Türkiye'den köşe yazarları
Star: Belediyelere tasarruf talimatı
Yeniçağ:
İYİ Partili Durmuş Yılmaz: ABD'yle sorun olmasa da dalgalanma olacaktı
Evrensel:
Rahip Brunson'un ev hapsine yapılan itiraz bir kez daha reddedildi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kemal Öztürk, 17 Ağustos tarihli Yenişafak gazetesinde, “Amerika’nın en çok korktuğu gençler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Amerika, Bir mücadeleye girmiş gençlerden bileğine değil, aklına güvenenlerden korkar.Amerika, Kendisiyle kavgada öfkeyle hareket eden değil, sarsılmaz bir azimle ve sabırla hareket eden gençlerden korkar.Amerika, Her gün sosyal medyada kendisine küfür eden değil, Amerikan malı o sosyal medya sitesinden daha iyi yerli siteler yapan gençlerden korkar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Amerika, Meydanlarda, kamera karşısında Dolar yırtan, ABD bayrağı yakan, iPhone kıran gençlerden değil; kendi parasının değerini, kendi bayrağının itibarını, kendi yerli telefonunun kalitesini arttıran gençlerden korkar.
Amerika, Nefret, öfke, hınçla tüm Amerikalı insanlara hakaret eden, dışlayan gençlerden değil; düşmanını nokta atışıyla bulan, direk hedefe kilitlenen ve onu toplumundan ayrıştıran gençlerden korkar.
Amerika, ABD menşeli malları tahrip eden, boykot uygulayan gençlerden değil; kaliteli yerli mallar üretip, onunla dünya pazarında Amerika ile rekabete giren ve ABD mallarını alt eden gençlerden korkar.
Amerika, ABD malı teknoloji cihazı almayan gençlerden değil, yazılıma, yapay zekaya, siber güvenliğe kafayı takmış, dünyanın en iyisi olmak için kendini bu işe adamış gençlerden korkar.
Amerika, Gördüğü her Amerikalıya saldırmak isteyen delilerden değil; yeni bir buluşa, yeni bir keşfe, yeni bir icada ömrünü adamak isteyen deli gençlerden korkar.
Amerika,Kuru gürültü kopartan milliyetçi gençlerden değil; sokağındaki çöpü temizleyen, israf etmeyen, ülkesinin dağına taşına sahip çıkan, ülkesi için katma değer üreten, milletini kucaklayan asıl milliyetçi gençlerden korkar.
Amerika,Kızgın, fevri hareket eden, saman alevi gibi yanıp sönen gençlerden değil, stratejik düşünen, planlı hareket eden, bilimi ve bilgiyi iyi kullanan, çelik alevi gibi az ama sürekli ve kuvvetli yanan gençlerden korkar.
Amerika, Oyun, film, futbol, sosyal medya kahramanlarını kendine örnek alan gençlerden değil, Ömer Halisdemir gibi kahramanları örnek alan gençlerden korkar.
Amerika, Klavye kahramanlarının meydan okumasından, tehdit etmesinden değil, ‘Vatan’ dendiğinde, gözünü kırpmadan canını hiçe sayan, tankın önüne yatan, mermiye göğsünü siper eden 15 Temmuz gençlerinden korkar.
Amerika, Korkacağı gençleri iyi tanır. Korktuğunu başına getirin onun.
…***
Güray Öz, 17 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Gazetecilik ölüyor mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Böyle bir tehlike var. Tüm dünyada gerçeklerden kaçma eğilimi güçlendikçe gazeteciliğin halkı gerçeklerden haberdar etme alanı da daralıyor. Gerçeğin yerini “post truth” “gerçek sonrası” ya da daha anlaşılır olsun “sahte gerçek” alıyor. Bu türden sahteciliğin kimin işine yarayacağı üzerinde fazla durmaya gerek yok, herkes bilir, kim sanal bir dünya yaratarak kitleleri uyuşturmak istiyorsa onların işine yarar. Cafcaflı sözlerle sanki ciddi bir düşünce akımı imiş gibi piyasaya sürülmesi ise reklam kapsamındadır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gazetecilik hâlâ direniyor, ama zorlaştığı da ortada. Gerçeklerin yasaklarla halktan gizlenmesi eğilimi, yeniden devlet teorilerinin ana çizgilerinden birisi haline getirilmek isteniyorsa, devlet denilince halkın özgürlük alanını kısıtlayan mekanizma anlaşılmaya başlanmışsa, daha da vahimi bu eğilim kitlelerde yandaş buluyorsa, gazetecilik de zorlaşmış demektir. Gerçeklerin yasaklarla üstünün örtülmesi, gazetecinin devletin çelik duvarını aşarak gerçeğe ulaşmasını imkânsızlaştırabilir.
