Temmuz 03, 2018 08:10 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: İnce'nin turu başlıyor

Milli gazete:

Stadyum yaptılar, hastaneyi unuttular

Yenişafak:

FETÖ’nün yedek Ergenekon’u ortaya çıktı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Güray Öz, 2 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "‘Gazetecilik Suç Değildir’ ve Gazetecinin Suçları"başlıklı yazısını okjuyucularla paylaşıyor.

" Son yıllarda zirveye çıkan gazetecilere yönelik baskılar, gözaltılar, tutuklamalara karşı elimizde tek bir araç var, dayanışma. “Hukuk var” demek isterdik ama Yargıtay Başkanı bile hukuka güvenin kalmadığını söylediğine göre diyemiyoruz. En azından biz gazeteciler kendi deneyimlerimizden yola çıkarak, hukukla karşılaşmak hep istisna oldu diyoruz, bundan sonra karşılaşma ihtimalini ise yüksek görmüyoruz. Bu nedenle evrensel bir gerçeği sık sık yineliyor; “gazetecilik ‘suç’ değildir” diyoruz. Kuşkusuz hemen kendimizi de sınava çekmemiz gerekiyor"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Tamam gazetecilik suç değildir, ama gazetecilerin işleyebileceği “suçlar” var. Bu suçların yargılanacağı yerler bildiğimiz mahkemeler değildir. Kamu vicdanı, yani halkın yargısı bakıyor bu türden suçlara. Gazetelerin kendi özdenetimleride, bu gibi suçlar konusunda duyarlı olması gereken meslek örgütleri de bakabilirler. Neler var bu suçlar kategorisinin, kataloğunun içinde? En başta “halkın haber alma hakkını çiğneme suçu” gelir. Farklı yöntemleri var bu suçun; haberi gizlemek, çarpıtmak, açıkça yalan yazmak, yalan söylemek, sansürlemek gibi. Bugün üzerinde durmak istediğimiz bir diğer meslek suçu “nefret söylemiyle haber yapmak, yazıp çizmek, savaş kışkırtıcılığı, ırkçılık yapmaktır”. Bunlar da karşılıksız kalmaması, deşifre edilmesi, yinelenmesinin önlenmesi gereken suçlardandır. Gazetecilik açısından önemli olan bir konu daha var. Gazeteci yukarıda saydığım suçları işleyemez, işlerse gazeteciliği sorgulanır, ısrar eder, öğrenmemekte direnirse gazeteci olmaktan çıkar ama bir suç daha var gözden ırak tutulmaması gereken. “Irkçılığı, nefret söylemini, savaş kışkırtıcılığını görmezden gelmek, teşhir etmemek” de bu kapsamdadır. Muharrem İnce - İsmail Küçükkaya tartışması üzerineSeçim gecesinin henüz bilinmeyenlerini bir yana bırakalım, o gece Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye ulaşmak, görüşünü alabilmek kuşkusuz bir başarıdır.  Küçükkaya’nın dışında da ulaşanlar olduğunu biliyoruz. Rakibinin kazandığını açıklayan İnce’nin sözlerini canlı yayında duyurmamak, ‘off the record’ kaydı yoksa, hiç kuşku yok gazeteciliğe sığmazdı. Olsa olsa haber kaynağının sözlerini, ki burada birinci derecede bir kaynaktan söz ediyoruz, incitmeyecek ama gerçeği de karartmayacak bir ifade ile aktarmak daha zarif olurdu. Ama hepsi o kadar. Duyduğunu, hem de birinci elden duyduğunu aktarmamak, halkın haber alma hakkına saygısızlık sayılırdı diye düşünüyorum. Dostluk, arkadaşlık önemlidir ama haber daha önemlidir.

...***

İhsan Çaralan, 2 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, " Perşembenin gelişi Çarşambadan belli olmaya başladı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"24 Haziran “baskın seçimi”nin üstünden henüz bir hafta geçti. Ama  “yeni dönem”in hem başbakanı, hem bakanı (bakanları), hem yargıcı ve mahkemesi, hem KHK çıkararak yasa yapma gücüyle de donatılarak meclisin de yetkisini üstüne alarak “tek adam”ı olacak olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, henüz “icraatına” ilişkin bir açıklama yapmadı. Yine de “yeni dönem”de nasıl bir siyasi ve ekonomik düzen kurulacağının ipuçları ortaya çıkmaya başladı."diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:

...***

Buna göre “tek parti tek adam rejimi”nin muhalefeti ve halkı her yolla baskıladığı bir dönem olacağı, zamlar ve vergiler üstünden uygulanan ekonomi politikalarının yarattığı tahribatın faturasının da halka çıkarılacağı görülüyor.

Tek parti rejiminin nasıl bir düzen olacağının ilk işaret fişeklerini Soylu ve Bahçeli atarken, daha ortada yeni bir hükümet yokken yeni zam ve vergilerin devreye sokulması “tek adam rejimi”nin aynı zamanda bir zam ve vergi sağanağı ile başlayacağını gösteriyor.

Yeni dönemde Süleyman Soylu İçişleri Bakanı olur mu bilemeyiz. Ama yeni dönemin siyasi ikliminin nasıl oluşturulmak istendiğinin, muhalifler karşısında nasıl baskı politikaları geliştirileceğinin habercisi olduğu tartışılmazdır.

İçişleri Bakanı Soylu’nun, Ağrı’da bir yurttaşın PKK tarafından öldürülmesiyle ilgili olarak HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı arayıp “Sizi CHP bile kurtaramayacak, o köyde taş taş üstünde bırakmayacağım. Size yaşam hakkı yok”  diye tehdit ettiği Buldan tarafından açıklandı.

