Temmuz 02, 2018 08:33 Europe/Istanbul

Yenişafak: FETÖ'nün hedefi yeni sisteme sızmak

Yeniçağ:

FETÖ'nün önemli ismi cezaevinde ölü bulundu

Karar:

İhracatta artış tek haneye düştü

Sözcü:

10 günde 16 bakan, yeni sistem, AKP sil baştan...

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Bursalı 1 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Yoksulluğu ve yeni orta sınıfı başarıyla yönetmek"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Sigorta bayiliği yapan komşum, Ümraniye varoşlarında AKP anonsları yapan seçim arabasına bakınca, bir paket içinde ne dağıtıldığını merak ederek seyirtmiş, bir tane de kendisine istemiş, yüzüne bakmışlar, kısa bir tereddütten sonra vermişler ve eklemekten geri durmamışlar: Oyunu bize vereceksin ha... 
Kadınlar, yanlarında çocuklar kapışıyor tepsileri... Yoksul insanlar, ne verirsen alıyorlar... Bedava olsun da. Açmış paketi, bir sıradan tepsi, üzerinde AKP damgası ve ıvır zıvır... İlk çöp bidonuna atmış hepsini."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Yoksullara 50 lira tutuşturup oy vereceksin yemini ettirmekten tutun çeşitli yol ve yöntemlerle sandıkta oyu garantileme çalışmalarını sürdürdüler. Şüphesiz mahalle örgütlenmeleri en başarılı... Sultanbeyli’nin bir mahallesinde sandık müşahitliği yapan Özlem Yüzak anlatıyor: 
Okul içinde yakalarında pembe ve mavi kurdeleler takılı türbanlı kızlar, erkekler sürekli bir koşuşturma içinde. Sandıkların kapanmasına 1-2 saat kala seçmen listesinde kimlerin oy kullanmadıklarını bir bir saptadılar, sonra mahalleye dağıldılar ve ambulansla, tekerlekli sandalye ile, seçim kütüğünde kayıtlı ve kendi başına hareket edemeyecek zihin vb. özürlü herkesi getirdiler ve oy kullandırdılar. Böyle toplam 25 kişi saydım
Seçim öncesi şüphesiz çeşitli yardımlar, destekler ile ilişkilerini getirdikleri yer seçim günü sandık başı oluyor.
Hiçbiri yoksulluğu bertaraf etmeye yönelik değil. Tam tersine, yoksulluğu sürdürmek, yoksulluğa mahkûm etmek, bu tür ödemelerle evlere minik kolaylıklar yaratmak.
Türkiye’de TÜİK verilerine göre yoksulluk oranı ülkemizde yüzde 21-22 arasında. Bu da yaklaşık 17 milyonluk bir nüfusa denk geliyor. 17 milyon çocuk da aşırı yoksulluk içinde, eğitimde fırsat eşitliği yok. Türkiye en ekonomik bakımdan eşitsiz ülkeler arasında. Bunu ölçen Gini katsayısı 0.40’ın üzerinde ve iktidarın bunu indirmeye niyeti sıfır. Şunu belirteyim: İskandinav ülkelerinde bu oran en az: 0.25. 
Yaşamını günlük nafakasını çıkarma ve ailesinin en temel ihtiyaçlarını karşılayabilme çabası içindeki büyük bir çoğunluktan sağlıklı bir siyasi hikâye çıkartamazsınız. AKP bu yoksulluğu, eğer son oy oranına bakarak bir değerlendirme yapacak olursak, başarıyla yönetiyor! 
Bu ciddi bir sorun, yoksulluk şüphesiz ki cehalet üretiyor, var olan cehaleti daim kılıyor. Cehalet ile yoksulluk birleşince ortaya AKP iktidarı çıkıyor. İktidarın politikası daha çok çocuk, daha yoksul kitleler, daha büyük cehalet ve iktidarın sürmesi. 
Şüphesiz AKP’nin başarıyla yönettiği kendi yeni orta sınıfıdır. Bu sınıf özellikle  eğer kaybedersek sahip olduğumuz imtiyazları, yüksek gelirlerimizi ve hayat standardımızı da kaybederiz, korkusuyla sandığa gönderildi. Fakat her şeye rağmen AKP’nin oyu şimdilik yüzde 42.5 düşüyor. 
RTE, seçim bildirgesinde adalet ve özgürlük vaadini gündemine taşımıştı. Adaletsizlik ve özgürsüzlüğü 16 yıl boyunca kendileri yaratmamış gibi. Böyle bir beklentinin yalanı kısa sürede seçimin hemen ertesinde yeniden ortaya çıktı ve eski CHP milletvekili Eren Erdem, hakkındaki bir soruşturma nedeniyle hemen tutuklandı. Eren’in eylülde mahkemesi olmasına rağmen hiç beklenmedi. 
İktidara iltihak etmeden önce RTE ve AKP hakkında söylemediğini bırakmayan İçişleri Bakanı S. Soylu’nun, şimdi ise hiçbir AKP’li yöneticinin cesaret etmediği tehditlere ve kargaşa yaratacak uygulamalara başvurması, iktidarın fıtratında var olan ayrımcı, şiddet, kamplaştırıcı, adalete ve özgürlüğe karşı niyetlerinin biri parçası ve AKP yönetiminden de takdir görüyor. 
RTE, bu vaatlerinde millete yalan mı söyledi?

