Eylül 04, 2018 09:19 Europe/Istanbul

Yenişafak: Doğalgazda referans fiyat

Milli gazete:

MHP Milletvekili Cemal Enginyurt'tan fındık isyanı: Cumhur ittifakı falan diyenler, yok öyle yağma...

Cumhuriyet:

Ekonomide tehlike çanları: Tüketici güveninde dramatik düşüş var

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Güray Öz, 3 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Gazetelere Döviz Darbesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gazetelerin ve gazetecilerin baskı altında, güç koşullarda çalıştığını bilmeyen var mı? Sansürün, zorbalığın, gözaltının, tutuklanmanın, hüküm giymenin, vurulmanın, öldürülmenin, kısaca haber yazamamaktan öldürülmeye kadar geniş bir tehlike alanı içinde çalışır gazeteciler. Onların çalışma alanı, çoğu zaman 24 saat mekânı gazetelerdir. Genellikle bir sermaye grubunun, sınırlı sayıda da bağımsız vakıf ya da şirketin yayımladığı gazeteler yayın politikalarının rotasına göre bu baskılardan paylarına düşeni alırlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Sermaye gazeteleri olsun bağımız gazeteler olsun iktidarların kendilerine yayın politikası dikte etmesinden hoşlanmazlar, ama sonunda iktidarlar ve sermaye dünyası bir şekilde öncelikle sermaye gruplarının gazetelerini iktidar yanlısı yapmayı başarır. Yöntemler çeşitlidir, baskı, satın alma, telefonla ya da başka etkin yollar ya da yargı müdahalesini gündeme getirmek gibi yöntemler işe yarar. Sonunda sermaye gruplarına bağlı gazetelerin sahipleri “yandaş” olmayı tercih ederler ya da alanı terk eder, gazetelerini iktidar tarafından tercih edilen, kolaylıklar sağlanmış bir gruba satarlar.

Bağımsız gazeteler bu türden baskılardan etkilenmezler, onları etkileyecek yöntemler daha farklıdır. Örneğin Basın İlan Kurumu’nun dağıttığı reklamlardan aldıkları pay kimi gerekçelerle düşürülebilir ya da dağıtımda zorluklar çıkarılabilir. Tekzip yağmuruna tutulabilirler, büyük gazeteler için sorun olmayan yayın yasakları, bağımsız gazetelerin ille de halka duyurmak istedikleri haberleri engeller. En etkilisi ise gazete sahiplerinin ve gazetecilerin sık sık savcıların karşısına çıkarılması, gözaltına alınması, tutuklanması ve nihayet mahkûm edilmesi, fiziken gazetecilik yapmalarının engellenmesidir.

Ama şimdi yeni bir düşman var: Bu düşman büyük sermaye gazetelerini değil, özellikle küçük ve bağımsız gazeteleri vurmaya hazırlanıyor. Yok, hazırlanmıyor, vurdu çoktan, vuruyor.

Türk Lirası’nın hızlı ve yüksek oranlarda değer yitirmesi, kâğıt fabrikalarının kapatılması nedeniyle ithal kâğıda mahkûm olan gazeteleri zor durumda bıraktı. En başa gidelim. Kâğıt fabrikaları, SEKA neden özelleştirilip kapısına kilit vurulmuştu? Neoliberal politikaların emridir, özelleştireceksin. Neyi? Her şeyi. SEKA da böylece özelleştirildi, fabrikalar kapatıldı, araziler değerlendirildi. Sonuç: Gazeteler dövizle, dolarla, avroyla kâğıt ithal eden az sayıda şirketin kapısına dizildiler. Döviz yükseldikçe maliyetler de yükseldi, indikçe, yok hiç inmedi... En sonunda küçük krizlere dayanan bağımsız gazeteleri bu büyük kriz vurdu. Seçimlere kadar bir şekilde sabreden, kendini tutan Amerikan Doları 3.40’lardan 6.50’lere tırmandı, yani Türk Lirası hızla ve büyük oranlara değer yitirdi. Bir an önce bu gidişin durmasını, önlem alınmasını istiyoruz, özellikle de bağımsız gazeteler istiyor. Çünkü bu baskı ağırdır, dayanmak zordur. Gazeteler kaçınılmaz bir şekilde satış fiyatlarına zam yapmak zorunda kalıyorlar, sayfalarını azaltılıyor, haftada bir iki gün çıkmamayı seçenler var. Yerel gazeteler ise bu baskıya dayanamayacak hale geldiler. İzmir’de 7 gazete pazar yayınlarına son verdi. Gazeteciler artan enflasyon karşısında gazetelerinden hep bekledikleri ve yıllardır alamadıkları ücret artışını unuttular bile.