Pervin Buldan tehdit edildiğini açıklayınca da Soylu, “Söylediklerinin eksiği var fazlası yok” diyerek tehdidin haklılığını ve gerekliliğini savundu.

“Tek parti tek adam rejimi”nin nasıl bir siyasi iklim altında inşa edilmek istendiğinin diğer işaretlerini de Bahçeli’nin seçimin hemen arkasından yaptığı girişimlerde gördük.

Bahçeli, “OHAL’in kaldırılması” konusunda Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede, OHAL’in yürütmeye verdiği yetkileri OHAL olmadan da kullanılacak biçimde yasal düzenlemeler yapılması konusunda Erdoğan’ı ikna etti.

Ve Bahçeli seçimin hemen arkasından gazetelere ilan vererek, bazı gazetecileri isim isim tehdit etti!

Böylece “yeni dönemde” Erdoğan’ın “tek parti tek adam rejiminin kurucu ortağı” olacağı besbelli olan Bahçeli’nin Soylu’yla nasıl yakın bir siyasi anlayış içinde olduğunu gösterdi.

Zam ve vergiler için yeni rejimin bakanlarının atanması bile beklenemedi.

Erdoğan-AKP Hükümeti’nin bakanları, birkaç günlük ömürleri kalmış olmasına karşın, yeni zam ve vergi oyunlarıyla vatandaşın cebine el atmanın ne kadar acil olduğunu da gösterdi.

...***

Cevher İlhan 2 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, "“Seçime katılım” ve “oy oranları” çarpıtmaları" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Seçimin hayhuyunda nazarlardan kaçan bir diğer husus, Cumhurbaşkanı’nın seçim gecesi “balkon konuşması”nda, milletvekili seçimlerindeki 86,2 ve cumhurbaşkanı seçimindeki yüzde 88,1 katılımı “Türk siyasi tarihinin en yüksek katılımlı serbest seçimi” olarak nitelemesiydi.Oysa 1950’den bu yana çok partili süreçte yapılan genel seçim ve referandumlara bakıldığında son seçimlerinin “en yüksek katılımlı seçim olmadığı, 24 Haziran’daki katılım oranlarını aşan en az altı seçimin olduğu görülüyor."diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:

...***

Zira 1950 ve 1954 genel seçimlerinde katılım oranları yüzde 89’a ulaşmış; 1983 genel seçimlerinde yüzde 92.3, 1987 “yasakların kaldırılması” referandumunda yüzde 93.4 ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde yüzde 93.3 katılım sağlanmış.

Bir başka çarpıtma, zaman zaman AKP’nin aldığı oylar hakkında yapılıyor. Mesela 1 Kasım seçimlerinde başta dönemin Başbakanı olmak üzere “iktidara ilişik medya”da AKP’nin yüzde 49.5 oyu, “Türkiye’nin demokrasi tarihinin en yüksek oyu” olarak sunulmuştu.

Halbuki, seçmenin yüzde 89,3’ünün sandık başına gittiği 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti yüzde 53,35 oy ile 408 milletvekili çıkarırken, 1954 seçimlerinde yüzde 57,50’sini alarak 502 milletvekili çıkarmış; katılımın 12 puana düştüğü 1957 seçimlerinde de yüzde 76,6 oy almıştı.

Keza Adalet Partisi 1965 seçimlerinde yüzde 52.9 (53) oy almış ve partinin oyları, 1980 darbesine kadar bazı milletvekili ve senato ara seçimlerde yüzde 60’ları bulmuştu.

Bu açıdan, yakın siyasi tarihin arşivlerinde yer alan bütün bu tesbitlere rağmen hâlâ “seçime katılım” ve “en yüksek oy oranı” rakamlarında çarpıtmalarla yanıltmalar yapılması dikkat çekici.

Seçimden önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Yazıcı, “Cumhurbaşkanı ile uyumlu çalışacak, zıtlaşmayacak, parazit yapmayacak, mızıkçılığa yol açmayacak bir Meclis çoğunluğuna, AK Parti çoğunluğuna hayati derecede ihtiyaç var” demişti. Yazıcı, peşinden de bu tezini, “yeni sistemin oluşması için uyumlu ekip çalışmasının gereği”ni bildirip, “Çünkü yeni bir sistem, yoksa zıtlık üzerinden yürür” diye de uyarmıştı.

Vakıa şu ki, seçim tartışmalarında gürültüye gelen AKP Genel Başkan Yardımcısı’nın bu ifâdesi, millet irâdesinin temsilcisi Meclis’i devre dışı bırakan “tek kişilik rejim”in açık ikrarı.

Meclis’in cumhurbaşkanına tek başına feshetme yetkisini verdiği Meclis’in millet irâdesiyle yasama yetkisini kullanmasında” cumhurbaşkanı ile uyumlu çalışması, zıtlaşmaması”nın esas alındığının; cumhurbaşkanı ile uyumlu olmayan yasama yetkisi kullanmasının “parazit ve mızıkçılık” olarak yorumlandığının itirafı.

Buna göre, cumhurbaşkanı Meclis’e göre değil, Anayasanın “Yasama yetkisi Türk milleti adına TBMM’nindir, bu yetki devredilemez” hükmüyle yasama yetkisini verdiği 600 vekillik Meclis, parti başkanı cumhurbaşkanına göre çalışacak; “parazit ve mızıkçılık yapmayacak!”

Görünen o ki, öteden beri “ucûbe sistem” tartışmalarında sergilenen garabetler bu cumhurbaşkanının başkanı olduğu parti çoğunluğuna göre dizayn edilmesi “tek şahıs hâkimiyeti” zihniyetinden kaynaklanıyor.