...***

İhsan Çaralan, 1 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, " Yüzde 20 işsizlik diliminden yüzde 25’lik dilime geçiş sınavı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Haziranın son haftası, milyonlarca gencin geleceklerini belirleyeceği, bu milyonlarca gencin ailesinin de çocuklarının geleceği endişelerinin zirve yaptığı bir hafta oldu. Herkesin şikayet ettiği Liseye Geçiş Sınavı’nın, Erdoğan’ın; “Bu LGS de ne? Eskiden LGS mi vardı? Ben LGS istemiyorum!” demesiyle kaldırıldığı söylenen ama eskisini bile mumla aratacağı anlaşılan yeni LGS’nin puanları açıklandı. Ama kimin, hangi koşulları yerine getirerek girebileceği bile belirsizdir. Belli olan tek şey ise, ülkeyi yönetenlerin bu kaostan yararlanarak yoksul ailelerin çocuklarını imam hatiplere orta gelirlilerin çocuklarını da özel liselere yönlendirmek için her imkanı kullanacaklarıdır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Önceki yıllarda, üniversiteye girmenin; genç için (Elbette ailesi için de) bir meslek edinme ve bu mesleği yapmak için az çok bir fırsat sunduğu yıllarda, sınava giren ve giremeyen öğrenci sayısı üstünden kimi sonuçlar çıkarmak anlamlıydı. Ama günümüzde “Her ile bir üniversite açacağız”, “Herkes kendi memleketinde üniversiteye gidecek” hamasetiyle, açılan üniversite eğitiminin kalitesi ve ülkenin ihtiyaçları gibi kriterler gözetilmeden bir furyaya dönüştürülen üniversite açma kampanyası sorunun bu yanıyla tartışılmasını anlamsız kılmış bulunmaktadır.

Nitekim geçtiğiz yıl üniversite kontenjanlarının 300 bin kadarı boş kalmıştır ki bu, üniversiteye o yıl giren öğrencilerin yüzde 30’una karşılık gelmektedir. Bu yüzden birçok üniversitede özellikle sosyal bilim dallarına, hatta bazı mühendislik dallarına öğrenci başvurusu olmamıştır.

Bu yıl bu sayının daha yüksek olacağını söylemek de abartı olmaz.

Çünkü evet, öğrenciler üniversiteye gitmek istemektedir, bunun için sınava girmektedir ama kendilerine bir meslek, bir gelecek sağlamayan alanlarda da okumak istememektedir.

...***

Esfender Korkmaz, 1 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Yolsuzluğun ve popülizmin içselleşmesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kılıfına uydurmak, bir yanlışlığı mevzuata uydurmak anlamında kullanılıyor..

Bazı toplumlarda kılıfına uydurmayı önlemek için, çapraz önlemler alınmıştır. Örneğin bir devlet memuru, üç-beş yıl içinde birdenbire çok zengin olduysa, ''nereden buldun'' sorusunu soran yasalar devreye girer"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Elbette piyasada bir insanın bir yılda dahi zengin olması mümkündür. Ancak nasıl zengin olduğu bellidir... Kaçakçılık veya kara para sorunu varsa, bunların ortaya çıkarılması da mümkündür. Buna karşılık kamu sektöründe çalışan birine piyango çıkmadıysa, miras kalmadıysa onun da zengin olmasının nedeni bellidir; ''yolsuzluk''.

Türkiye'de birkaç medya haberi dışında, yolsuzluğun üstüne gidilmiyor. Şimdiye kadar kamuda yolsuzlukla suçlandığı halde ceza alanların sayısı çok sınırlı kaldı. Tersine suçlananlar özel sektörde veya piyasada veya devlette daha iyi noktalara geldiler.

Türkiye'de öteden beri ''Devlet malı deniz... Yemeyen domuz '' diye bir deyim var. Bu deyim aslında devlete karşı hıyanet içinde olanlar için söylenmiş bir sözdür. Ancak toplum bunu devlet malını yemek mubahtır gibi algılıyor. Çünkü Osmanlı'dan beri devlet eliyle zengin olanların zenginlikleri yanına kâr kalıyor.

Devlet malı aslında halkın ortak malıdır. Halkın vergileridir. Buna rağmen çoğu insan "içinde neyim var?" diye yolsuzluklara karşı kayıtsız kalıyor. Bu durum toplumda devlet bilincinin yeteri kadar gelişmemiş olduğunu gösteriyor.

Anlaşılan odur ki birçok Orta Doğu ülkesinde ve bizde yolsuzluk içselleştirildi. Söz gelimi çalanların, yolsuzluk yapanların, çetelerin ve mafyaların yanına daha çok insan gidiyor. Bu gibileri ben de nasipleneyim diye düşünmüş olmasalar neden gitsinler?

Yolsuzlukla mücadelede ilk görev, medyaya düşüyor. Medya birçok ülkede polisin çözemediği sorunların üstüne gidiyor. Çözüyor. Veya yolsuzlukları ortaya çıkarıyor. Bu anlamda kamusal işlev görüyor. Türkiye bu anlamda, hayatın normal seyrine de uymayan, şansız bir dönem yaşıyor. 

 Bir siyasi iktidarın kamu imkanlarını, devlet imtiyazlarını ve bütçe kaynaklarını oy karşılığı dağıtması, yolsuzluk mu? Yoksa popülizm mi? Adına popülizm denilirse sanki toplum tarafından daha makul görülüyor.