Eylül 09, 2018 06:46 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: MHP'li vekilden Erdoğan'a: Senin vekillerin doğruyu söylemiyor

Evrensel:

10 maddede kriz fırsatçılığına karşı kadın işçilerin hakları

Yenişafak:

ABD artık güvenilmez ülke

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Sabri Durmaz 8 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, “Mücadeleci sendikacıların sorumluluğu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de ekonomi uzunca bir zamandan beri kriz etkenlerinin hızla yükseldiği bir seyir izliyor.Doların yükselişi etrafında iğneden ipliğe emekçilerin ihtiyaç maddelerine zam gelirken, elektrik, doğal gaz ve akaryakıta yapılan zamlar tüm diğer mallara yeni zamları tetikleyen bir fasit çembere dönüşmüş bulunuyorEnflasyon-faiz-döviz kıskacına sürüklenen ekonomi, toplumun her kesiminde gelecek endişesinin yayılmasına yol açarken, özellikle emeği ile geçinen toplumsal kesimler için hayatı her geçen gün daha da çekilmez hale getiriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Elbette ki, kriz çeşitli toplumsal kesimlerin örgütlerini de harekete geçirmektedir. Özellikle sermaye örgütleri TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB gibi örgütler hükümetle ortak çalışıyorlar. Bütün kararlarda bakanlar, Cumhurbaşkanı onları dinliyor, hatta onların istediklerini karara dönüştürüyorlar.

Ama bir kesim var ki; onlar bu ülkede yaşamıyorlar gibi!

Onları ne iğneden ipliğe gelen zamlar ne her gün artan dolar-avro, ne elektriğe, doğal gaza ve akaryakıta gelen sürekli zam, ne tarımın çökmesi, ne işten atılan işçilerin sayısının artması,... ilgilendiriyor.

Bunu, herkesin gidişattan memnun olmadığını bir biçimde ifade ettiği, çeşitli biçimlerde tepkiler ortaya koymaya çalıştığı bir zamanda, bu kesimden bırakalım bir mücadele çağrısını, bir şikayet tepkisi bile görülememektedir. Ki, bu kişileri oraya işçiler, haklarını savunsun diye getirmişlerdir.

İşçilerin yaşadığı sıkıntıları da hiç umursamayan vicdan ve ahlak yoksunu, sınıf düşmanı bu kesim, okuyucularımızın tahmin edeceği gibi; Konfederasyon ve sendikaların tepesini işgal etmiş, sendikal mekanizmanın çeşitli kademelerine mevzilenmiş, akla gelebilecek her ayırımı istismar etmede başarılı, sınıfa, onun başlıca sorularına yabancılaşmış, sendikal bürokrasinin fertleri olan sendika yöneticileridir.

Sendikal bürokrasinin sendikaları bu ölçüde ele geçirmiş ve etkisiz hale getirmiş olmaları, her kesimden emek mücadelesi ve gelecek kaygısı taşıyan herkesin bir biçimde tepki gösterdiği bir dönemde sendikaların böylesi bir sessizliğe sürüklenmiş olması elbette ki umut kırıcıdır! Ama olup bitene daha yakından bakıldığında; sendikalardaki her sendikacı yukarıdaki sendika bürokratı profilindeki sendikacı gibi rezil ve bir sınıf düşmanlığı çizgisinde olmadığı, onların da sendikaların mevcut durumundan büyük hoşnutsuzluk duydukları da bir gerçektir. Dahası, gazetemizde, “mücadeleci sendikacılar” dediğimiz bu sendikacıların da sayısının hiç de az olmadığı, kimi yerellerde bugün bile mücadeleyi belirleyecek bir konumda oldukları da bir gerçektir.

Burada eksik olan; bu mücadeleci sendikacıların aralarındaki geleneksel ayrılıkları, en azından bir kenara iterek, bugün krizin yükünü reddetme mücadelesinde sendikal hareketin makus talihini değiştirecek bir mücadele için, sınıfın ileri kesimiyle olduğu gibi kendi aralarında da ortak bir mücadele için birleşmemiş olmalarıdır!

Kuşkusuz ki mücadeleci sendikacıların birlik ve ortak mücadele için atacağı adım, gidişattan hoşnutsuz ileri işçi ve emekçi kesimler için de yeni bir toparlanma ve inisiyatif almada daha cesaretli olma dayanağı olacaktır.