…***

Mehmet Faraç, 3 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “"Darbe" bir gece "ansızın" mı gelirmiş?..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir başka ülkenin medyası olsaydı, "15 Temmuz 2016" günü, yani tam da FETÖ "darbe"sinin yaşandığı gün çalıştığım gazetedeki o yazıyı manşet yapar ve bu şaşırtıcı "rastlantı"yla öne çıkan "tehlike" öngörüsüne de ısrarla dikkat çekerdi...Şanslı mıyım, gidişatı mı iyi gördüm, rastlantı mı, gazeteciliğin "koku" alma duyusu mu desem, şaşkınım doğrusu...Çünkü tam da "15 Temmuz 2016"da; yani FETÖ'nün "darbe" kalkışmasının yaşandığı gün, köşesinde AKP-cemaat arasındaki tehlikeli gerginliğin ne yazık ki "darbe"ye doğru gittiğine dikkat çeken "tek" köşe yazarıydım...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:

…***

AKP'nin FETÖ ile giriştiği amansız mücadelede, cemaatin sinsi müritleri öylesine stratejik kurumlara, görevlere ve merkezlere sızmıştı ki, "darbe" olacağını hissetmemek, tehlikeyi öngörmemek ve milletin-ülkenin huzuru için uyarmamak saflıktan çok gaflet olurdu...Tankların sokağa çıktığı, havadan bombaların yağdığı, yolların kesildiği, devletin ve milletin sarsıldığı, meydanlarda insanların katledildiği, köprü üzerinde masum erlerin bile kırbaçlandığı ve tüm dünyanın da şok yaşadığı "15 Temmuz 2016" günü gazetedeki köşemde neler yazmıştım acaba?..Önce o günkü yazının başlığına çok dikkat edelim lütfen; "TSK 'darbe'yi atlattı mı?.." Başlıkta bile, tırnak içinde dikkat çekmişim "darbe"ye!!!Heyhat; cemaate yönelik özellikle TSK içindeki o kadar büyük operasyona rağmen tehlike atlatılamamış, tam da o gün "darbe" kalkışması olmuştu!!!Kaderin cilvesi miydi bu acaba?. Yoksa kör gözlere, öngörüsüzlere ve vurdumduymazlara bir şaşırtıcı rastlantı sonucu yapılan uyarı mıydı bu?.. İşte tam da "15 Temmuz 2016"da yayımlanan "TSK 'darbe'yi atlattı mı" başlıklı o yazının başında; Ergenekon ve Balyoz "kumpas"larının bir dönem cemaatle siyasi ortaklık yapan AKP'yi de gaflete düşürdüğünü ve iki grubun sonunda savaşa giriştiğine dikkat çektikten sonra şöyle yazmıştım;"... 13 Temmuz 2016 tarihli Aydınlık'ın manşetinde okumuşsunuzdur; FETÖ soruşturmasında, hakkında gözaltı kararı bulunan ABD'de görevli Tümamiral Zeki Uğurlu, Genelkurmay'ın en kritik ve gizlilik derecesi en yüksek birimlerinde görevliymiş!.. Üstelik bu şahıs, Genelkurmay'ın çağrılarına rağmen ABD'den halen dönmüyormuş...Dehşetin diğer boyutuna gelince; TSK'da görevli 700 muvazzaf subay ve astsubay ile 400 civarında sivil memurla ilgili 'FETÖ' kapsamında soruşturma başlatılmış... En az 700 subay-astsubay ile yüzlerce sivil memur Genelkurmay istihbaratı, emniyet ve MİT soruşturmasını nasıl aşabildi de, devletin en kritik kurumuna yerleşiverdi?..Son 30 yılda Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yönetenler uyuyorlar mıydı, yoksa onlar da zaten ezelden beri mürit miydi?.. Kim göz yumdu ve ortak oldu bu 'gaflet, dalalet ve hatta ihanet'e?..Genelkurmay, MİT ve emniyete rağmen, ellerini kollarını sallayarak TSK'da üslenen şeriatçılar demek ki ordu bünyesinde tamamladıkları bürokratik 'darbe'yi tanklara, uçaklara binerek taçlandırma aşamasına kadar gelmişler de, bizim anlı şanlı genelkurmay başkanlarımız uyumuş!..

