Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: MHP'den 8 maddelik af teklifi: Terör ve çocuk tacizcileri kapsam dışı
Cumhuriyet:
MHP, af teklifini Meclis’e sunmaya hazırlanıyor
Yeniçağ:
İşçinin parasına düşük faiz
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Hüseyin Likoğlu, 27 Ağustos tarihli Yenişafak gazetesinde, "Yeni bir darbe tehlikesi var mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"15 Temmuz darbe girişimi şüphesiz bir askeri harekattı. TSK üniforması giymiş Fetullahçı teröristler, en ileri derecede askerlik eğitimi almış kimselerdi. Büyük çoğunluğu kurmaylık eğitiminden geçen subaylardı. Dolayısıyla 15 Temmuz bir askeri harekat mantığı ile hazırlanmış. Hatta harekatın ötesinde bir savaş planı olarak da değerlendirmek mümkün.Modern savaş taktiklerinin hemen hemen hepsinin 15 Temmuz gecesi uygulandığı açıkça görülüyor. Bütün planlar yapılmış, hedefler belirlenmiş, kimlerin hangi görevleri ifa edeceği titizlikle kararlaştırılmış. Gizlilik en üst safhada sağlanmış. Başarısız olunması halinde muharebeyi kesip nasıl davranılacağının planı bile yapılmış."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yeer veriyor:
...***
Fetullahçı hainlerin planında iki zamansal sorun yaşandı. Birincisi darbe 1 Ağustos YAŞ toplantısından sonra yapılacaktı. Ancak İzmir Başsavcıvekili Okan Bato’nun TSK içerisindeki Fetullahçı yapılanmaya yönelik soruşturmada ulaştığı önemli bilgiler ve yine Ankara’da FETÖ ana soruşturmasını yürüten Savcı Serdar Coşkun’un iddianamesini tamamlaması, darbecileri panikletti. Bu yüzden darbe girişimi 1 Ağustos öncesine çekildi. İkincisi ise hepimizin bildiği o gün darbe girişiminde kendisine görev verilen helikopter pilotu O. K.’nın gündüz vakti gidip MİT’e ihbarda bulunması. Bu ihbar nedeniyle 15 Temmuz gece saat 3’te yapılması planlanan darbe erkene çekilmek zorunda kaldı. Bu iki hususun dışında Fetullahçı hainlerin planları askeri doktrin bakımından kusursuzdu.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüştüğü bilgisini alan Fetullahçı hainler düğmeye bastı, darbe girişimini başlattı. Darbe girişiminin erkene alınması hainler için sorun olsa da o konuda da yine kurmay aklıyla hareket ettiler. Darbe girişimini önleyecek en önemli gücün Polis Özel Harekat olduğunu iyi bildikleri için havalanan F16’lar ilk orayı hedef aldı. Darbecilerin belli ki hesap edemedikleri en önemli şey, halkın ölümüne direnebileceğiydi. Zaten 15 Temmuz’un akamete uğramasının yegane nedeni de halkın ölümüne direnişiydi.
İşte en kritik süreç bundan sonra başlıyor. En başta dedik ya ‘15 Temmuz bir askeri harekattı’ diye. Evet, Fetullahçı hainler, tam bir kurmay aklıyla bu harekatın ikinci safhasına geçtiler. Yenildikleri şüphesizdir, ama hainler yenilgi sonrasına göre de harekat planı yapmışlar. Muharebeyi kesme ve kuvveti koruma aşamasına geçtiler. Direnmeye devam etselerdi topyekun imha olacaklardı. Topyekun imha olmamak için geri çekildiler ve geride kalan kuvvetlerini korumaya aldılar.
ABD ile papaz Brunson bahanesiyle yaşanan kriz, FETÖ’nün kuvvet topladığının göstergesidir. Bu krizin ekonomik kalkışmaya dönüşmesi, FETÖ’nün kuvvet topladığının göstergesidir. Son zamanlarda PKK’nın kalleşçe, toplumda infiale neden olacak eylemler gerçekleştirmesi, FETÖ’nün kuvvet topladığının göstergesidir. Emareler çok. Başta TSK olmak üzere devlet içiresindeki FETÖ kriptolarıyla mücadelede çok ciddi gerileme görülüyor. Aksine FETÖ ile mücadele edenler bir bir itibar suikastına maruz bırakılıyor. FETÖ ile mücadele ettikleri için adeta cezalandırılmak isteniyor.
...***
Remzi Özdemir, 27 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Katma değeri yüksek ürün"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonomik kriz nedeniyle bir milli sevdası almış başını gidiyor.Her şeyin millisini alalım, her şeyin millisini kullanalım, milli olanı yapalım, milli olanı satalım.Bunu söyleyen ülkeye bakar mısınız?Saman ithal eden, mercimeğini ithal eden, buğdayını ithal eden ve aklınıza gelebilecek neredeyse tüm gıda ürünlerini ithal eden bir ülke söylüyor.Daha çocukken bize Yerli Malı Haftası yaparlardı. O zaman yerli malının kullanılması gerektiği bilinci aşılanırdı çocuklara. Bugün bunu çocuklarımıza söyleyebiliyor muyuz?"diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:
...***
Dahası bir süpermarketteki 100 üründen kaçı yerli?Son 15 yılda kaç tane fabrika açıldı hafızanızı zorlayın lütfen.
