Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: Çözüm milli para ile ticaret
Cumhuriyet:
KHK zulmü akrabaya sıçradı
Milli gazete:
Yükselen dövizin etkisi büyük
Yeniçağ:
AKP Meclis komisyonlarında üstünlüğünü kaybetti
Şimdi ise hafta içi köeş yazıları:
...***
Ali Sirmen, 13 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “En doğrusu galiba ‘Reis’ demek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yeni dönem başladı. Hayırlı olsun! Yeni dönemin gereklerini yerine getirmek üzere yasalar, tüzükler düzenlemeler değişti, gerekli yerlere gereken atamalar yapıldı, eski rejimden yeni rejime geçer ayak, atamalardan önce gerekli görülen son “atmalar” da yapıldı. Son olarak bir kalemde 18 bin kişi işten atıldı, içeri atılanların sayısı ise gün be gün değişiyor. Bildiğim son olarak Tayyip Erdoğan ile ilgili karikatürlü pankart taşıyan dört ODTÜ öğrencisi atıldı içeri.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bütün her şey tamam da bir tek nokta açıklığa kavuşmadı. Sınırsız yeni yetkileriyle Devlet Başkanlığı makamını ve rejimi nasıl adlandıracağız.
Cumhurbaşkanı desek o parlamanter rejimlere özgü, yetkileri biraz da sembolik olan, asıl işlevi ülkenin birliği ve bütünlüğünü temsil ile devletin organlarının uyumlu çalışmasını sağlamak olan bir makam. Yürütmenin başı değil.
Oysa şimdiki Devlet Başkanı yürütmenin başı.
O zaman akla Tayyip Bey’in de önerdiği gibi “Başkan” sıfatı geliyor. Ama biraz düşününce onun da durumu tam olarak belirtmeye yetmediğini göreceğiz. Çünkü ABD örneğinde görüldüğü gibi, “Başkanlık Sistemi”nin başındaki kişiye Başkan deniyor.
Oysa bizdeki sistem açıkça ifade edildiği üzere artık parlamenter olmadığı gibi ne türden olursa olsun, “Başkanlık” sistemleriyle bile uzaktan yakından ilgisi olmayan kendine özgü bir uygulamadır.
Demokrasinin temeli kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Sistem ister parlamenter olsun, ister Başkanlık, bu kural geçerlidir.
Ülkemiz insanlarında “seçimle gelen kral” çağırışımı yapan “Başkanlık” sistemlerinde de yasama, yürütme ve yargı erkleri güdüm altında olmayıp, hepsini birbirlerinin sultasından koruyacak denge ve denetim mekanizmaları gelişmiştir.
Eski Anayasa Mahkemesi üyesi, Prof. Dr. Fazıl Sağlam’ın “Devlet Güçlerinin OHAL KHK leri ve 2017 Anayasa Değişikliğinden Sonraki Görünümü” adlı makalesinde belirttiği gibi “16 Nisan halkoylamasından sonra yürütme gücü Cumhurbaşkanı’na verilmiş, yasama Cumhurbaşkanı’nın vesayeti altına alınmıştır. Yargı ise yoğunlaştırılmış yürütme gücüne bağımlı duruma getirilmiş, hak ve özgürlükleri koruyucu bir gücü ve etkisi kalmamıştır”.
Güçler ayrılığı ilkesi ayaklar altına alınırken her türlü denge ve denetim mekanizmasından da özenle kaçınılmıştır.
Türkiye’de yeni uygulamanın sonucunda ismi var cismi yok parlamentonun işlevsizleştirilmesi girişimi, Devlet Başkanını, Latin Amerika’daki “Başkancı” sistemlerin hiç değilse görünüşü kurtarmak kaygısıyla “Başkan Baba”ya vermediği yetkilerle donatmaya kadar varmıştır. Yargının Devlet Başkanı’nın karşısındaki hali ise cümle âlemin malumudur.Kısacası yeni düzenimiz ne Başkanlık ne de parlamenter tanımına uyan ne kuş ne de deve kendine özgü bir sistemdir.Bizde de tek muktedir rejiminin başı için en uygun olarak, Tayyip Bey’in yandaşlarının kendisi için zaten daha önce çeşitli vesilelerde kullandıkları “Reis” deyimi geliyor akla. Siyasetin bütün gücünü “Riyaset”e teslim eden bir sistem için galiba en uygunu bu.
…***
Yusuf Karataş, 13 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, “Başkan'ın Kürtsüz kabinesi ve Kürt sorunu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan’ın başkanlık kabinesinde Kürt bakan olmaması, başkanlık sistemine dair beklenti içinde olan Kürt sermaye çevrelerinde hayal kırıklığı yarattı. Bu beklentinin oluşmasında başkanlık/cumhurbaşkanlığı sistemi referandumu sürecinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanının Türkiye’yi ziyaret edip Erdoğan’a açıktan destek vermesinin de belli bir etkisi olmuştu. İşte iktidarla çıkar birliği içinde olan bu çevreler, daha önce Erdoğan’ın MHP-Bahçeli ile ortaklığının başkanlık için zorunlu bir iş birliği olduğunu propaganda ediyor ve başkanlığa geçildikten sonra Kürtlerin talepleri doğrultusunda adımlar atılacağı beklentisini yaymaya çalışıyorlardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ancak Erdoğan’ın açıkladığı yeni kabine yaratılan bu beklentinin ham hayalden başka bir şey olmadığını bütün açıklığı ile ortaya koydu.
