Eylül 03, 2018 09:04 Europe/Istanbul

Yenişafak: Bedelliye 450 bin başvuru

Milli gazete:

Dolar için kritik gün yaklaşıyor

Yeniasya:

Gazzeli aktivistlere İsrail'den sert müdahale

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İhsan Çaralan, 2 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, "Dolardaki artışın yükünü 'Bu da geçer yahu' diyenlere yıkmak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’ye, batılılara, onların işbirlikçisi ilan ettiği muhalefete meydan okuduktan sonra, “Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” söylemine yeni bir “özdeyiş” ekledi: “Bu da geçer yahu!”Evinde, banka hesaplarında döviz stok edenler ya da “bol döviz zaman”larında dövizle oynayıp sıra “ödemeye” geldiğinde “Bizde dolar, avro ne gezer, devlet ödesin” diye çamura yatanlar için elbette “bu da geçer”demek kolay. MB ve Hazinenin yardımına koştuğu büyük sermaye çevreleri için de bu durum geçerli. Erdoğan da onların derdini dert edindiğini göstermek ve onları rahatlatmak için, “Canınızı sıkmayın biz arkanızdayız” anlamında, “Bu da geçer yahu” diyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Çünkü dolardaki (dövizdeki) her yükseliş -artık somut olarak da ortaya çıktı ki- emekçilere yeni vergiler, temel tüketim mallarına zam olarak yansımakla da kalmıyor, ekmekten ete, süte; yaş meyve-sebzeden kuru gıdaya; çocuk mamasından, ulaşıma; eğitim giderlerinden ev kiralarına... iğneden ipliğe her şeye zam olarak yansıyor.

Marketlerdeki görevliler durmadan etiket değiştirmek zorunda kalmaktan yakınıyor. Küçük esnaf sattığı fiyattan yeni mal alamamaktan şikayetçi. En önemlisi de emeği ile geçinenler, son 6 ayda yüzde 30-40 düzeyinde gelir kaybına uğradı. İşçiler, kamu emekçileri, her sektörden emekçiler için yaşam her gün daha da zorlaşıyor. Ki bu koşullarda emekçilere, “Bu da geçer!” demek onlarla alay etmek anlamına geliyor.

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, “son dönemde bazı spekülatörlerin çeşitli ürün ve ürün gruplarında,.. stokçuluk vb. piyasa fiyat oluşumunu bozucu davranışlar gerçekleştirdikleri”ni öne sürerek, "Ticaret Bakanlığı olarak gelişmeleri anlık olarak takip ederek, piyasa dengesinin bozulmasını engelleyici tedbirleri almaya devam edeceğiz" diyor. Ama buna kimse inanmıyor. Çünkü her türden stokçu, spekülatör, “Madem ki serbest piyasa ekonomisi var, herkes malına istediği fiyatı koyabilir” diyerek kendini savunuyor/savunacaktır!

Hele de hemen bütün tüketim mallarının “ithalata” bağlandığı dikkate alındığında ve tüketim mallarının “ithalat”a yani dolara bağımlı hale geldiği dikkate alındığında; “Domatesin, limonun dolarla ne ilgisi var?” demenin karşılığı ancak emekçileri aldatmak anlamına gelir. Buna elbette esnafı, pazarcıyı zamların sorumlusu olarak gösterme sahtekarlığı da eklenmelidir. Böylece ülkeyi dolara, avroya bağımlı hale getiren ve bugünkü ekonomik krizin mimarı olanlar kendilerini halkın tepkisinden korumaya çalışmaktadır.

...***

Faruk Çakır, 2 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " Reform yapar gibi yapmak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Geçmişteki kötü uygulamaları aratmayacak şekilde yeni reformların yapılması gerektiği belki bin defa söylendi.Ancak bu yöndeki çağrılar Türkiye’yi idare edenler tarafından ekseriyetle kulak ardı edildi. Hatta bu tavır, “Bize Ankara Kriterleri yeter” sözüyle cisimleşti. ‘Olmasa da olur’  denilen kriterler Avrupa Birliği’ne üyelik için en önce uygulanması gereken şartlardı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Her fırsatta ve imkânda Avrupa’nın yekpare olmadığı, “Birinci (iyi) Avrupa” ile “İkinci (kötü) Avrupa var. Kötülere kızıp köprüleri atmayalım, iyilerle birlik kuralım” denildi, ama dinleyen olmadı. Aradan aylar ve yıllar geçti ve şimdi Avrupa ile yeniden birlik kurmanın yolları aranıyor.

Elbette bu tercih takdir edilir, ama şimdiye kadar yapılan yanlışlar sorgulanmaz mı? Herkesin bildiği gibi Türkiye yeniden AB üyeliği yolunda reformlara hız verme kararı aldı ve bunun için 3 yıl sonra “Reform Eylem Grubu” (29 Ağustos 2018’de) toplandı. Düşünün ki AB yolculuğu için çalışmalar yapması gereken bir ekip, bir grup 3 yıl boyunca toplanmamış. Burada iyi niyet aranabilir mi?

“Reform Eylem Grubu” toplantısına katılan bir bakan şöyle demiş: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde Hükümetimizin ortaya koyduğu eylem planı revize edilecek. Türkiye’deki uygulama alanlarına, insan haklarının daha da genişletilmesine yönelik ev ödevini, yol haritasını, eylem planını güncellemeyi hedef haline getirdik.”