…***

Levent Yılmaz, 8 Eylül tarihli Yenişafak gazetesinde, “Doları düşürmek…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye oldukça kritik bir dönemecin eşiğinde. Bir yandan içeride “spekülatif ataklar” neticesinde yükselen kur ve onun etkilediği diğer makro ekonomik dengeler ile uğraşırken diğer yandan hemen yanı başında başlaması muhtemel bir “küresel kaosu” engellemeye çalışıyor.Tüm bunları yaparken de bir yandan FETÖ temizliği yapmaya çalışıyor diğer yandan kırmızı listedeki PKK’lıları bir bir etkisiz hale getiriyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi müttefikinin(!) “uluslararası hukuka aykırı” yaptırım tehditlerine boyun eğmeden yine müttefikinin(!) ağır silahlarla donattığı bölgede terör temizliği yaparak güvenliğini sağlamaya çalışıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Elbette gelişmekte olan bir ekonomi olarak Türkiye’nin yapması gereken çok şey ve gidermesi gereken bazı eksiklikleri var. Ancak Türkiye’nin sadece son birkaç aydır “finansal saldırı” altında olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Zira Türkiye 2013 Mayıs’ından bu yana yoğunluğu ve yöntemi değişen bir finansal saldırı fırtınası ile karşı karşıya. Esasen saldırı Gezi Olayları ile başladı. Ardından 17-25 Aralık darbe girişimi, 6-7 Ekim olayları, 7 Haziran koalisyon dayatması, 15 Temmuz gibi olaylar geldi. Tüm bunlardan önce bugün çokça tartışılan rakamlar neydi peki? Dolar kuru 1,84, Merkez Bankası Politika faizi yüzde 4,50 ve risk pirimi olarak adlandırılan CDS de sadece 118’di. Bugün Dolar kuru 6,60’larda, CDS 572 ve politika faizi yüzde 17,75 olmuş.

Son günlerde başta sosyal medya olmak üzere çeşitli mecralarda Merkez Bankası’nın ne yapması gerektiğine yönelik olarak Taylor Kuralı’na atıf yapıldığını görüyorum. Peki nedir bu Taylor Kuralı? Çok detaya girmeden kabaca izah edelim. Taylor Kuralı, merkez bankalarının kısa dönem borç verme faiz oranlarını, gerçekleşen ve potansiyel GSYH arasındaki fark ile gerçekleşen ve hedeflenen enflasyon oranı arasındaki sapmalara göre belirlemesini öneren bir modeldir. Bu kural her ne kadar başka ülkeler için göz önünde bulundurulsa da esasen ABD için geliştirilmiştir. Bu kurala göre kabaca “enflasyon yükseliyorsa faizi artır, büyüme düşüyorsa faizi indir” şeklinde hareket edilir ve oran da şu şekilde ifade edilmiştir; enflasyon oranı yüzde 1 arttığında nominal faiz oranı yüzde 1’den daha fazla artırılmalıdır.

…***

Cafer Keklikçi 8 Eylül tarihli Milli gazetede, “Yüksek Adaletin Yüksekliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Nasıl ki 2001 krizi literatüre geçtiyse bu yıl da 2018 krizi şeklinde literatüre geçecek! Bu gerçek böyleyken halen pembe tablo çizenlere çizimlerinde başarılar diliyoruz. Fakat o pembe tabloları kimsenin yutmaya dermanı kalmadı. Dahası pembe tablocuların bile gazeteleri sayfa eksiltmede erken davranıp ön sıralarda yerlerini aldı. Halen tabloculuğa devam etseler de pembe artık mora dönüyor! Neden?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Marketlerde etiketlerdeki rakamlar her gün yükseliyor. Artık ne satılıyorsa her şeyde günübirlik zam söz konusu. Öyle ki bugün neye zam yapsak diye çırpınıyor satıcılar. Zam koyacak bir şey bulamadıklarında da dinden imandan bahsediyorlar. Halkı yeterince soyduk mu soyduk tamam şimdi dinden imandan bahsedebiliriz. Hızımızı alamayıp adaletten bile bahsedebiliriz. Nasıl olsa zamlarda adalet yapıyoruz. Bir de adaletsiz diyorlar hükümete!

Hükümet o kadar adaletli ki dolar yükselince her şey adil bir şekilde yükseliyor. Yüksek adalet denilen şey bu olsa gerek! Dolar yükseliyor pirincin fiyatı yükseliyor. Pirincin fiyatı yükseliyor makarnanın fiyatı yükseliyor. Makarnanın fiyatı yükseliyor mercimeğin fiyatı yükseliyor. Mercimeğin fiyatı yükseliyor nohudun fiyatı yükseliyor. Nohudun fiyatı yükseliyor bezelyenin fiyatı yükseliyor. Bezelyenin fiyatı yükseliyor bulgurun fiyatı yükseliyor. Yüksek adalet sen ne çok yükseksin! Hızına kimse yetişemiyor!

Yüksek adalet sadece yiyeceklerde işlemiyor tabi. Yüksek adalet hayatın her alanında bütün fiyatları artırdı, artırmaya devam ediyor. Öyle yükseltiyor ki fiyatları, alıcılar adaletin altında eziliyor. Markete giden vatandaşlar yüksek adaletin karşısında suspus! Cep cevap vermeyince raflarda göz kalmıyor. Raflar yavaşça hayal oluyor! Hayalden çıkınca bir bakmışsın ev!

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar”! Kurmuyorlar zaten birader. Yüksek tepelere adalet kuruyorlar. Mobilya fiyatları yükseliyor beyaz eşya fiyatları yükseliyor. Teknolojik aletlerin fiyatları yükseliyor teknolojik olmayan aletlerin fiyatları yükseliyor. Yükselen yükselene!