Önce şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Kabinede sembolik olarak kadınlara yer verilmesi nasıl bu iktidarın erkek egemen zihniyetin temsilcisi olduğu gerçeğini değiştirmiyorsa, kabinede Kürt bakanın/bakanların olması da bu iktidarın Kürtlerin hak eşitliği mücadelesi karşısında baskı ve şiddet politikalarını esas alan bir iktidar olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Ancak Kürt bakan/bakanların varlığı, iktidar için en azından Kürtlere yönelik bir ayrımcılık yapılmadığı propagandası bakımından bir anlam taşıyordu. Başkanın yeni kabinesi, iktidarın artık böyle bir propaganda yapmaya bile gerek görmediğini, Kürt sorununda içeride baskı ve dışarıda müdahaleye dayalı politikanın açıklıkla savunulup uygulanacağını gösteriyor.
Yeni kabine ile ilgili olarak en çok merak edilen konulardan biri de HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı açıktan tehdit eden ve dahası CHP’ye yönelik provokatif açıklamalar yapan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun görevine devam edip etmeyeceğiydi. Bu açıklamaların ötesinde İçişleri Bakanı Soylu, Kürtlerin geniş kesimleri için yıkım politikaları ve devamında kentleri birer açık karakola dönüştüren güvenlikçi uygulamalarla özdeşleşmiş bir isimdi. Dolayısıyla yeni kabinede içişleri bakanlığı görevine devam etmesi, hem iktidarın Soylu’nun yaptığı açıklamaların arkasında durduğu ve hem de bugüne kadar sürdürülen güvenlikçi politikaların devam edeceği biçiminde okunabilir.
Söylediklerimizden bugüne kadar Erdoğan’ın başkanlığı konusunda beklenti yaratmaya çalışan Kürt sermaye ve orta sınıf çevrelerinin yeni sistemin Kürt’süz kabinesi nedeniyle iktidardan uzaklaşacağı/kopacağı gibi bir sonuç çıkartılmasın. Aksine, iktidarla çıkar-kader birliği halinde oldukları için ulusal-demokratik istemlerin reddine dayalı politikalara ve Kürtlüğün bir ‘kültürel öge’ çerçevesi içine sıkıştırılmasına bu çevrelerden ciddi bir itiraz yükselmeyecektir. Bu çevrelerin halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarının yerine iktidar tarafından atanmış kayyımlarla ilişkisi ve iş birliği bundan sonraki yönelimleri için de yeterince fikir vericidir.
...***
Esfender Korkmaz, 13 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bütün kötülüklerin anası: Cari açık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2018 Mayıs ayında, yıllık cari açık 57.637 milyon dolar oldu. Oysa ki geçen sene cari açık 36.281 milyar dolar olmuştu.Ödemeler bilançosunda döviz açıkları toplamı döviz çıkışını gösteriyor. Bu çıkışlar dış ticaret açığı -70.153 milyon dolar ile birincil gelir dengesi açığı -11.767 milyon dolar olmak üzere toplam 81.920 milyon dolardır.Bu çıkışlara karşılık net döviz girişleri de var. Turizm ve diğer hizmetler sektöründen 22.312 milyon dolar ile ikincil gelir kaleminden gelen 1.971 milyon dolar girdi. Bunların da toplamı 24.283 milyon dolardır. Bu girişleri düşersek geriye cari açık olarak 57.637 milyon dolar kalıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ödemeler dengesinde yer alan;Birincil Gelir Hesabı: Çalışanların ücretleri ile doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve diğer yatırımlara ilişkin yatırım gelir-giderler farkını gösterir. Mayıs 2018 itibariyle net 11.767 milyar dolar çıkış olduğunu gösteriyor.İkincil Gelir Hesabı: Yurt içinde (yurt dışında) yerleşik bir birim tarafından yurt dışında (yurt içinde) yerleşik bir birime karşılıksız olarak, imal ya da hizmet gibi reel bir kaynak ya da finansal bir varlık sağlanması şeklinde tanımlanan transferleri içermektedir. Söz gelimi işçi döviz geliri de bu kalemde yer alıyor. Finans hesabı: Geçen sene Mayıs ayında 10.902 milyon dolar olan doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişi bu sene Mayıs ayında 6.528 milyon dolara gerilemiş. Portföy yatırımları girişi geçen seneki düzeyde kalmış. Doğrudan yatırım, portföy yatırımları ve rezerv varlıklar dışında kalan dış borçlanma ve diğer tüm finansal hareketleri gösteren diğer yatırımlar, 2017 yılında - 2.810 milyon dolar iken bu sene -20.344 milyon dolara yükselmiş. Bu demektir ki dış yükümlülükler ve borçlarda hızlı bir artış var. Rezerv varlıklarda geçen yıla göre daha az azalma var. Kur artışı ihracatı artırmalı ve ithalatı kısmalıydı. Ne var ki bu defa da yine siyasi iktidar, hukuk düzeninde, dış ilişkilerde, demokrasi ve insan haklarında fahiş hatalar yaptı ve ekonomiye olan güven dibe vurdu. Üretimde kullandığımız ara malı ve ham madde üretimi için yatırım ortamı kalmadı.