Oysa devlet teorilerinin, devletin görece demokratikleştirilmesi uzun uğraşlarla, ağır kayıplarla mümkün olmuştu. Devletin, halkın haklarının, özgürlük alanının genişlemesi karşısında gönülsüz geri çekilişi, askeri darbelerle durdurulmuş; devlet, yurttaşın karşısında yeniden yaptırımlar, cezalar, hapishaneler, darağaçları olarak somutlaşmıştı. Kazanımların kolay teslim edilmemesi yeniden hukuka dönülmesini bir ölçüde mümkün kılmışsa da birbirini izleyen darbeler, darbe girişimleri, nihayet son gelişmeler gazeteciliği giderek ağır, hakkıyla yerine getirilmesi zor bir işe dönüştürdü.
12 Mart’ın generalleri, sosyal gelişmenin devletin sınırlarını zorladığını açıkça söyleyerek 27 Mayıs öncesinin zorba devletini savunmuş, kısa bir süre de olsa egemen kılmışlardı. 12 Eylül bu “görüşü” daha kalıcı hale getirmek için “anayasal korumaya” aldı. Yine de sosyal gelişme durdurulamadı. Bu iki darbenin öncesi ve sonrası, gazetecilerin en fazla öldürüldüğü, tutuklandığı, işsiz bırakıldığı dönemdir. Yaşadığımız dönemde ise iktidar, gazetecilere saldırıyı sürdürmekle yetinmedi, saldırının sivri ucunu gazetelerin, medyanın kendisine yöneltti.
Şimdi yapılan medyanın bir bütün olarak yandaşlaştırılmasıdır. İki yöntemi birbiri ile ilişki içinde ustaca kullanarak, yani baskı ile satın almayı aynı anda işleterek sonuca ulaşmış görünüyorlar. Türkiye’de artık bağımsız, gerçekleri yazma cesareti gösteren medya organlarının sayısı iki elin değil, bir elin parmaklarından daha azdır. Gelişmeler, “gazetecilik ölüyor mu” sorusuna verilebilecek acı yanıtın ne yazık ki “evet galiba ölüyor” olması olasılığını güçlendirdi. Geride kalan bir elin parmaklarından daha az kalmış medya, gazeteler, TV kanalları da şimdilerde çeşitli kumpaslarla yok edilmeye çalışılıyor.
Söylenen şudur: Ya yandaş olacaksınız ya da zararsız hale getirileceksiniz.
...***
Esfender Kormaz, 17 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Aşırı dış borç yükü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Dış borçlanma, ülkeye para veya mal olarak kaynak girmesi demektir. Eğer dış kaynak yatırım yapmak üzere, teknoloji, makine ve techizat ithal etmek için kullanılırsa, bir yük değil tersine kalkınmanın bir aracı olur. Bu yatırımlar Üretim artışı ve ihracat yoluyla, kendi borçlarını öderler. Ayrıca da içerde istihdam yaratılmış olur.Dünyada genel olarak dış borçlar uzun vadelidir. Uzun vade geri ödeme veya dış borçların çevrilmesini kolaylaştırır. Uzun vadede milli para dengeye gelir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Düşük kur sorunundan dolayı ortaya çıkan riskler azalır.Öte yandan dış borçlarda kamu veya özel ayırımı çok önemli değil. Söz gelimi bir siyasi iktidar özel sektörün dış borcundan bana ne diyemez, Çünkü:İster özel sektör, ister kamu olsun; dış borç alındığında kaynak girişi olur, ekonomide canlanma olur, büyüme finanse edilmiş olur. Dış borçların geri ödenmesi halinde, net dış borç ödeyen bir ekonomide, dış borç mürettebatının GSYH'ya oranı büyüme oranından büyükse, yoksullaşma olur.Dış borç yükünün millî gelire oranı, borç yükünü, borçların ekonomi açısından ağır olup olmadığını göstermez. Burada temel sorun dış borç ödeme kapasitesidir. Bu kapasiteyi de döviz kazanma potansiyeli gösterir. Çünkü ister devlet, ister özel sektör olsun, dış borçlar sonunda dövizle ödenecektir. Bunun içindir ki devlet veya özel sektör dış borcu değil, ülkenin dış borç stoku önemlidir.Dış borçların ekonomik etkiler dışında ortaya çıkardığı riskler, ülke riskinin artması, yoksullaşma ve kırılganlık, gibi etkiler ortaya çıkarıyorsa, ''dış borç aşırı yükü'' var demektir.Türkiye'nin dış borçları aşırı yük getirdi.Türkiye'nin son on yılda kırılgan ülke olmasının bir nedeni cari açık, diğer nedeni kısa vadeli dış borçlarıdır. Kırılganlığa neden olduğu için, dış borçlarımız aşırı borç yükü getiriyor.MB verilerine göre Türkiye'nin bir yıl ve daha kısa vadeli dış borçları ile bir yıl içinde vadesi dolan uzun vadeli dış borçlarının toplamı 180.6 milyar dolardır. Bu borcu çevirmek ve ayrıca cari açıktan gelen yeni dış borçlar ağır yük oluşturuyor. TL mevcut kur itibariyle dolar karşısında yaklaşık yüzde 40 daha düşük değerdedir. Bu durum özel sektörün dış borçlarının TL maliyetini aynı oranda artırıyor.Sonuç olarak; Türkiye aşırı dış borç yükü altındadır.