Türkiye’den Köşe yazarları
Uğur Cilasun, Yurt gazetesinde, “Muhalefet yetmezliği sendromu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir Halk Sağlığı Uzmanı olarak toplumumuzun içinde bulunduğu ağır hastalık durumuna teşhisimi koymuş bulunuyorum. Hastalık, ‘Muhalefet Yetmezliği Sendromu’dur. İnsan vücudunda ağır hastalıklara yol açan organ yetmezlikleri olabilir. Örneğin ‘kalp yetmezliği’, ‘akciğer yetmezliği’, ‘böbrek yetmezliği’, ‘karaciğer yetmezliği’ gibi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu deyim, bu organların fonksiyonlarını yeteri kadar yerine getiremedikleri durumları anlatır. Örneğin kalp yetmezliğinde kalbimiz, kan dolaşımını yeterince sağlayamaz. Kirli kanı temizlenmesi için akciğerlere, temiz kanı başta beyin olmak üzere tüm organlara yeterince pompalayamaz. O zaman hastada yoğun bir halsizlik, dermansızlık, beyine yeterince enerji verici madde ve oksijen gitmediği için şuur bozuklukları ve algılama kusurları ortaya çıkar. Diğer organların yetmezliklerinde de, kendi fonksiyonlarına göre, benzer belirtiler görülür.
Toplumumuzun şu anda içinde bulunduğu, halsizlik, çaresizlik, tepkisizlik, şuursuzluk bulguları da yukarıda saydığım bazı yetmezlik bulgularına birebir uyuyor. Bunu ben ‘Muhalefet Yetmezliği Sendromu’ olarak adlandırıyorum.
‘Muhalefet Yetmezliği Sendromu’na yol açan nedenler nelerdir?
Bu nedenlerin başında ‘örgütlenememek’ geliyor. Sivil toplum kuruluşlarından siyasi partilere kadar her düzeyde, toplumda örgütlenme becerisinde bir yetersizlik görülüyor. Bunun ‘genetik’ olduğu da düşünülebilir ama ben buna katılamam. Gezi olaylarında yalnızca sosyal medya iletişimini kullanarak zorba iktidara kök söktüren bir örgütlenmeyi becerebilen bir toplumun genlerinde bozukluk olduğunu söylemek büyük haksızlık olur. Bu durumda iktidarca topluma yutturulan bazı ilaçların ‘örgütlenme yeteneğini’ bastırıyor olması düşünülmelidir.
‘Muhalefet Yetersizliği Sendromu’nun bir diğer nedeni ‘strateji belirleyememedir’. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, ne yapacağını bilemeyip, Ekmeleddin isimli kimsenin tanımadığı bir zatı Tayyip Bey’in karşısına çıkartarak Cumhurbaşkanlığını elleri ile AKP'ye ikram etmesi, sonrasında 7 Haziran seçimlerinde Mecliste çoğunluğu ele geçirmesine rağmen muhalefetin önce Meclis Başkanlığını iktidara kaptırması bunun tipik belirtileridir. En sonunda da ‘istikşafi görüşmeler’ adı altında topluma ve muhalefete yutturulan ‘kocakarı ilaçları’nın yol açtığı ‘strateji belirleyememe’ durumu toplumsal bünyeyi yarı felç durumuna getirmiş ve ülke Aralık seçimlerine sürüklenmiştir.
…***
Süleymna Yaşar, Taraf gazetesinde, “Türkiye ekonomisinin kimlik krizi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye ekonomisi 1980 sonrasında ihracat önderliğinde büyüme modelini kabul etmişti. Ve bu nedenle yüksek gümrük duvarları kaldırıldı. Ülke ekonomisi rekabete açıldı. 1987’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bireysel başvuru hakkı Özal’ın başvurusuyla yürürlüğe girdi. Ardından Özal Paris Şartı’nı imzalayarak “Ekonomik özgürlük, toplumsal adalet ve çevreden sorumluluk, refah için vazgeçilmezdir” ilkesinin bu ülkede kabulünü sağladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gelelim bu kısa açıklamayı niye yaptığımıza…
Yaptık, çünkü; Özal döneminde bu ülkede ekonomik özgürlükler küresel ilkelere bağlandı. Tabii bu arada keyfî iktidar ve keyfî devlet uygulamaları küresel ilkelere bağlanarak sınırlandırıldı. Bireysel özgürlükler, mülkiyet hakkı ile düşünce, girişim ve inanç özgürlüğü uluslararası hukukun garantisi altına alındı. Böylece Türkiye ekonomisi rekabetçi bir ekonomide ihracat önderliğinde büyümeyi benimseyen yeni bir kimliğe kavuştu. Ama son dönemde Türkiye ekonomisi bir kimlik krizine girdi. İhracat önderliğinde büyüme, yerini iç taleple büyümeye terk etti. Yani iç taleple şişen bir ekonomiye dönüştü Türkiye. Rekabetçi ekonominin ihracat için mal üreten sanayicisinin yerini, iktidar partisi tarafından korunan ve kollanan bir müteahhitler zümresi aldı.
İmalat sanayiinin milli gelir içerisindeki payı Özal döneminde yüzde 32,6 düzeyindeydi. Bu pay 2015’te yüzde 19,8’e geriledi. Ve genel devlet harcamalarının milli gelirdeki payı yüzde 41,6’ya çıkarak devletin ekonomideki payı çoğaldı. Böylece verimsiz kamu harcamaları büyüme hızını geriletti. İhracata yönelik malları üretecek imalat sanayii yerine, kaynaklar lüks AVM, lüks konut ve lüks otomobile aktarıldı. Böylece bu ülke döviz kazançları azaldığı için yüksek oranlı devalüasyonlar yapmak zorunda kaldı. Tabii buna bağlı olarak milli gelir son iki yılda üst üste dolar bazında yüzde 2,9 ve 9,9 oranında küçülerek 820 milyar dolardan 719 milyar dolara geriledi.