4. Reform Eylem Grubu (REG) Toplantısı’nın ardından yayımlanan ortak bildirgede ise “Türkiye, AB’ye üyelik hedefi doğrultusunda önümüzdeki süreçte çalışmalarına kararlılıkla devam edecektir” değerlendirmesi yapılıp şöyle devam edilmiş: “Ülkemiz, siyasî reformlar alanında her geçen gün çıtayı daha yukarıya çeken ve geleceğin inşasında demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunmasını esas alan bir duruş  sergileme kararlılığını sürdürmektedir. Reformlarımız gerçekleştirilirken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile AB’nin norm ve müktesebatının da dikkate alınmasına devam edilecektir.” (AA, 29 Ağustos 2018)

Tekrarlamakta fayda var: AB yolunda adım atılmaya karar verilmesi isabetlidir, ancak geçmişte yapılan yanlışların da tartışılması gerekir. Türkiye’yi idare edenler öyle bir dil kullandı ki millet ekseriyeti Türkiye’nin AB’ye üye olmasını istemez hale geldi. Şimdi ise “Reformlarımız gerçekleştirilirken (...) AB’nin norm ve müktesebatının da dikkate alınmasına devam edilecektir” denilmiş. Bir ileri bir geri tavrının Türkiye’ye verdiği maddî ve manevî zararı hesap edebilecek bir sistem var mı?

Uzmanlardan da bu hususta dikkat çekici tesbitler var. ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünden Prof. Hüseyin Bağcı, “Türkiye zorunlu olarak AB rotasına yeniden girmeye çalışıyor. (...) Yalnız; bu arzunun sadece Türkiye tarafından hissedildiğini ortaya koymak gerekiyor. AB tarafında ise böyle bir arzuya dair sinyal yok” demiş.

...***

Selçuk Şirin, 2 Eylül tarihli Hürriyet gazetesinde, " Şimdi yerelde seneye ülkede"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" GEÇTİĞİMİZ hafta bu köşeden bir çağrı yaptım: Gelin Türkiye’yi 1 günde temizleyelim!Twitter ve Facebook sayfamdan da paylaştığım bu kampanya çağrısı milyonlarca kişiye ulaştı. Binlerce destek mesajı geldi. Sivil toplum kuruluşları, taraftar grupları, öğrenci kulüpleri ‘Biz de varız!’ dedi. Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar Hoca, Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, TEMA Vakfı Başkanı Deniz Ataç bunlardan sadece birkaçı. Benim temiz bir Türkiye geleceğine olan inancım bir kat daha arttı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***Evet, çöp modern yaşamın kaçınılmaz bir parçası. Tükettiğimiz her ürünle sonuçta ‘çöp’ diyeceğimiz bir çıktı da üretiyoruz. Türkiye’de de son dönemde bu kadar çöp olmasının nedeni işte bu tüketim alışkanlıklarındaki değişim. Eskiden suyu çeşmeden içiyorduk, şimdi pet şişeden içiyoruz. Eskiden elimizi yıkıyorduk, şimdi ıslak mendil kullanıyoruz. Eskiden bisküviyi kilo ile alıyorduk şimdi minicik ambalajlarda alıyoruz... Listeyi uzatmaya gerek yok. Sorun bu ürünlerin tüketilmesi değil elbette. Öyle olsa tüm modern ülkeler çöpten geçilmezdi. Bizdeki sorun modern yaşamın tüketim kalıplarına uygun çevre bilincinin oluşmamış olması. Geri dönüşümden söz ediyorum.Pek çok ülke, bir taraftan tüketim artarken çöpü azaltmanın yolunu arıyor. Ücretli poşet uygulaması bunun bir örneği. Ama bu yetmez. Asıl yapılması gereken çöpü kutuya atıp oradan ekonomiye geri kazandırmak. Bakın yukarıda saydığım ürünlerin hepsini geri dönüşüm ile ekonomiye geri kazandırılabilecek ürünler. Rakamlarla anlatayım. Expert Market hesaplamasına göre Almanya 106 milyon metreküp çöp üreterek Avrupa’da zirvede. Ama Almanya bu çöpü dağa taşa atmayıp geri dönüşümle ekonomiye geri kazandırdığı için her sene doğaya yalnızca 169 bin metreküp çöp kontrollü bir şekilde gidiyor. Peki biz ne kadar çöpü doğaya atıyoruz? Tam 33 milyon metreküp! Almanya bizden üç kat fazla çöp üretiyor ama doğaya attığı çöpe bakarsak bizdekinin yüzde 1’i bile değil. İlk yapmamız gereken karşımızda ciddi bir milli mesele olduğunu kabul etmek. Almanya kadar nüfusumuz var ama Almanya’nın üçte biri oranında çöp üretiyoruz. Bu şu demek, önümüzdeki yıllarda Türkiye de kalkındıkça daha çok çöp üreteceğiz. Yani şu gördüğünüz çöp dağları birkaç yıla kadar iki hatta üç katına çıkarsa şaşırmayın. Dert edersek, hepimiz dert edersek, çözüm bulmak kolay.