Benim aklıma bir tane geliyor o da her fırsatta protesto edelim yasaklayalım denilen kolanın fabrikası.
Onu da sayın Cumhurbaşkanı törenle açmıştı.Milli söylemi elbette Türk olarak herkesi gururlandırıyor. Fakat güçlü olmanın en önemli unsuru katma değeri yüksek olmaktır.
Ürettiğiniz ve hatta hizmet sektöründe verdiğimiz hizmetin de katma değeri yüksek olmalı.İşte o zaman güçlü olursun işte o zaman milli olursun.Türkiye'nin bugünkü sorunu milli olmak değil tam tersi, katma değeri düşük ürünlere yönlendirilmesidir.Yine son günlerin en flaş tartışma konusu Iphone. Türkiye en fazla Iphone ithal eden 10 ülke arasında yer alıyor.Bir Iphone için yüzlerce gömlek, binlerce çorap ve yine buna benzer binlerce ürünü vermek zorundayız.Hatta daha da işi basite alırsak o telefonun kullandığı basit bir iki megabaytlık hiçbir zaman fiziki olarak görmeyeceğimiz programlarına bile Türkiye'ye her yıl milyar dolar ödüyor.
Yerli diye sunulan telefonlara baktığınız zaman plastiğinin dahi yurtdışından ithal edildiğini görüyoruz.Bundan 5 yıl önce Türkiye'nin en büyük GSM operatörü yerli telefon yaptık diye günlerce gazetelerde manşet olmuştu.
Yerli diye lanse edilen telefon bal gibi Çin malıydı. Çin'de yüz dolara satılan telefonun ismi değiştirilerek, bu operatörü tarafından Türkiye'de 10 katı fiyata satılmaya başlanmıştı.Türk mühendisleri tarafından yapıldığı iddia edilen telefonun sadece yerli olan tek bir şeyi zil sesiydi ve onda da zurna sesi kullanılmıştı.Aynı akıl tutulması bugün halen devam ediyor.Çin ürünlerine Türk damgası vuran şirketler bunu bize milli diye satmaya kalkıyor.Milli ürün olabilmesi için önce ARGE çalışmalarına önem verilmesi gerekiyor bunun da temelinde eğitim var.Dünyada ARGE çalışmalarını en az kaynak aktaran ülke Türkiye.
...***
İhsan Çaralan, 27 Ağustos tarihli Evrensel gazetesinde, " Demek ki 'tasarruf' neymiş?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Cumhurbaşkanı Erdoğan ve sözcüleri, her ne kadar, “Ekonomimizin temel göstergeleri sağlam, dolardaki dalgalanma da dış kaynaklı ve geçici...” deseler de bu işin vitrin yanı. Vitrinin gerisinde ise artık kaçınılmazlığı herkesçe kabul edilen bir “krize karşı önlemler” konuşuluyor. Dahası bu önlemler devreye sokulmaya başlandı bile."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu köşede ve gazetemizin sayfalarında da son günlerde daha sıkça öne çıkarıldığı gibi, bu önlemler; “bütçe disiplini” ve “tasarruf” propagandası etrafında tartışılıyor. Sermayenin sözcüleri ve politika erbabı, “bütçe disiplini” ve “tasarruf”u, çok önemli ve her zaman uygulanması gereken bir “yönetim erdemi” gibi gösterseler de özellikle de kriz dönemlerinde daha vazgeçilmez ve tartışılmaz önlemler olarak gösteriyorlar.
Bu iddiaya inandırıcılık kazandırmak için de yüksek makamlardaki görevlilerin lüks makam araçları kullanması, sayısız korumaları, devletin lüks binalar kiralamasını, “devletin malı deniz yemeyen domuz” anlayışının ifadesi olan harcamalar gibi, vatandaşın da gözüne batan hoşnutsuzluk duyduğu masrafları gösterilmektedir.
Propaganda böyle olsa da gerçek böyle değil. Çünkü sermaye ve onun hükümetleri, “tasarruf” deyince önce halka verilen, birçoğu da yasalarla devlete görev olarak verilmiş hizmetleri kısıtlar, bu hizmetler için yapılan masraflardan tasarruf eder! Tıpkı “bütçe disiplini” denince akıllarına ilk gelen başlıca tüketim mallarına zam ve ek vergi getirmek gibi. Ve bu hizmetleri ya azaltmaya giderler ya da bu hizmetlerin masraflarını çeşitli yöntemlerle halka yıkarlar. Yani onların “tasarruf” dediklerinde akıllarına gelen tek gerçekçi kaynak, kamu hizmetlerine yönelik masrafların kısıtlanmasıdır.
Bu hizmetlerin başlıcaları ise eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik, yerel yönetimlerin verdiği hizmetler,...gibi alanlardır.
Ve “tek parti tek adam yönetimi”nin “kriz önlemi” olarak aldığı ilk önlem, Hazine’den yerel yönetimlere verilen destekte yüzde 30 kesinti yapılması oldu.