Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: CHP için yine eylem vakti: İkinci 'Adalet Yürüyüşü' planı
Evrensel:
İYİ Parti seçimli kurultaya gidiyor, Akşener aday olmayacak
Yeniçağ:
Delegeler Akşener'i tek aday gösterecek
Yenişafak:
MİT kumpası Davos'la başladı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Nilgün Ongan, 23 Temmuz tarihli Evrensel gazetesinde, "Sendikalarda denetim"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) inceleme, araştırma ve denetim görevine “idari soruşturma” da eklenmişti. 5 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi uyarınca ise Kurul, denetimler esnasında görevden uzaklaştırma tedbiri de uygulayabilecek.Buna göre herhangi bir kademedeki sendika üye veya yöneticisinin DDK tarafından açığa alınması mümkün."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bununla beraber sendikaların mücadele potansiyelini ve baskı gücü olma niteliğini tümüyle ortadan kaldıran bu düzenlemelerin sakıncası sadece “görevden uzaklaştırma” tedbiriyle de sınırlı değil.
Şöyle ki; sendika özgürlüğünün başlıca unsurlarından olan ‘sendika saflığı’ ilkesi, sendikaları işveren veya devlet otoritesinin müdahalesine karşı korumanın da güvencesidir. Öte yandan Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 87 No’lu sözleşmesi de sendika hakkını, kamu gücünü kullananlardan gelebilecek engelleme, yasaklama ve müdahalelere karşı korumayı amaçlar. Kamu makamlarının, sendikaların faaliyetlerini özgürce yürütmesine engel olacak her türlü kısıtlamadan kaçınmaları gerektiğine sözleşmede açıkça yer verilmiştir.
Türkiye, 87 Sayılı Sözleşmeyi 1993 yılında kabul etmiştir. Dolayısıyla sendikaların DDK tarafından denetlenebilir olması bile sendika özgürlüğüne ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeye aykırıyken, bu aykırılığa idari soruşturma yetkisi ve görevden uzaklaştırma tedbiri de eklenmiştir.
Unutmamak gerekir ki ILO; sendika yönetim kuruluna işten el çektirme yaptırımının harekete geçirilmesinde kamu makamının yargıya başvurabilmesini bile hak ihlali sayıyor. Genel Kurulun toplanma zamanı ve koşullarına ilişkin yasal hükümlerin yerine getirilmemesi halinde, yargı sürecini başlatma hakkının sadece üyelerle sınırlı tutulması gerektiğini savunuyor ve bu hak Çalışma Bakanlığı tarafından da kullanılabildiği için Türkiye’yi eleştiriyor.
Kaldı ki; sendikaların denetimi meselesi sendika bağımsızlığı bakımından başlıbaşına bir tartışma konusu. Çünkü dış denetime ilişkin hükümler geliştirildiği ölçüde sendika hak ve özgürlükleri demokratik özünü kaybediyor.
Bu bağlamda, değil idari denetim, sadece yeminli mali müşavirler tarafından yapılan mali denetimi dış denetim konusu olarak düzenleyen yasa maddesi demokratik meşruiyet sorunu sayılmış ve iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur. İptal isteminde düzenlemenin sendikal bağımsızlık ve demokratik toplum düzenine aykırı olduğu belirtilmiş, “aşırı ve ölçüsüz bir sınırlama” olarak nitelendirilmiş ve sendikaların baskı grubu olma özelliğini sindireceğine dikkat çekilmiştir.
İptal istemi Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.
Ancak ILO’nun bu konudaki görüşleri aynı ölçüde net değildir. Şöyle ki; ILO’nun Sendika Özgürlükleri Komitesi mali denetimin, istismarı önlemek ve fonların kötü yönetilmesini engellemek bakımından yararlı olabileceğini ancak bunun bazı durumlarda örgütlenme özgürlüğüne müdahale etme sonucuna da yol açabileceğini belirtiyor. Bu çerçevede denetim mekanizmasının kamu makamlarından kesinlikle bağımsız olarak işletilmesi gerektiğine dikkat çekerken bunun belli ölçüde güvence olabileceği görüşünü dile getiriyor.
Hal böyleyken yeni kararname çerçevesinde ise sendikalar üzerinde doğrudan kamu makamları tarafından sürdürülecek olan denetim mekanizmaları genişletiliyor ve hayata geçiriliyor.
