Ağustos 28, 2018 08:49 Europe/Istanbul

Yenişafak: PKK'ya yönelik büyük temizlik

Cumhuriyet:

Soylu hem Erdoğan'la hem kendisiyle çelişti

Evrensel:

Açlık sınırı 1.812 TL, yoksulluk sınırı 5.904 TL

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz, 28 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Ekonomik bünyede zaafiyet oluştu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kurdaki  spekülatif artışları  Trump'a bağlıyorsak, zaten işimiz bitmiş demektir.  Trump kavgaya girdiği ülkelere Ambargo uygular, ABD ulusal çıkarlarına ters ise ithalat kotaları ve vergi  koyar.  Ancak bizde  kur artışına Trump neden oldu dersek, aynı zamanda zafiyetimizi de ortaya koymuş oluruz. Zira eğer ekonomik bünye sağlamsa kimse onu yıkamaz, çürükse her isteyen yıkabilir."diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:

...***

Öte yandan Dünya sermaye hareketlerini Trump yönetmiyor. Kur artışından önce Türkiye'den sermaye çıkışı başlamıştı. Yalnız yabancı yatırım sermayesi ve sıcak para değil, ulusal tasarruflarda çıkmaya başlamıştı. Başkanlık sisteminin kabul edilmesinden sonra birçok büyük firma aleni olarak Türkiye'den borçlandı, yurt dışında yatırım yaptı. Beşeri yatırım olarak beyin göçü hızlandı.

Standart and Poor's, Moody's ve Fitch Raiting, kurların uçtuğu Ağustostan çok çok önce, Türkiye'yi ''yatırım yapılamaz-spekülatif '' ülke statüsüne indirmişti. 

Trump'ın kötü niyetli olduğuna şüphe yok… Ancak işi Trump'a yükleyip ve geçer diye önlem almıyorsak, bunun iki nedeni olabilir… Birisi, piyasaya  devalüasyon yaptırmayı iktisat politikasının bir aracı olarak kullanıyoruz. İkincisi ise İktidar olayın nereye gideceğini kestiremiyor.

Üretici ve Tüketicinin Morali bozuk. Bu durum beklentileri olumsuz etkiliyor. Yerli ve yabancı sermaye Yatırım yapmak istemiyor.

Geçen sene Ağustos ayında hizmet sektörü ve perakende ticaret sektöründe güven endeksi 100 üstünde idi. Yani güven vardı. Bu sene Ağustos'ta her iki sektörde güven endeksi, güven  sınırı olan 100'ün altına düştü. Yani güvensizlik oluştu.

İnşaat sektöründe güven ise yerlerde sürünüyor. Bundan dolayı 13 bin 500 konut bankalara geçti. Bunun nedeni, iktidarın inşaat sektöründeki yanlış planlama yapması ve bu sektörü yanlış bir büyüme aracı olarak kullanmasıdır.

Yine reel sektörde işler kötüye gittiği içindir ki, yılın ilk 6 ayında Batık krediler 74 milyar liraya ulaştı. Öte yandan tüketici güven endeksi, inşaat sektörünün de altındadır. Konut alanlar ipotek borcunu ödeyemiyor. Üretici ve Tüketicinin moralini de Trump mı bozdu? Milli gelirin yüzde 7'sini geçen cari açık kan kaybına neden oldu.  Türkiye  gelişmekte olan ekonomiler arasında en yüsek cari açığa sahiptir. Bizden sonra Arjantin ve sonra Kolombiya  geliyor.

...***

Ahmet İnsel, 28 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Kayırma ekonomisinin bedeli"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İki ay önce yayımlanan bir çalışma, Cumhuriyet’te Çiğdem Toker’in sebatla izlediği ve teşhir ettiği, kamu alımlarının yarattığı kurumsallaşmış kayırmacılığı toplu biçimde gözler önüne seriyor. AKP döneminde kamu ihalelerini inceleyen Esra Çeviker Gürakar’ın Kayırma Ekonomisi başlıklı kitabı bu konuda temel bir eser. Kamu İhale Kurumu’nun verilerini kullanarak, değeri bir milyon TL üzeri 49 bin 355 ihaleyi kazanan şirketleri, ihale türleri, sektörler, siyasal ilişkiler gibi veriler ışığında incelemiş."diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:

...***

2016’da toplam tutarı 120 milyar lirayı aşan bir milyon TL üstü ihaleler, aynı yıl ihalelere ayrılan toplam kamu kaynaklarının yüzde 70’ini oluşturuyor. AKP hükümetleri döneminde hem kamu ihalelerinin sayısında hem de kamu alımlarına ayrılan kaynakların miktarında çok büyük bir artış gerçekleşti. Sadece kamu ihale sayısı ve bütçesi artmamış. Açık ihale usulü ile yapılan kamu alımlarının sayısı 2005’ten 2016’ya kadar kademe kademe azalmış. 2005’te 100 bin 820 açık ihale sayısı, 2016’da 65 bin 437’ye düşmüş. Buna karşılık pazarlık, istisna ve diğer gerekçelerle yapılan “kapalı ihaleler”in payı artmış. Açık ihalelerde de kayırma yapmak mümkün olsa da, kapalı ihalelerin kayırmacılığa çok daha uygun bir yöntem olduğu malum. Esra Gürakar, 1983’le 2003 arasında yürürlükte olan Devlet İhale Kanunu çerçevesinde de yolsuzluk ve kayırmacılığın yaygın biçimde uygulandığına ama bunların daha çok kişisel düzeyde, belli siyasiler ve bürokratların yasadaki boşluklardan faydalanmak suretiyle kendi çevrelerine rant aktarımı şeklinde gerçekleştiğine işaret ediyor. Ocak 2002’de Meclis’te oylanıp, bir yıl sonra yürürlüğe giren Kamu İhale Kanunu’nun ilk hali bu boşlukları büyük ölçüde ortadan kaldırıyordu. Kendinden önceki hükümetin yasalaştırdığı ve iktidara gelince uygulamak zorunda kaldığı bu kanundan, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, çoğu AKP yöneticisi hep şikâyetçi oldu. Nitekim yasa yürürlüğe girdiğinden beri yüz elliden fazla değişikliğe maruz kaldı. Değişim hep istisnalar ve muafiyetlerin alanının genişletilmesi yönünde yapıldı. Yeni ihale sistemi, birkaç yıl içinde, kayırmacılığa uygunluk ve yolsuzluğa açıklık açısından eski sisteme benzedi. Hatta onun gerisine düştü. Dolayısıyla eski tas, eski hamam mı? Hayır. Gürakar son derece önemli bir farka işaret ediyor: AKP hükümetleri, önceki hükümetlerden farklı olarak, kanuni boşluklardan yararlanmak suretiyle değil, kanun yaparak kayırmacılığı ve yolsuzluğu merkezileştirip genel bir uygulamaya dönüştürdüler. Bu yasal yolsuzluk ve kayırmacılığın yarattığı rantı, doğrudan siyasi bağlantılarına veya dolaylı ilişkileri olan firma ve şahıslara dağıtıyorlar. Seçmen memnuniyetinin sağlanması için de “kayırılmış ama hayır işleri ile kamufle olmuş firmalar üzerinden” seçmene ‘süratle hizmet’ götürülmesinin bu düzenin önemli bir unsuru haline geldiğini Gürakar belirtiyor.

...***

Burak Kıllıoğlu, 28 Ağustos tarihli Milli gazetede, " Yanlış varsayımdan doğru sonuç çıkmaz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bankaların, finansal sistemin, küresel kapitalizmin istediği nedir? Kimse parasını, finansal varlıklarını “sistem” dışında tutmasın. Tutacaksa da bankada, yani sistemin içinde tutsun. Liberal ekonominin varsayımlarından birisidir bu “There is no hoarding” (Yastıkaltı yok) yaklaşımı.Tasarrufu varsa bankada dursun, yoksa da en ufak bir ihtiyacında kaynak temini (yani kredi) için bankaya koşsun. Yani bayramda harçlık dağıtmak, kurban kesmek, bayramlık alabilmek, tatile gidebilmek için bile bankadan kredi talep etsin."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Son onbeş yılda gördüğümüz göreli zenginleşme tam da bunla bağlantılıdır. Vatandaş önceden az da olsa tasarruf ediyordu ve o tasarrufu ölçüsünde, biraz da borçlanarak harcıyordu. Son dönemde ise gelirin katbekat fazlasını harcama imkanına erişti. Önceden “biraz borçlanırken”, şimdi harcamasının önemli kısmını (bazen de tamamını) borç paradan yapmaya başladı.

Borçlanma imkanları, kredi ve kredi kartı gibi enstrümanlarla artış gösterdi. “Herkesin cep telefonu var”, “Yollar araba dolu”, “AVM’ler insan kaynıyor”un gerekçesi, insanların reel gelirindeki artıştan ziyade mikro bazda da makro bazda “borçlanmalardaki artıştır”. Mikro bazda bireyler, bankalara borçlu iken; makro bazda da bankalar kredi temin etmek için, özel sektör de kaynağa erişebilmek için yurtdışına borçludur. “Türkiye’nin borcu yok” diye ortaya atılan popülist ve içi boş sözler, mevcut borç gerçeğinin üzerini örtemez Sadece gerçeklerden kaçmamıza ve kendimizi kandırmamıza yarar.

Nasıl ki, birkaç sene önce Yunanistan iflas bayrağını çektiğinde “üretmeden tükettiler” diye çıkarımlar yapıyorsak, bu “ürettiğinden fazlasını tüketme” halinin bizim için de geçerli olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bu gerçeği görelim ki, içinde bulunduğumuz durumun hangi ekonomik saiklerle ortaya çıktığını neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirmeden, ezbere şekilde “dış güçler” laflarına sarılmayalım.

Borçlanma imkanlarının ve dahi borcun artması bir büyüme üretti, ancak bunun sıhhatli ve sürdürülebilir olduğunun şüpheli olduğu bugün görülüyor. İnsanlar daha fazla harcama imkanına erişti, ancak karşılığında gelirini bankalara transfer eder ve korkunç faizler öder oldu. Aynı şey, Türk ekonomisinin bütünü için de geçerlidir. Bütçedeki faiz kaleminin her sene 50-55 milyar lira civarında olduğunu ve sadece 1 yıllık faiz parasıyla bile takdim edilen “çılgın projelerden” birkaç tane yapılabileceğini hatırlayalım.

Türk ekonomisi bugün yine yapısal sorunları konuşuyor. Bütçe açığı bunlardan birisi mesela. Bütçede 80 milyar lira civarında açık “hedefleniyor”. Bu çok vahim bir tablodur. Tabir-i caizse “el parasıyla” çarkların bir yerden sonra dönmeyeceği çok önceden belliydi. ABD’nin faiz artırma kararının ardından Türkiye ve diğer gelişmekte olan ekonomilerin küresel sıcak sermayeyi eskisi gibi çekemeyeceği de belliyken, buna bir tedbir almamak bir büyük yanlıştır.