anlamına gelen sözler sarf ettiler.

Önemli bir nokta da, OHAL’in her türlü iş ve işlemde uygulanmaya çalışılmış olmasıdır. Türkiye’yi idare edenler “OHAL halkı ilgilendirmiyor, onlara bir zararı yok. Sadece teröristler zarar görür” demeyi sürdürdü ve bu ad altında her türlü iş ve işlem yapmaya çalıştılar. TBMM büyük ölçüde devre dışı kaldı, ‘torba yasalar’ da OHAL uygulamasına sığınılarak çıkarıldı. Ve neticede en başta ekonomi olmak üzere Türkiye’nin bütün dengeleri bu yolla bozulmuş oldu.

Her ne sebeple olursa olsun OHAL’in kaldırılacak olması isabetlidir. Bu gerçeği görmek için illa “erken seçim  anketleri”nin yapılması mı gerekiyordu? Çünkü iktidar partisinin hazırladığı ve 360 sayfadan meydana gelen  seçim beyannamesinde şöyle denilmişti: “(...) OHAL uygulamasını vatandaşlarımızın temel hak ve  özgürlüklerine zarar gelmeden millî güvenliğimizin ve vatandaşlarımızın huzuru tam olarak tesis edilene dek  sürdüreceğiz.”