Haziran 18, 2018 09:08 Europe/Istanbul

Aydınlık: Kılıçdaroğlu'nun gül sevdası bitmiyor

Star:

44 terörist öldürüldü

Yeniçağ:

MHP Genel Başkan Yardımcısı Aycan'dan AKP'li isimlere çok sert tepki

Yeniasya:

Meral Akşener: TRT genel müdürünün yerinde olsam istifa ederdim

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Bursalı 17 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bilmediğimiz bir şey mi var? Dip dalgası sorunu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Seçimler beklenmedik bir sonuç üretir mi? Yani anketlerde görmediğimiz, sahada kesin bilgi ile doğrulatamadığımız, mesela bir “dip dalga” hareketi ve sandıktan çıkacak sonuçları?Zor bir soru, epey nesnel bir fotoğraf elde etmeye çalışarak bunu okura yansıtan bir analizci için hele çok zor ve spekülatif.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bunu yapanlar var; atma Recep denmesine aldırış etmeden, ilk turda İnce’nin kazanacağını, AKP’nin yüzde 35’lere düşeceğini yazanlar var. Fakat ilginç bir şekilde bu görüşün de okurlar arasında alıcısı var. Burada arzuların gerçekleşebilecek gibi savunulduğu bir durum ortaya çıkıyor. Mesela “MHP yüzde 10’un üzerinde oy alacak” diyenler olduğu gibi.

Göremediğimiz dip dalga mı?

Yeniden sorayım, yine de görmediğimiz bir muhalif dip dalga, merkezi tüm kestirimleri hallaç pamuğu gibi atabilir mi? Mesela İngiltere’de 2015 seçimlerinde tüm anketler önemli ölçülerde yanılmıştı!

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iktidar yandaşlarında RTE’nin ilk, olmazsa ikinci seçimde kazanacağı görüşü yaygın. Muhalefet veya demokrasi cephesinde ise İnce ile yüzde 50’nin yakalanabileceği, Meclis’te ise HDP ile çoğunluğun kesin sağlanacağı görüşü var.Önce, eldeki verilerden yola çıkalım:

İktidar iniş yolunda. Oy kaybedecek. Bu kesin gibi. 7 Haziran 2015’te yüzde 41’in altına indi. 6 ay sonra yapılan 1 Kasım’ı es geçelim, çünkü ülkede iktidarın yarattığı olağanüstü durumun sonucudur yüzde 49 üstü. Referandum sonuçları ise 1 Kasım seçimlerinin düzeltmesidir. AKP+MHP, yüzde 1 kadarı şaibeli görülen yüzde 51 ile geçmiştir. AKP’nin oyunun yüzde 42-43 olarak gerçekleştiği kestiriliyor. Başkanlık referandumuna evet oyu oy verirken seçmen, AKP+RTE’ye oy verdi (+MHP). Yani yüzde 51’nin içinde RTE’ye verilen oy da vardır. Sonuç: AKP oyu düşme eğilimindedir.

• Düşüş bu seçimlerde de sürecek mi? Büyük olasılıkla. Anketler öyle diyor. AKP oy oranı yüzde 3-41 arası gibi. Bu doğal gözüküyor. Çünkü bu partiden oy kopartacak iki parti var sahada: İyi Parti ve Saadet Partisi. İlki yüzde 2, ikincisi yüzde 1 oy koparsa, AKP’yi yüzde 40’ın altına çekebilir.

• AKP’nin yüzer – gezer oyları çekemeyeceği ve bunların artık adreslerinin bulunması.

•Düşüşü destekleyecek başka veriler var: Ekonomi. Doların fırlaması. Yoksulluğun daha görünür kılınması ve seçimlerde yemek paketleri ve altın dağıtımlarıyla bir kesim seçmenin kandırılamayacağı. Ve seçim sonrası kaçınılmaz olarak halkın ek vergilerle daha da soyulacağı gerçeği.

•16 yıllık iktidarın yıprandığı gerçeği. AKP’ye oy veren seçmenin bir kesiminde yorgunluk ve bıkkınlık görüntüleri, bunun miting meydanlarına ve sokak sohbetlerine yansıması.

•Adaletsizliğin, yargının tarafgirliğinin, adam kayırmanın daha geniş ölçüde seçmen tarafından kabul edilir olması. Dahası AKP’lilerce de dile getirilmesi. Tek adamın her şeye karar vermesine itirazların artması.

Tüm bunların yansımalarını iktidarın mitinglerinde görüyoruz.

Ayrıca RTE mitinglerindeki morallere yansıyor durum. Bir çöküş var. Millete vaat ettikleri “millet parkları” dışında bir şey yok. Reklamlarına bakın, güçlü millete güçlü başkan teraneleri falan... Hep bitmiş geçmiş, gelecek yok!

RTE’nin İstanbul’da “mahalle başkanları”yla toplantısında HDP’lilerin saptanarak oy kullandırılmamasını ve sandık yönetiminin ele geçirilmesini isteyen konuşmaları, iktidarın içine düştüğü vahameti gösteriyor. İlginç olan, bizzat Cumhurbaşkanı’nın bunu ortalıkta yapması!

İktidar paydaşları özel sohbetlerde, ilk turda cumhurbaşkanı seçilemeyecek, ama ikinci turda alırız, diyor. Meclis’te ise çoğunluğun muhalefetin eline geçeceğini görmeleri...

Tüm bunlardan sonra gelelim dip dalga meselesine. Bir iniş olacak, bu iniş merdivenin bazı basamaklarının kırılmasıyla bir çöküşe dönüşür mü? İşte dip dalga tartışması burada devreye giriyor. Halkta, büyük düşüşü görmemizi engelleyecek bir “saklama” mı var, veya bizde “görememe” mi?

