Haziran 24, 2018 08:34 Europe/Istanbul

Yenişafak: Libya'da kaçırılan 3 Türk serbest

Milli gazete:

AKP'nin ve havuz medyasının Saadet Partisi açıklamaları yalan çıktı!

Cumhuriyet:

ABD'li Bakan'dan Putin sinyali: Ortak çıkarlar

Yeniasya:

İnşaat faaliyetleri Mayıs’ta dibi gördü

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Faruk Çakır, 24 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL itirafı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Olağanüstü hal uygulamasının Türkiye’nin ve milletin menfaatine olmadığı belki de bin defa söylendi.Buna  rağmen yanlışta ısrar edildi ve “OHAL kalksın” diyenler neredeyse teröre destek vermekle itham edildi. Gel  gelelim ki aradan aylar geçti, köprülerin altından sular aktı ve dün OHAL uygulamasını dört elle savunan idareciler bugün “OHAL’i kaldıracağız, Türkiye rahatlayacak” mealinde beyanlar ve müjdeler veriyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Tekrarlamakta fayda var: İhtiyaç olduğunda OHAL uygulaması yapılabilir, kanunlara uygundur. Ancak  Türkiye’de yapılan uygulama ‘ayağa kurşun sıkma’ şeklinde olmuştur. Terörle mücadele adı altında başlatılan  OHAL uygulaması, her konuda uygulanmış ve ölçü baştan kaçmıştır. Şunu unutmamak gerekir ki, teröre karşı  en çetin mücadele OHAL uygulamasından hemen önce yapılmış ve netice de alınmıştır. Dolayısıyla OHAL olmadan da terörle mücadele edilebilir ve edildiğine de millet şahittir.

OHAL uygulamasını savunanların sığındığı bir bahane vardı. Onlara göre bu uygulama ‘vatandaş’ı doğrudan  ilgilendirmiyor, onları mağdur etmiyordu. Evet, görünüşte öyleydi. Fakat OHAL uygulamasının getirdiği neticeler dolaylı olarak herkesi ilgilendirdi ve mağdur etti. Meselâ, Türkiye’nin ekonomik ve siyasî yapısının bozulması dolaylı olarak 80 milyonu ilgilendirmiyor mu?

Bakınız, Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ne demiş: “OHAL’in kaldırılacak olması  muazzam olumlu bir gelişme. (...) OHAL’in kaldırılması tabiî ki olumlu yansıyacak. Küresel doğrudan yatırımları, fon akışını, algısını olumlu etkileyecek, Türkiye’nin normalleşmesine katkıda bulunacak. Zaten liradaki değer kaybı, önemli ölçüde bu algı bozulması ve bunun fon akışına olumsuz yansımasından kaynaklanıyor.” (AA, 21 Haziran 2018)

Hani OHAL iyi ve bulunmaz bir uygulama idi? Hani OHAL uygulamalarının ekonomiye bir zararı yoktu? Hani milleti ve Türkiye’yi etkileyen bir mesele değildi? Hani bu uygulamadan sadece terör ve teröristler etkileniyordu? Ne oldu da “OHAL’in kaldırılması Türkiye’ye olumlu yansıyacak, (...) Türkiye’nin normalleşmesine katkıda bulunacak” noktasına gelindi?

Geç de olsa bu noktaya gelinmiş olmasını yine de takdirle karşılamak gerekir. Keşke başlangıçta ifade edildiği üzere çok erken bir tarihte bu uygulama sona erseydi ve Türkiye bu kadar ağır faturalar ödemek mecburiyetinde kalmasaydı.

Bununla birlikte şunu da hemen ifade etmek gerekir ki Türkiye’yi idare edenler yarın bir gün yeniden OHAL’i savunur duruma gelebilirler. Ya da OHAL’in ismini değiştirip OHAL’i aratan anlayış ve uygulamalara imza  atabilirler. Böyle yanlış bir adım Türkiye’nin ve milletin yeni faturalar ödemesine sebep olur.

İdarecilerden talebimiz, yanlışlarda ısrar etmemeleridir. Farklı dünya görüşlerine mensup kişilerin itirazları, ikazları ve hatırlatmaları dikkate alınsın ve hiçbir konuda yanlışta, hatada, kötüde ısrar edilmesin.

…***

Çiğdem Toker, 24 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Tıbbi cihaz alımı 81 milyonu ilgilendirir"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir süredir Sağlık Bakanlığı’nca açılmış önemli bir ihaleye dair gazetecilik soruları soruyoruz. Ülke genelinde on binlerce adet tıbbi görüntüleme cihazının satın alınacağı bir ihale bu. Evet doğru; açık ve ilan edilmiş bir ihale bu. İlgililer parasını verip şartname alabiliyorlar. Dahası, Sanayi İşbirliği Projesi (SİP) kapsamında. Bu da bir “yerlilik ve millilik” motivasyonu içeriyor.Fakat bu bir toplu alım ihalesi. Ve şartnamede tekliflerin ABD Doları üzerinden verilmesi koşulu var."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor: 