…***

Ekrem Şama, 3 Eylül tarihli Milli gazetede, “15 Temmuz’un temel taşları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz başarısız darbe girişimi hakkında AKP iktidarını en çok rahatsız eden söylem, bu darbe girişiminin “kontrollü” bir hareket olduğu söylemidir. Bu söyleme karşı şiddetle mukabele ederek; “Ne yani, şu kadar vatan evladının şehit edilmesini biz mi istedik?” ve “Milletimizin kalbi olan TBMM’nin bombalanmasını biz mi planladık?” ve benzeri cümlelerle tepki koyuyorlar.Haklı olmadıklarını söyleyebilir miyiz? Elbette söyleyemeyiz. Bu darbe girişiminin ABD, AB ve NATO tarafından, FETÖ maşa olarak kullanılarak yaptırılmaya kalkışılmış olduğu bellidir. Burada aşağı yukarı herkes mutabık.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gelin görün ki, bizzat iktidar mensupları öyle şeyler söylüyorlar ki, öyle kanaatler belirtiyorlar ki, üzerine 15 Temmuz’u izah ederken bina ettikleri temel taşlarını kendileri yerinden oynatıyorlar. İktidar, başta ABD olmak üzere, darbe girişiminin arkasında olduğu ayan beyan belli olan ülkelerle ikili ilişkileri, hiçbir şey olmamış gibi devam ettirip, o konuyu tamamen unutuyor. Ancak arada bir, ilişkilerde sorun çıktığında bu gerçeği hatırlayıp, meydanlarda halkın karşısında, “Ey Amerika, ey NATO” diye başlayan cümlelerle darbe girişiminin arkasında olduklarını halka şikâyet etmeye başlıyorlar.Son aylarda başta Amerikan doları olmak üzere döviz fiyatlarının neredeyse her gün yüzde 5-6 artarak kısa sürede ikiye katladığı malumdur. Halen bu artış önlenememiştir. Elbette bu artış, bizim paramızın değer kaybetmesi demektir. Bu artışın kısa sürede enflasyonu körükleyeceği bilinen bir gerçek. Nitekim şu anda piyasada dövize bağımlı olsun olmasın, iğneden ipliğe her şeyin fiyatı füze gibi yukarı doğru fırlamaktadır. Bunun sebebinin ülkemizde uygulanmakta olan sıcak para politikasının, binbir kötülüğün anası olan faiz politikasının, yerli kaynakları harekete geçirmek yerine aşırı borçlanarak finansman sağlama politikasının, bu borçların da üretime değil, tüketime ve isabetli olmayan yatırımlara harcanmış olması gibi büyük yanlışlıkların neticesi olduğunu ekonomiden az çok anlayan herkes biliyor.