Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: CHP'de ok yaydan çıktı
Milli gazete:
Bütçe açığı ikiye katlandı
Yeniçağ:
Erdoğan Danıştay üyelerini seçti
Yenişafak:
2 bin 382 FETÖ’cü ceza aldı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kemal Can, 16 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Dağılma’ hevesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“24 Haziran sonrası siyasi hareketlilik nasıl bir yönde ilerliyor? Mitingler, ziyaretler, vaatler, afişler, reklamlar falan derken, seçimler tabanda, seçmen bazında büyük bir hareketlilik yaratır. Siyasetin birinci kademe aktörleri seçmenler başrole oturur. Bütün siyasiler kendisini geçici olarak pek önemli hisseden seçmenleri muhatap alarak konuşur. Seçim biter, “mesajı aldık” diyen partiler, siyasiler kendi profesyonel alanlarına, seçmen de evine döner. Hatta bunun klişe tepkisi de, “bizi seçimden seçime hatırlıyorsunuz” şeklinde olur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Peki, bu tek taraflı, edilgen ilişkinin tek sorumlusu, siyaset esnafı veya profesyonel siyasetçiler mi? Siyasetle ilişkisinin bu düzeyde tutulmasına rıza gösteren seçmenlerin de bir katkısı yok mu? Memnun kalınmayan sonuç dolayısıyla, şampiyon olamamış takım taraftarı gibi “başkan istifa” sesleri arasında “becerebilecek olan gelsin” sınırında bir taleple yetinen, aldığı hizmetten memnun kalmamamış tüketici gibi davranan partili seçmenlerin bu işleyişte katkısı az değil.
♦Partilerde hareketliliğin içeriye dönmüş olması ne kadar doğru?
Seçim sonuçlarına göre yeni pozisyon alarak durum sağlamlaştırma çabaları anlaşılır şeyler. Her seçimden sonra ortaya çıkan sonuçlar, siyasi yapıların içinde de pek çok risk ve imkân oluşturuyor ve bunların zaman kaybedilmeden değerlendirilmesi için hareketlilik hızla içeriye dönüyor. Şimdi de, iktidar partilerinde daha derinde, muhalefet partilerinde ise biraz fazla uluorta bir hareketlilik göze çarpıyor. Aslında olmaması garip görülecek bir durum muhasebesinin ve buna göre vaziyet almanın şaşırtıcı bir tarafı yok.
Garip ve rahatsız edici olan, bu durum muhasebesi ve yeni pozisyon alma gayretlerinin hem imkânlardaki fırsatçı acelecilik açısından, hem risklerden kaçınmak için yapılan panik hamleler açısından fazla yüzeysel olması. Veya alınan sonuç, yapılmak istenen şey, memleketin ihtiyacı, tabanın beklentisi gibi önceliklerle fazla ilgili gibi durmaması. Partilerin içindeki hareketlilik, herkesin ortak meselelerinden çok, sadece kendileriyle aşırı ilgili olanlar üzerinden ve fazla şahsileşerek yürüyor.
Tartışmasız ve beklendiği gibi en hareketli parti CHP. Sonuçları bir kongreye varıp varmayacağı belirsiz canlı tartışma, partinin iç sınırlarını hayli aşmış vaziyette. İktidar medyası ve sosyal medyasının özel bir önemle yaklaştığı bu hareketlilik, hâlâ geleceğe dönük değil, geçmişe dönük hesaplaşmalar üzerinden bir gündem kuruyor. Ancak etkin aktörler kadar, taban reaksiyonları da fazla sağlıklı, tutarlı ve ilerletici görünmüyor.
İktidar blokunda özellikle de AKP’de seçim sonrası ve yerel seçim öncesi önemli iç hareketlilikler yaşanacak ama muhtemelen bunları kamuoyu pek hissetmeyecek. Buna karşılık, Millet İttifakı’nın hayli erken biçimde bitişinin ilanıyla muhalefet cephesi partilerinin ve özellikle de İYİ Parti’nin epey çalkalanma yaşayacağı anlaşılıyor. İktidarın seçim döneminde çok yatırım yapmasına rağmen sağlayamadığı muhalefet dağınıklığı, seçimden sonra kendiliğinden işlemeye başladı.
♦Yerel seçim öncesi konjonktür nasıl bir hareketlilik vaat ediyor?
Yerel seçimlerde seçmen eğilimleri kazanma şansı yüksek aday ve seçenekler etrafında yoğunlaştığı ve yine öyle olacağı için, AKP ve CHP’nin merkezde olduğu bir hareketlilik ortaya çıkacak.
