Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Erdoğan'dan 24 Haziran ayarlı OHAL sözü
Evrensel:
Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü: Çocukların hayalleri bile çalınmış
Aydınlık:
Seçim FETÖ borsasını yükseltti
Milli gazete:
Binali Yıldırım’dan Cumhur İttifakı açıklaması: Tamam mı, devam mı?
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Yakup Kepenek, 11 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Hukuk şiddete alet edilirse!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP’nin cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın en belirgin özelliklerinden biri, neredeyse hiçbir sınır tanımadan, özellikle de kendisini eleştiren kişileri ve kurumları çok ağır bir biçimde suçlamasıdır. Başta savcısı olduğunu vurguladığı ancak beş yılın sonunda sanıklarının aklanmasıyla sonuçlanan Ergenekon ve Balyoz davaları olmak üzere, ülke siyasetinin son on beş yılı Erdoğan’ın bu tür çoğu dayanaksız suçlamalarının sayısız örneğiyle doludur.Ancak, son günlerde Erdoğan’ın bu suçlama özelliği nitelik değiştirdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan 3 Haziran’da şöyle bir demeç verdi: “53 Kürt kardeşimin kanı Demirtaş’ın eline bulanmıştır. Bunun bedelini er ya da geç ödeyecektir. Yoksa tarih bizleri affetmez.”
Gizlisiyle-açığıyla ülkenin tüm bilgi kaynaklarını elinde tutan Erdoğan, bu somut suçlamasını kanıtlayan hiçbir belgeyi açıklama gereği duymadı. 2016 Kasımı’ndan bu yana 19 ayı aşan bir süredir tutuklu bulunan Meclis’in üçüncü büyük partisi HDP’nin eş genel başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Demirtaş, üstelik tehdit edilerek, suçlandı. İzleyen günlerde Erdoğan ekledi: “Bir terörist Cumhurbaşkanlığı’na aday olamaz.” Oysa Demirtaş’ın adaylığı çoktan kesinleşmişti. Erdoğan daha sonra, 7 Haziran’da bir adım daha attı. “Demirtaş’ı ziyaret teröre destektir.” Böylece hiçbir kanıta dayanmayan ya da tamamıyla içi boş bir suçlama yeni bir suçlama doğurdu; çok doğru bir davranış sergileyerek Demirtaş’ı hapiste ziyaret eden CHP adayı İnce de terör destekçisi olarak suçlanmış oldu.
Günümüzde hiçbir tartışmaya yer vermeyecek biçimde yerleşik temel bir ceza hukuku ilkesi vardır: Suçluluğu kanıtlanıncaya kadar her insan suçsuzdur. Bunun adı masumiyet karinesi ya da suçsuzluk ilkesidir. Erdoğan’ın Demirtaş ve İnce suçlamalarında bu evrensel hukuk ilkesi çok açık bir biçimde çiğnenmiştir.
Türkiye’de kişi dokunulmazlığının güvencesi olan bu hukuk ilkesi geçmişte de çokça çiğnendi. Ancak bu kez durum gerçekten yaşamsaldır; çünkü ülke, tek kişinin yönetimine dayanan yepyeni bir anayasal yapıya gitmektedir ve bu ilkeyi çiğneyen de bu yeni yapının baş mimarı Erdoğan’dır.
Kaldı ki Demirtaş, savcılıktan iyi hal kâğıdı almış; adaylığının Yargıtay ve Yüksek Seçim Kurulu - YSK süreçlerini tamamlamış ve aday olmuştur. Erdoğan tarafından suçlanması karşısında öncelikle bu iki kurumun Demirtaş’a sahip çıkmaları gerekirdi. Ayrıca Anayasa Mahkemesi ve özellikle de Türkiye Barolar Birliği ve tüm barolar; hukukla ilgili diğer kişi ve kurumlar, hukukun bu en temel ilkesinin çiğnenmesine en güçlü bir biçimde karşı çıkmalıydı. Yalnız hukukla ilgili olanlar değil, ülkenin siyaseti, basın-yayını, sendikaları ve diğer toplumsal yapıları, hukukun şiddetin aracı kılınmak istenmesini en kesin bir biçimde reddetmedikçe, gerçekte kendi varlık nedenlerini yok saymış oluyorlar. 24 Haziran seçimleri, hukukun, şiddetin ve toplumsal korkunun bir aracı olarak kullanılmaktan kurtulması için çok, çok önemli!
...***
Nilgün Ongan, 11 Haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “Yapısal reformların niteliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidarın seçim sonrasına ilişkin öncelikli gündemi, sermayenin beklentilerine uygun bir ekonomik iklimi hızla inşa ederek güven tazelemek. Bu konuda verilen yapısal reform mesajları ise adeta bir parola niteliğinde. Çalışma yaşamından ekonomik teşviklere, vergi sisteminden istihdam politikalarına kadar her alanda sermayenin sınıfsal çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda düzenlemeler yapılması anlamına geliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Öte yandan iktidar sözcüleri yapısal reformların yanında mali disiplinden de ödün verilmeyeceğinin altını çiziyor. Ki; bu da ‘kemer sıkma’ politikaları demek.
Sosyal amaçlı kamu harcamalarının daha da azaltılacağı, kamu kaynaklarının sosyal güvenliğin finansmanından daha da dışlanacağı anlamına geliyor. Emek gücüyle geçinmek zorunda olanların reel gelir kayıplarına işaret ediyor.
Nitekim Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de açıklamalarında önümüzdeki dönemde kalıcı harcama kesintilerinin gündeme geleceğinin altını çiziyor. Kamu açığını yüzde 2’nin altında tutma hedefinden söz ediyor.
