Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: MHP’de adaylara ittifak ayarı
Cumhuriyet:
Yeni sistem garabeti: ‘Biz yapalım AYM uğraşsın’
Milli gazete:
İthalata yeni kapı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Çiğdem Toker, 4 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Enflasyonla topyekûn mücadele”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İçinde IMF (Uluslararası Para Fonu) geçen iki ayrı haberi art arda duyurdu dün ajanslar. Kısa süre önce IMF’nin kapısını çalan Arjantin hükümeti, kemer sıkma önlemleri kapsamında, 10 bakanlığı kapatmaya hazırlanıyormuş. (Süreç farklı fakat tesadüf ilginç: Türkiye’de de 26 olan bakanlık sayısı geçenlerde 16’ya indirilmişti.) Bakanlık kapatıp birleştirme işlemiyle, imzalanacak stand-by anlaşması ve kullandırılacak kredinin hızlandırılması umuluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:
…***
IMF Başkanı Christine Lagarde, Arjantin Devlet Başkanı Macri ile görüşmesinin ardından, daha güçlü para ve maliye politikası çabalarının derinleştirilmesi gereğini vurgulamış. Bu çabaların bütün Arjantin halkı yararına olacağını söylemeyi de ihmal etmemiş.
Bilen bilir; “güçlü para ve maliye politikası çabaları”, IMF’den para istenince en sık duyulan sözdür. Öyle birkaç kez değil. Onlarca yüzlerce kez, bıktırasıya tekrarlanır. Dahası, Lagarde’ın son demecinde gördüğümüz gibi para isteyen ülke halkının yararına olacağı masalıyla birlikte anılır.
Gerçek ise farklıdır. Krediyle sağlanan taze milyar dolarların geri dönüşünü garantilemek için her ayrıntısını, kesintilerini, takvimini IMF’nin çizip tanımladığı “güçlü para ve maliye politikası” zorunludur. İlgili ülke yararına gibi sunulan acı reçeteler silsilesi, kapıyı çalan hükümetin zorlu “ev ödevi” olur.IMF geçen ikinci haber, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın verdiği bir mülakattan. Albayrak kısa vadede enflasyondaki geçici artışların normal olduğunu belirtmiş. (Evet “normal”) Maliye politikasında ciddi tasarruf tedbirleri alındığını, IMF’ye başvurulmasının düşünülmediğini açıklamış.
Düne kadar IMF’nin Türkiye’den borç istediğini gururla tekrarlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan için, IMF’ye başvurunun her şeyden önce ciddi bir psikolojik bariyer olduğunu tahmin etmek güç değil. Fakat bu meselenin bir yönü. Sorunun özü, “güçlü para ve maliye politikalarının” ifade ettiği anlamda düğümleniyor.
IMF’li bir krizden çıkış programının dayatacağı reçetenin faturasının yine geniş kitlelere çıkacak oluşundan başka karşılıkları var bu retoriğin.O da maliye politikasındaki tasarruf önlemlerinin öyle göstermelik biçimde değil, gerçekten sonuç getirici olmasını gerektiriyor. Sonuç getirici önlemler ise zorunlu olmayan kamu harcamalarının kısılmasını gerektiriyor. Bütçeye maliyeti açıklanmayan, ülkenin yönetildiği Saray’daki davette, milyonlarca insanın adını ilk kez duyduğu “ejder meyveli, ciha tohumlu smoothie”li menüden feragat etmeyi mesela. Ejderli menü ile maliye politikasındaki tasarruf haberlerinin aynı güne sığması da bizim büyük talihsizliğimiz. Sonuç olarak, dünkü haberler, IMF’ye başvurmaya ihtiyaç olmadığını anlatmak adına alınacak tedbirleri sıralarken inandırıcılığın altını çizdi. Bakan Albayrak’ın ifadesinde “enflasyon ile topyekûn mücadele”deki “topyekûn” kısmının, yönetilenlerden çok yönetenleri ilgilendirdiği ise gün gibi ortadadır.