…***
Arslan Tekin 16 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Daha fazla demokrasi... Nasıl? Açıklar mısınız?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başkanlığın manifestosunu yazmış Prof. Dr. Burhan Kuzu dostumuzla daha yeni milletvekiliyken, daha "başkanlık" yeni yeni tartışılırken kendisiyle uzun bir röportaj yapmıştım.Burhan Bey'in karşısında da CHP'den henüz milletvekili olmamış, bir özel üniversitede ders veren eski kürsü arkadaşı Prof. Dr. Süheyl Batum'la da konuşmuş ve iki mülâkatı da bu gazetede yayınlamıştım. O sayıları bulup pasajlar almam lâzım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Tartışmalarda ne netice çıktığını, şimdi "başkanlık" derken neyle karşılaştığımızı görelim, isterdim.Süheyl Bey, Burhan Bey'in aksine parlamenter sistemde ısrarcıydı.Başkanlığın "babası" Burhan Kuzu, yeni açıklamasında, milletvekili yapılmadığı için kırgınlıkla söylemiş de olabilir ama bir "bilen" olarak bir hakikatin altını çizmiştir. Yeni rejim için "Ne deve, ne kuş" demiştir:"Benim başkanlık modelindeki arzu ettiğim parlamento modeli, dar ya da daraltılmış bölge dediğimiz ve vatandaşı birinci elden tanıyan, bilen vekillerin yer aldığı bir modeldi. Lidere bağımlı değil; vatandaşa bağımlı vekiller olması lâzım. Bu çok temel bir eksiklik. Bu hâliyle ne deve, ne kuş oluyor." Bu sözü 2016'da ilk kullanan Süheyl Batum'dur: "Bu sistem başkanlık sistemi değil, yarı başkanlık değil, parlamenter sistem değil. Bu sistem ne? Bu 'Ne deve, ne kuş'."Ayrı kulvarlardan gelen iki anayasacı hoca bir noktada birleşmişlerse, durup düşünmemiz gerekmez mi?"Ne deve, ne kuş"... Bir şeye benzemiyor demek. En tehlikelisi bu. Hadi R. T. Erdoğan, çok dürüst, insan... Allah korkusu var; hak yemez. Ya bir başkası gelirse... "Ne deve, ne kuş"u eline geçirirse... İstediği yere çekmez mi?Darbenin yıkımları geçtikten sonra düşünüldüğünde, halk, yeni rejimimizi, Orta Doğu ülkelerinin "tek adam" rejimleriyle kıyaslamaya başlayacak ve hiç ama hiç fark olmadığını görecektir. İşte o zaman sancılar artacaktır."Recep Tayyip Erdoğan" imzasıyla, dün Hürriyet'te ve Sabah'ta iki yazı çıktı. Yazıların mahiyeti "15 Temmuz Darbe Teşebbüsü". Özün de özü daha çok demokrasi vurgusu. Bu vurgu bile endişeyi ortaya koymaya yetiyor.Hürriyet'teki yazıda, "Millî iradeyi rehin almayı hedefleyen o meşum girişim, Türk demokrasisinin önünün açılmasına, daha da güçlenmesine vesile oldu."; Sabah'kinde "Bugün 15 Temmuz öncesine göre her açıdan daha güçlü, daha dirayetli, daha demokratik bir Türkiye var." sözleri yer alıyor. İki anayasacı "Ne deve, ne kuş" diyor. Rejimin bir adı bile yok. Belirsizlik hâkim. Böyle olunca demokrasinin önü nasıl açılıyor ve daha demokratik Türkiye nasıl oluyor?
...***
Latif Salihoğlu, 16 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “15 Temmuz kılıfları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Biliyorsunuz, çok meşhûr bir atasözü var: “Minareyi çalan, kılıfını hazırlar” diye... İşte, 15 Temmuz Hadisesi dahil, tarihimizdeki darbe, ihtilâl ve ihtilâl teşebbüslerinin çoğu, kanaatimce bu formülasyona uygun şekilde gerçekleştirilmeye çalışıldı.Zira, cuntacılar tarafından iddia edilen veya ileri sürülen “darbe gerekçeleri” ile “gerçek niyet” arasında ciddî ve inandırıcı bir bağ, bir münasebet görünmüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
...***
Meselâ, 1980’de güya anarşiye karşı, güya “Kardeş kanını durdurmak ve Demokrasiyi yeniden rayına oturtmak” maksadıyla darbe yaptıklarını söyleyen 12 Eylül Cuntası, gerçekte Demokrasiyi hançerledikleri gibi, öte yandan daha fazla kan akıtacak terör örgütlerine de zemin ve bolca malzeme hazırladılar.
Kezâ, 28 Şubat Post-modern darbesi, Türkiye’de yeniden toparlanma sürecine girmiş olan Demokratik birikim ve mahsûlâtını bir kez daha darmadağın hale getirmiş oldular.
Ve, nihayet kanlı, kinli, kirli ve kargaşalı 15 Temmuz Saldırıları...
Diğerleri gibi, bunun da ardı-arkası kapkaranlık bir vaziyette.
Tetikçilerin, piyonların, maşaların, taşeronların az-çok biliniyor olması, 15 Temmuz’u kurgulayan, tasarlayan, planlayan, azmettiren ve bundan nemalanan asıl müsebbipleri ortaya çıkarmaya yetmiyor. Bunlar, hadisenin arka plânını aydınlatmaya kâfi gelmiyor. Asıl hedefin ne olduğu ve nereye varılmak istendiği noktasında tatminkâr bilgileri gözler önüne sermiyor.
Öte yandan, tâ başından itibaren asıl konuşması veya konuşturulması gereken kilit noktadaki görevli şahısların izahları, ifadeleri, hiç olmazsa görüşleri hâlâ ortada yok. Meselâ şunların: MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı ve 15 Temmuz Saldırılarının lokomotifi durumundaki “Hava Kuvvetleri İmamı” diye de bilinen “kilit adam” Adil Öksüz’ün ifadeleri...Hele, göz göre göre “elden kaçırılmış olan” Adil Öksüz vak’ası, en büyük soru işaretlerini üzerine çekiyor.Bir başka nokta, bütün milletin gözünde menfur bir vak’a olan 15 Temmuz Cinayetlerinin, asıl maksadından ve bağlamından bağımsız olarak, kimler tarafından, kimlere karşı ve ne maksatla kullanıldığı yönündeki zan, şüphe ve tereddütler, iki senedir hâlâ giderilebilmiş değil.