…***

Tuncay Mollavisoğlu, 17 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Nefret dili, saatli bomba...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yazmaktan mürekkebimiz kurudu...Nefret dilini terk edin, bu memleket hepimizin, aynı geminin yolcularıyız diye...Kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı siyaset, farklı siyasi görüşten insanların birbirlerine düşman gibi bakmasına neden oldu...Bugüne kadar hiç olmadığı derinlikte bir fay hattı, seçmen kesimleri arasına döşendi. Biz 15 yıldır sağ seçmenin bir partinin çatısı altında toplanmaya çalışıldığını, Türkiye'de çoğunluğu temsil eden sağ seçmen ile iktidarın garanti altına alındığını ve olası bir çözülmeye karşı AKP yönetiminin rakip partiler ve seçmenleri ile ilgili ayrıştırıcı-aşağılayıcı ifadeler kullandığını izliyor, yaşıyoruz...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AKP'nin arka bahçesi gibi görmeye başladığı sağ-muhafazakar seçmen uzun yıllardır ilk kez İYİ Parti ile kendisine bir alternatif bulduğunda yaşananları hatırlayın!İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile ilgili dünyada görülmemiş iğrençlikte iftiralara sarılan tetikçiler, AKP yandaşları değil miydi?Bizzat Başbakan tarafından Akşener, terör örgütü üyesi olmakla, FETÖ'den emir almakla suçlanmadı mı?!Referandum sürecinde "tek adamlığa hayır" diyenlerin tamamına terörist muamelesi yapan bunlar değil miydi?AKP yönetimi açılım yapıp PKK ile pazarlık masasına oturduğu dönemde bile siyasi rakipleri tarafından terörist olmakla suçlanmamışlardı!CHP'nin Adalet yürüyüşüne katılan insanların da ne PKK'cılığı kaldı, ne FETÖ'cülüğü...Aklını ve vicdanını kullanma özgürlüğü elinden alınan bir kesimde, ayrıştırıcı siyaset ve nefret dili bir süre işe yarayabilir, atılan iftiralar ezber yaparmış gibi belli bir kesimde karşılık bulabilir...Ancak toplumun tamamını yalanlarla sonsuza kadar kandıramazsınız...Türkiye sonuçta bir seçime gidiyor...Demokrasinin olanaklarından yararlanarak iktidara gelenler, yine demokratik yollarla iktidarı devretmeye hazır olmalıdır...Hiçbir siyasi parti devletin yerine kendini koymamalıdır... Belli bir seçmen kesiminin oyu ile iktidar olanlar gelip geçici, devletimiz kurum ve kuralları ile kalıcıdır...AKP'nin kendini devletin yerine koymaya çalışan yaklaşımı ve çabası seçmenlerine de sirayet etmiş görünüyor... AKP'yi eleştirmek devleti eleştirmekle aynı gibi yansıtılıyor.Oysa AKP yönetimi belli bir süre ile belli kurallara ve yasalara uygun davranmak koşulu ile milletten yetki almış siyasilerdir...24 Haziran'da bu yetkinin devamı ya da devri söz konusudur...

…***

Mıgırdiç Margosyan, 17 Haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “'Namus meselesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son günlerde “namus” kavramının ne  anlama geldiğini yavaş yavaş öğrenmeye başladık; mesela şu sıralar yaklaşan seçimler nedeniyle gerek meydanlardan, gerekse televizyon ekranlarından yükselen seslere, verilen demeçlere, sağda solda dillendirilen buyruklara bakılırsa, seçim sandıklarında oy kullanmak her vatandaşın “namus” borcuymuş...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yürürlükteki Anayasamıza ve deveye hendek atlatacak boyuttaki “yüzde on”luk baraj sistemimize göre; oy kullanmayı analarının ak sütü misali hak etmiş bilumum vatandaşlarımızın hani deyim yerindeyse elleri kanda, hamurda veya çamurda da olsa yine de öncelikle seçim sandıklarının başına koşup bu “milli görev”lerini yerine getirip, dolaysıyla  ne denli birer “namus”lu yurttaşlar olduklarını kanıtlamaları zaruriymiş...

Gerçekten de bol kepçeli demokratik hukuk devletimizin tıkır tıkır işleyen, “nizam, intizam, disiplin” üçgeninden asla şaşmayan, bu konuda zerre kadar “taviz” vermeyen seçim kuralları gereğince, yurdumuzun sathında; yani her biri başlı başına birer “Betonistan”a dönüşmüş  “megapol” şehirlerimizin yanı sıra, keza zırt pırt çıkarılan imar affı yasalarıyla giderek aynı yolun yolcusu olmaya namzet yavru şehir, ilçe, nahiye ve köylerdeki  seçim mahallerinde oylarımızı kullanmak aslında hem namus borcumuz, hem de vatani görevimiz!

Ayrıca, bu bapta yine gerçek olan şu ki; bütün bir kış boyunca “kardelen” çiçeklerinin açmasını sabırla bekleyip aynı zamanda da besledikleri bir çift öküzün tezeğiyle ısınıp, üç keçinin sütüyle, beş tavuğun yumurtasıyla günlerini gün ederken, bu arada “duble yollar” yerine hiç olmazsa belki bir “patika”ya kavuşmayı özlemle bekleyen “mezralar”daki “kardeş”lerimizin de, her halükarda kendi yörelerinde, hatta burunlarının dibinde kurulacak sandıklara koşup böylece verecekleri oylar  sayesinde namuslarını sahiplenmeleri de bittabii gerekir...