Döviz sıkıntısı çeken, ihracat yapamayan ve rekabette zorlanan bir ekonomiyiz. Ve iktidarın ekonomide dış dengeyi sağlayacak senaryosu yok. Bu arada dış borç stokunun milli gelire oranı 2012’de yüzde 41,1 düzeyindeyken 2015 sonunda yüzde 55,3’e yükseldiğini belirtelim.
Ülkenin rekabet gücü nasıl artırılacak, kaynak dağılımı nasıl düzeltilecek, ekonomik özgürlükler nasıl yeniden sağlanacak, yatırım ortamı nasıl düzeltilecek belli değil. İktidar varlığını sürdürebilmek için sürekli tartışmalı rakamları kamuoyuna enjekte ediyor. İşte bu nedenle Türkiye ekonomisinin kimlik bunalımından bir an önce çıkması şart. Aksi takdirde sürekli küçülen bir ülke hâline dönüşeceğimizi belirtelim.
…***
Burak Kıllıoğlu, Milli gazetede, “Ahlaki bilanço!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Mütedeyyin insanların oylarıyla iktidar olan bir partinin, salt maddi birtakım hususlarla övünmesi hayra alamet mi? Maddi olduğu kadar manevi alanda yaptıklarını (varsa tabii) anlatması gerekmez mi? Elbette ki, bunun için manevi alanda toplumu daha ileri bir noktaya taşıma gibi bir amacın olması gerekir. Öyle bir amacın olmadığı meydanda maalesef.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Maddi icraatlarla da pekala övünülebilir. Neticede, her gelen siyasi iktidar, öncelikle kalkınmış, zenginleşmiş bir ülke vaat eder. Vatandaşın cebine giren parayı artırmayı, memleketi imar etmeyi, yol, köprü, tünel vs yapmayı taahhüt eder. Bunlar, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için hem ihtiyaç hem de kamuoyu nezdinde siyasi prim yapma vasıtalarıdır.
Ancak kendinizi maddi icraatlara haddinden fazla kaptırırsanız, mesela işsiz insanları sadece bir sayı olarak görebilir, ahlakı bozulan toplumu da “ama milli gelir 10 bin dolar oldu, hem herkesin cebinde pahalı telefonlar var” zaviyesinden görmeye başlarsınız. Tam da bu devirde olduğu gibi!
Netice itibariyle, Türkiye’de her gelen siyasi iktidar, borç harç, iyi kötü birtakım yatırımlar yapmıştır, yapmaya devam edecek elbette. Adeta daha önceden Türkiye’de taş üstünde taş yokmuş gibi bir böbürlenmeye kapılmak, toplumun diğer hayati meselelerine kör olma sonucunu getirebilir. Ki getiriyor da…
Türkiye, maddi anlamda bir ilerlemeyi öyle veya böyle yaşayacak. Bu belki biraz daha hızlı veya yavaş yaşanabilir, ancak sahip olduğu potansiyel göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin maddi bir gelişmişlik yaşaması gayet normal.
Gelin görün ki, Türkiye’de ahlaki manada inanılması güç bir erozyon ve yozlaşma yaşanıyor. Daha açık söylemek gerekirse, toplumumuz akıllara durgunluk verecek bir ahlaksızlaşma ve kokuşmaya doğru gidiyor. Elbette ki bireysel hadiselerden yola çıkarak toptancı bir çıkarım yapılamaz, ancak son 10 yılda yaşanan hızlı ahlaki yozlaşma da durduk yere olmasa gerek.
Mesela, AB müktesebatına uyum adına, zinanın suç olmaktan çıkarılması ne gibi bir sonuç doğurdu acaba? Gayri ahlaki ve gayri meşru ilişkiler, bundan dolayı arttı mı azaldı mı? Cezai bir yaptırımın olmaması, toplumun bir tarafından çürümesine neden oldu mu olmadı mı?
Mesela televizyonlardan akan lağıma bir bakalım. Filmlerdeki araba markalarını “buzlamaya” kafayı takan RTÜK, dedikodunun, gıybetin, gayri meşru ilişkilerin, zinanın ve bilumum pisliğin alenen ortalığa saçıldığı ve doğrudan toplumun bireylerine ulaşabildiği bu mecrayı kontrol altında tutabiliyor mu? İzdivaç programları diye “herkesin birbirine talip olduğu”, “herkesin birbirini potansiyel eş adayı” olarak gördüğü saçmalıklar toplumu zıvanadan çıkartmıyor mu mesela?
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre son 10 yılda “kibar tabiriyle” çocuk istismarı vakaları 250 bini bulmuş. Her gün bir şehirden gelen “öğretmen öğrenciyi taciz etti” veya “bilmem ne ilçesinde bir kız veya erkek çocuğu bilmem kaç kişinin tecavüzüne uğradı” türünden pislik haberlere rastlıyoruz. Cinsel sapıklık ve sapkınlıklar, artık çocuklara musallat oluyor! Bu durum, herhangi bir maddi icraattan çok daha vahim ve korkunç bir vaziyet değil mi?
Siyasi iktidar, bir de ahlaki bilançosunu çıkarsa keşke. Artık çocuklarımız bile en aşağılık saldırıların hedefiyken, her iktidarın yapageldiği yol, köprü, tünelle övünmek acayip kaçmıyor mu?