…***

Kamu kaynaklarının etkin kullanımını sorgulayan bu konuda yazdığımız yazılar, yerli sektörden gelen yakınmalara dayalıydı. Şöyle bir şey oldu: Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın geçen hafta OSTİM ziyareti sırasında, bir üreticinin Bakan’a hitaben yaptığı bilgilendirici ve sitem dolu konuşmanın ardından, ihale tarihi 4 Temmuz’dan 24 Temmuz’a ertelendi. Türkiye’yi engelliyormuşum! Dün telefonuma bir açıklama düştü. Açıklama aslında Sağlık Bakanlığı yetkilisinin alanı izleyen sağlık muhabirleri ile iletişim amacıyla kurduğu gruba gönderilmiş (artık böyle). Ankara büromuzun genç ve başarılı muhabiri Şeyma Paşayiğit’ten açıklamayı bana da iletmesi rica edilmiş... Mesleki bir okuma alışkanlığı gereği önce son satırlara baktım. Şöyle bitiyordu: “Basında, ihalenin beklenen maliyetlerinin çok üzerinde gerçekleştirileceğine dair yer alan iddialar tamamen asılsız ve gerçek dışıdır. Yapılan bu tür haber ve yorumların, ülkemizin, sağlık sanayiinde söz sahibi ülkeler arasına girmesini engellemeye yönelik olduğu değerlendirilmektedir.” Bildiğim kadarıyla bu konuda başka bir meslektaşım yazı yazmadı. Dolayısıyla, Türkiye’nin sağlık sanayiinde söz sahibi ülkeler arasına girmesini engellemeyi amaçlayan kişi ben oluyorum. Bir kere bu ithamı kesin bir dille reddediyorum.İkinci olarak altını çiziyorum: Bakanlık açıklamasında, bu büyük alımın neden “kısmi teklife kapalı” olduğu sorusunun cevabı yok.Yanı sıra TL’nin dolar karşısında tepetaklak değer kaybettiği ve liderlerin ekonominin toparlanması sözünü verdiği böyle bir dönemde, milyarlık tekliflerin neden ABD Doları üzerinden verilme şartı koşulduğunun yanıtı da yok.Okurumdan mektup var. Adı bende saklı kalmak zorunda. Çoğu kişi, çoğu şirket gibi o da başına bir şeyler geleceğinden korkuyor çünkü. “Biz üreticilerin sesi oluyorsunuz” diye teşekkür ediyor ve devam ediyor. Yazdıkları, hepimizi ilgilendiren haber. Özetleyerek paylaşıyorum: - Türkiye’de 10 yıl öncesine kadar sadece radyoloji cihazı üreten 8 firma vardı. Türkiye genelindeki bütün kamu alım ihalelerine girebiliyorlardı. Bu sayede hem üretim kalitemizi geliştiriyor, hem de yan sanayiye katkıda bulunuyorduk. - Sonra Sağlık Bakanlığı toplu alım yapmaya karar verdi. Yüzlerce cihaz tek tek partiler halinde alndı. En küçük alım 10 milyon dolar. Bunların hiçbirine yerli üreticiler katılamadı. Çünkü 10 milyon dolarlık bir alımda, “Firmaların tek seferde yüzde 25 iş deneyim belgesi olmalı” şartına uyan yerli üretici yoktu. Ayrıca 10 milyon dolarlık bir alıma ait yüzde 3, yüzde 6 banka teminat limitlerimiz yok. Üreticilerin çoğu kapandı, bazıları ithalata başladı. Tıbbi cihaz üreten bu sekiz fabrika CHP döneminde değil, AK Parti döneminde kapatıldı. Sözün özü, üretici okurumuz Sağlık Bakanlığı’nın toplu alım politikası nedeniyle tıbbi cihazların Türk Malı olmadığını, yerli malı olması halinde milyar dolarların yurtdışına çıkmayacağını vurguluyor. Sağlık Bakanlığı bu okurumuzun da Türkiye’nin sağlık sanayiinde büyümesini engellediğini düşünüyor mudur acaba?

...***

Reşat Nuri Erol, 24 Haziran tarihli Milli gazetede, " Başkan olmaya kimler layıktır? Açıklıyoruz…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Başkanların birinci görevi bilenleri bulmak ve görevi onlara tevdi etmektir. Bu işi en iyi kim yapar, mesela bugünlerdeki Dolar yükselişini en iyi kim dizginler, onu bulup görevi ona vermek ve Merkez Bankası’na onu yerleştirmek başkanın görevi olmalıdır. Bu kolay bir iştir. Önce yetecek kadar bilgin olacak, sonra da çevrende tanıdığın kimseler bulunacak."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Sermaye bunu bildiği için belli kadrodan olanları uzak tutar, sonra da kimseyi başkana yaklaştırmaz. Kendisi kimi isterse onu getirir. O halde Türkiye’de başkanlık yapmak çok kolaydır! Sen hiçbir şeye karışmazsın! Listeyi o yapar, sen izlersin, sen gelip başkan olursun! Var mı içimizde gölge başkan olmayacağını söyleyen ve kadrosu olan birisi? Salla başını, al maaşını kabilinden bir başkanlığa talipler gibi geliyor.

Başkanların ikinci vasfı şudur: Birisi bir şey söyledi mi onu anlayacak seviyede olmalıdır yani ‘bu doğru söylüyor’ diyebilmelidir. Başkan bilgi sahibi herkese kulak vermeli, onların içinden kendi içtihadı ile doğrusunu seçmeli ve ona göre uygulamanın yapılmasını istemelidir. Bu hususta en yetenekliler olmalı.

Başkan adil olmalıdır, tarafsız olmalıdır. Tebaa onun adaletine inanmalıdır. Bugünkü seçim sisteminde adalete dayalı olarak bir tercih yapma imkânımız maalesef yoktur...

Başkan azim sahibi olmalıdır. Başkan karar alırken çok düşünmelidir ama karar aldıktan sonra artık geri dönüş yoktur, onun kararı mutlaka gerçekleşmelidir.