İktidarın gündemindeki bu tedbirler tipik bir IMF programı niteliğinde. Zaten verilen mesajlar da IMF’nin Türkiye için hazırladığı son rapordaki beklentilerle tam bir uyum içinde.
IMF raporunda da mali disiplin ve yapısal reformların önemine vurgu var.
Yapısal reformların emek gücü piyasalarındaki doğrudan karşılığı ise daha fazla esnekleşme ve daha çok güvencesizlik demek. Kaldı ki; bu yaklaşım iktidar tarafından ‘milli istihdam stratejisi’ olarak da tescil edilmiş durumda. Bu konuda 16 yıldır epeyce yol katedildiği de bir gerçek.
Bu bağlamda iktidarın gündeminde olan ve henüz tamamlayamadığı başlıca düzenleme ise kıdem tazminatının fona devri. Dolayısıyla yapısal reform mesajlarından hareketle iktidarın seçim sonrasındaki öncelikli gündeminin kıdem tazminatı olduğu sonucuna varabiliriz.
Öte yandan bu öncelik de IMF’nin öneri ve beklentileriyle uyumlu. Hazırlanan raporda, kıdem tazminatının işverene yük olmayacak şekilde düzenlenmesi ve bu çerçevede emek gücü piyasalarındaki esnekliğin genişletilmesi beklentisine açıkça yer verilmiş. Dolayısıyla AKP programının emekçiler açısından doğuracağı sonuçları IMF programlarının sonuçlarıyla özdeşleştirmek mümkün. Yani IMF’den borç alınmasa bile emekçilerin payına artan yoksulluk, bozulan gelir dağılımı, ücretlerin aşındırılması, daha kolay işsiz kalmak ve daha da güvencesiz çalışma koşulları düşüyor.
...***
Arslan Bulut, 11 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP ve Erdoğan dik durabilir mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP'li Hakan Çavuşoğlu, "Türkiye'yi kontrol altına almaya çalışıyorlar. Türkiye'yi dizayn etmeye çalışıyorlar. Kontrol altına alamamalarının nedeni de Recep Tayyip Erdoğan'dır çünkü boynunu bükmüyor, eğilmiyor, dik duruyor." dedi.Türkiye'yi kim kontrol etmek isteyebilir? ABD, İngiltere, Rusya ve Çin isteyebilir... Türkiye, NATO sürecinden itibaren askeri ve siyasi yönden ABD'nin, ekonomik yönden de İngiltere'nin kontrolündedir.Türk ordusu Amerikan silahları ile donatılmış durumdadır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu durum ABD'nin "yardım yap ve denetle" politikasının sonucudur. Son ekonomik krizde, doların yedi-sekiz liraya fırlamasını önlemek için başvurulan kapı da İngiltere'dir.Diğer taraftan Türkiye, Rusya'ya da enerji hatlarıyla göbeğinden bağlanmıştır. Çin ise Türkiye yönetimini güvenilmez buluyor, bu sebeple şimdilik ipek yolu projesine dahil etmiyor!***AKP'li Ömer Çelik de ''Karşımızdakilerin Türkiye'yi yönetecek bir iradesinin ve vizyonunun olmadığı ortaya çıktı. AK Parti sadece kendisiyle yarışan bir partidir. AK Parti'nin rakibi yoktur." dedi.AKP'nin 16 yıldır ülkeyi düşürdüğü çukur hangi vizyonun eseridir acaba? Libya, Suriye politikası, borç politikası, faiz politikası hangi vizyonun eseridir?Suriye politikası, ülkenin ve milletin geleceğiyle kumar oynamak değil miydi?Kimse, El Bab, Afrin harekâtları ve Menbiç anlaşmasının bu kumarı kazandırdığını zannetmesin.Bakınız CIA'nın beyin takımından Henri Barkey, "Menbiç, Erdoğan için seçimler yüzünden önemliydi. ABD, Erdoğan'a bir hediye verdi. Erdoğan ikinci turda kazanır." dedi.Erdoğan'ın ikinci turda kazanması için de şimdiden Kandil hediyesi paketleniyor!Peki ama ABD, Erdoğan'ın seçimi kazanmasını niçin istiyor? Neden Menbiç ve Kandil konusunda yol veriyor?Çünkü ABD yeni bir açılım istiyor. Bunu da en iyi Erdoğan'ın yapabileceğini düşünüyorlar. Barkey, "Teröristlerle masaya oturdunuz, konuştunuz, onlarla anlaşmalar yaptınız ve aslında bu anlaşmaları uyguladınız da..." dedi ve "Eğer seçimlerde muhalefet kazanırsa, bu sefer başka bir oyun kurulacak" ifadelerini kullandı.Yine ABD derin yapısının oyun kurucularından Alan Makovsky ise ikinci turda Tayyip Erdoğan'ın Meral Akşener'e veya partisinden bir kişiye başkan yardımcılığı teklif edeceğini ve böylece seçimi kazanacağını iddia etti!Kısacası, ABD'nin Türkiye politikasını oluşturan adamlar işi gücü bırakmış, "Tayyip Erdoğan nasıl seçilir ve AKP nasıl Meclis'te çoğunluğu elde tutar, olmazsa açılımı yeni iktidara nasıl yaptırırız?" diye yeni oyunlar kurmak peşindedir.***AKP'nin vizyonu, Amerikan yörüngesinden hiç çıkmadığı halde, Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasını değiştireceği söylenen Büyük Orta Doğu Projesi'nin eş başkanlığını Türkiye'de Yeni Osmanlıcılık diye tanıtmak mıdır?