...***
Melis Alphan, 23 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Aile ve Çalışma Bakanlığı neden birleşti?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı ile birleştirildi ve bakanlığın ismindeki ‘Sosyal Politikalar’ yerine ‘Sosyal Hizmetler’ geldi. “Sosyal hizmetlerin bir bakanlığın ismi olması olumlu. Ama ‘Sosyal Politikalar’ bundan çok daha ileri bir isimdi, onu söyleyeyim” diyor Lefke Avrupa Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, “Çünkü sosyal politika makro bir şeydir; sosyal politika sosyal hizmeti de planlar, daha kapsayıcıdır.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
1990 yılında kurulan Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı, 2011’de kaldırılarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kuruldu ve kadın sorunları ailenin içine hapsedildi. Şimdi bir de Çalışma Bakanlığı buraya eklemlendi ve Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı kuruldu. Kadın örgütlerinin yıllardır yaptığı ‘Kadın Bakanlığı’ çağrıları cevapsız kaldı. Kadın Cinayetleri Platformu’ndan Gülsüm Kav, Bakanlığın ‘o yetersiz bulduğumuz’ halinin bile ortadan kaldırılmasının kadınlarla ilgili sorunların gündeme gelmesinde büyük zorluk yaratacağını belirtiyor: “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bakmak zorunda olduğu birçok görev alanı vardı; kadınlar, çocuklar, engelliler, gaziler, şehit yakınları, yaşlılar... ‘Bütün bunlar içinde kadınların can meselesi araya kaynıyor, sıra gelmiyor’ diyorduk. Halihazırdaki bakanlığın yine çok fazla görev alanı olan bir bakanlıkla birleşmesi, daha önce görmediğimiz raddede bir bürokrasi yaratacaktır.” Türkiye’de kadınların yüzde 70’inin üretimden sürgün edildiğini, kadınların toplam istihdamdaki yerinin sadece yüzde 30 olduğunu unutmayalım. Kav, tarih boyunca baskıcı rejimlerde -hele de şu andaki gibi ekonomik kriz koşullarında kadın işgücü ile bunun nasıl düzenleneceği meselesinin hep merkezde olduğunu anlatıyor: “Kadınların istihdam ediliyor gibi gösterilmesi, edilemiyorlarsa da rızaları alınarak aile ocağına dönmelerinin sağlanması bu tarz bir bakanlık birleştirmesiyle daha kolay hale gelecektir. Çünkü kriz ağırlaştıkça hanede kadın da çalışmayı daha çok isteyecek; mecburen esnek, güvencesiz işlere razı gelecek. Çalışmayan kadının ise evde iş yükü artacak. Çocuk bakımı daha fazla üstüne kalacak. Zaten iyi bir şey gibi sunulan süt izni gibi meselelerde iş bırakıp eve dönen önemli bir oran var.”
...***
Mehmet Faraç, 23 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, " CHP'de kurultay neden gerekli?.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kimse kızmasın; yanıtı net olarak bellidir bu sorunun...CHP yönetimine son 8 yılda verilen açık çek ne yazık ki "hezimet"ten başka bir işe yaramadı... Parti örgütleri kırgın, halk üzgün, en önemlisi de ülke uçurumda...CHP tabanı ardı arkası kesilmeyen "yenilgi" ve durmayan örgütsel-ideolojik erozyonlar nedeniyle yorgun- umutsuz ve "çare" arıyor...CHP yönetimine verilen her desteğin ardından ne yazık ki umut büyütülemedi... 40 yılı aşkın süredir "iktidar" özlemi çeken bir partinin tabanı, son 8 yılda yaşanan 9 yenilginin ardından umudunu iyice yitirdi..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ne yazık ki bu umutsuzluk AKP'nin iyice yıprandığı, ne hikmetse ana muhalefetin de atak yapamadığı bir süreçte yaşandı ki, bunun üzerinde çok ama çok düşünülmesi gerekiyor;
Dünyanın her ülkesinde "direnen muhalefet" en sonunda iktidara gelirken CHP'nin ısrarla gerilemesi, 8 aylık İYİ Parti baraja ulaşırken CHP'nin erimesi, lideri cezaevinde olan HDP ve "çöktü" denilen MHP oy patlaması yaparken ana muhalefet partisinin oy kaybetmesi bir şeylerin yanlış gittiğinin işaretleri değil mi?..
Ne yazık ki bu umutsuzluk AKP'nin iyice yıprandığı, ne hikmetse ana muhalefetin de atak yapamadığı bir süreçte yaşandı ki, bunun üzerinde çok ama çok düşünülmesi gerekiyor;
Dünyanın her ülkesinde "direnen muhalefet" en sonunda iktidara gelirken CHP'nin ısrarla gerilemesi, 8 aylık İYİ Parti baraja ulaşırken CHP'nin erimesi, lideri cezaevinde olan HDP ve "çöktü" denilen MHP oy patlaması yaparken ana muhalefet partisinin oy kaybetmesi bir şeylerin yanlış gittiğinin işaretleri değil mi?..
FETÖ ortaklığının "darbe" girişimiyle ülkeyi kaosa sürüklemesi, Suriye skandalı, dış politikadaki çıkmazlar, iyice çöken ekonomi, neredeyse her şehirde aile içi cinneti tetikleyen sosyo-ekonomik bunalımlar, 17-25 Aralık'ta iyice deşifre olan yolsuzluk-rüşvet olayları ve bitmeyen şaibelere rağmen- muhalif mücadele açısından- bir şeylerin yanlış gittiği görülemiyor mu?..
sıralanan gerekçelerin ortamında AKP büyürken, CHP'nin ne tuhaf ki erimesi normal mi?..
Velhasıl, CHP'nin adeta kadrolu Ana muhalefet çıkmazında yıpranması kader mi?..
İktidar-muhalefet mücadelesinde, siyasetin kuralları ve kodlarını alt üst eden bu şaşırtıcı "paradoks"un nedenleri bellidir de, "çözüm" nedir peki?..
İşte CHP "delege"sinin geçen hafta başlattığı "imza" kampanyası bu sorunlara "çözüm" arayışları için "anahtar" olma iddiasındayken, CHP neden yeniden "umut" olmak için "değişime" kapılarını açmıyor, "kurultay"da geleceği tartışmıyor?..