…***
Esfender Korkmaz, 4 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Hiper enflasyon riski var”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ağustos ayında Tüketici Fiyat Endeksi, aylık yüzde 2.30 ve yıllık 17.90 oranında arttı. TÜFE'de 2017 yılı Ağustos ayında yüzde 10.16 olan çekirdek enflasyon bu sene 16.95'e yükseldi. Çekirdek enflasyon, enflasyonu geçici olarak etkileyen ve ayrıca bir kısmı dış etmenlere bağlı olarak değişen, enerji, gıda, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE oranıdır. Bu nedenle çekirdek enflasyon eğilimini gösteriyor. Çekirdek enflasyona bakarsak TÜFE'de hızlı bir yükselme olacağı anlaşılır.Yine 12 aylık ortalamalara göre de geçen sene 9.66 olan yıllık TÜFE oranı bu sene 12.61'e yükseldi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
12 aylık ortalamalara göre enflasyon da aylık sapmaları bertaraf ettiği için, enflasyon eğilimini gösterir. Bu eğilim de artış yönündedir.Tam olmasa da eskiden yaklaşık toptan eşya fiyatlarını gösteren Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi ise aylık yüzde 6.60 ve yıllık yüzde 32.13 oranında arttı.Devletten irtifak hakkı yoluyla turizm tesisi yapmak için veya yatırım yapmak için arsa ve arazi kiralayanlardan, yine devlete ödeyenlerden, Eylül ayına denk gelenlerin yıllık kirası yüzde 32.13 arttı. Bu artış yatırım yapanlar için yıkım demektir.Yıllık Yİ-ÜFE, imalat sanayiinde yüzde 33.29, ara malında yüzde 39.16 ve enerjide yüzde 42.23 oldu. Bunlar hiper enflasyon göstergeleridir. İmalat sanayiinde ortaya çıkan maliyet artışı, zorunlu olarak perakendeye yansıyor ve TÜFE de artıyor. Aksi halde firma iflas eder.Türkiye açısından önemli iki sorun var... Birisi; üreticilerin kur artışını fırsat bilerek fiyatlarını daha fazla artırmalarıdır. Piyasada Oligopol yapılar böyle bir fırsatçılığa imkan veriyor. İkincisi ise; üretici, kur artışı nedeni ile kullandığı ithal ara malını yerine koyamayacağını düşünerek, fiyatını maliyetin çok üstünde tutuyor. Yani hem bugünkü hem de muhtemel kur artışı beklentilerini dikkate alıyor.Özetle nereden bakarsak bakalım, eğer istikrar önemleri alınmazsa eskisi gibi yeniden hiper enflasyona gidiş var.
Bugün, enflasyonu da dikkate alırsak, dolar kuru TL'ye göre yaklaşık yüzde 45 dolayında daha değerlidir. TL'nin düşük değerde olması, ara malı ve ham madde ithal fiyatlarını TL cinsinden artırdı. Bu artış da ithalata bağımlı olan üretim maliyetlerini artırdı.2012 yılına kadar kur daha düşüktü. TL değerli idi. Ancak 2004 yılından beri enflasyon yüzde 10 dolayında devam etti. Bugün hızlı kur artışı hiperenflasyon riskini artırdı. Ne var ki istikrarsızlığın temelinde yatan sorun, siyasi iktidarın ekonomiyi yanlış yönetmesidir.Siyasi iktidar piyasayı tamamıyla başıbozuk bırakmıştır. 2012 yılına kadar sıcak para ve düşük kur serabına kapılmıştır. Piyasa anlayışı, finans sektörü ile sınırlı kalmıştır. Devlet yönetimini de mali disiplinle sınırlı görmüştür. Kamuda ve özel sektörde etkinlik ve verimlilik kriterlerini göz ardı etmiştir. Tamamıyla popülizme yönelmiştir. Yetmedi ekonomik altyapısı olan, Hukukun üstünlüğü, mülkiyet güvencesi ve insan hakları gibi temel değerlerde geri düşmüştür.
…***
Hasan Öztürk, 4 Eylül tarihli Yenişafak gazetesinde, “Ekonomik sarsıntıyı derinleştirmemek mümkün”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Enflasyon yüzde 20’lere dayandı. Doların ateşi düşmüyor. Türkiye ekonomik saldırı altında. Ekonomik saldırının son baharda ve kış aylarında vatandaşa yansıyan ağır faturaları olabilir.Ekonomi uzmanları bizlere her gün bunları anlatıyor.Peki, çözüm ne, ya da ne yapmalıyız?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ekonomideki dalgalanmanın nihayetinde faturasını hepimiz ödeyeceğiz. Ödeyeceğiz ödemesine de kimin payına ne kadar fatura çıkacak henüz belli değil.Kimine göre, büyük patronların parası zaten dolarda olduğu için onların tuzu kuru. Kimine göre, vatandaşların neredeyse tamamı uzun vadeli borçlu olduğu için (ev kredisi, otomobil kredisi gibi) krizin derinleşmesi onların iflasına neden olacak.Bazılarının endişesiyse üretimin durması ve işsizliğin artması.Bütün bu veriler ışığında her birimizin yapması gerekenler var. Bunların başında “tasarruf” ve “lüks tüketimden uzak durmak” geliyor.Türkiye, 2003’ün Türkiye’si değil. O nedenle “battık, mahvolduk” denecek bir durum söz konusu değil. Buna mukabil, ayaklarımızı yorganımıza göre uzatmanın tam zamanı. Bireysel tasarruf ile kamu tasarrufunu birleştirdiğimizde birçok açığı kapatabilecek hale gelebiliriz. Bunun için ilk önce niyet etmek ve karar vermek gerekiyor. Lüks tüketimden ve fuzuli harcamalardan kaçınan bireylerin cebindekinin değer kazanacağı muhakkak. Kamunun har vurup harman savuran orta kademesinin “durması” ise devletin kesesine olumlu yansıyacak. Alışkanlıklarımızdan ve kazanımlarımızdan bir süreliğine uzak durmak, hem kişisel hem toplumsal bir zorunluluktur. Bu konuda her birimiz üzerine düşeni yapmakla mükellefiz. Aksi halde, bir sarsıntıyı derinleşmiş bir krize dönüştürürüz ki bu tüm kazanımlarımızın bir çırpıda heba olup gitmesi demektir. Şimdi ekonomik olarak da elimizi taşın altına koyma vaktidir.