Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Muharrem İnce'den açıklama: Bardağı taşıran son damla
Yeniçağ:
Enflasyon artmakta
Milli gazete:
Altın fiyatında sınırlı düşüş
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Acet 12 Eylül tarihli Yenişafak gazetesinde, "Merkez Bankası ne yapacak?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"İktisatçılar ‘kötü algı yönelimi’ diye bir tabirden söz ediyor.Piyasa aktörlerinin her durumda kötü durum senaryosu çizebilecekleri bir adres arayışı içinde olmalarının ürettiği bir kavrammış bu.Son haftalarda kötü algı yöneliminde Gelişmekte Olan Ülkeler kategorisinde yer alan Arjantin ve Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkeler öne geçtiği için bu anlamda Türkiye’nin yükünün de azaldığı söyleniyor.Türkiye ekonomisi, Eylül ayına döviz kurlarındaki dalgalanmanın görece azalmasıyla girdi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Burada enflasyon rakamlarının açıklandığı 3 Eylül günü Merkez Bankası’nın açıklamasına vurgu yapılıyor.
Merkez Bankası açıklamasında, “Enflasyon görünümüne ilişkin gelişmelerin fiyat istikrarı açısından önemli risklere işaret ettiğini” belirtip, “Fiyat istikrarını desteklemek amacıyla gerekli tepkinin verileceğini” duyurmuştu.
Açıklama üzerine piyasaların gözü, faiz artırımı beklentisiyle, Eylül ayı Para Politikası Kurulu toplantısına çevrilmiş oldu.
Bu toplantı yarın yapılacak. Piyasaların 300 ile 500 baz puan arasında bir faiz beklentisi içinde olduğuna dair gazetelerin ekonomi sayfalarında bolca haberler çıkıyor.
Merkez Bankası’nın faiz kararı alırken, öncelikli olarak döviz kurlarındaki hareketliliği esas alacağı ortada. Eylül ayı içerisinde döviz kurlarını etkileyecek iki takvim daha var.
Birincisi, bu ay içerisinde açıklanması beklenen Orta Vadeli Program (OVP)
Diğeri Amerikan Merkez Bankası (FED)’in açıklayacağı faiz kararı.
Okumakta olduğunuz yazıya başlamadan önce ekonomi ve finans okur yazarlığına güvendiğim iki kişiyle konuştum.
Bu isimlerden biri, genel kuralı hatırlattı, “Para politikalarında alınan kararların mali politikalarla desteklenmemesi halinde sonuç vermeyeceğini” söyledi.
Bu cümleden ne kast edildiği çok açık.
Merkez’in para politikasıyla ilgili alacağı kararların hükümet tarafından açıklanacak ve uygulanacak OVP ve benzeri mali politikalarla desteklenmesi.
Devamında Ekim ve Kasım aylarında ABD ile ilişkilerde bir yumuşama olursa, yılsonuna daha iyi bir iklimde girilebileceği söyleniyor.
Konuştuğum ikinci isim, uzun uzun durum tespiti yaptıktan sonra meseleyi tasarruf ihtiyacına bağladı.
Tasarruf deyince, herkes aklına ilk gelen konudan başlayarak uzun bir liste yapabilir.
Ağustos ayında kur fiyatlarındaki tırmanış sonrası, yurtdışından gelen telkinlerde adres olarak nerenin gösterildiğini biliyoruz.
IMF’in kapısını çalmak, miktarı 80 milyar dolara kadar çıkartılan yeni bir ‘Standby anlaşması’ yapmak.
Bu telkinleri yapan çevrelerin önemli bir bölümünün ekonomideki sorunları operasyona dönüştüren çevreler olduğunu tahmin etmek zor değil. Ekonomi yönetiminin gündeminde bu türden bir güzergah üzerinde ilerleme fikrinin olmadığını yapılan açıklamalardan da biliyoruz. IMF programının bir ülkenin sadece ekonomisiyle değil, egemenlik haklarına kadar giden bir dizi alanda hayati riskler barındırma ihtimali var. Dışarıdan bu yönde yapılan telkinlere hemen yüz çevrilmesinin temel gerekçesi de bu.
...***
Esfender Korkmaz, 12 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Yoksullaşma dönemindeyiz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın artması, yani büyüme, gelir artışı yaratır. Ancak bu gelir artışı toplumun kabul edebileceği bir adalet içinde bölüşülmezse, büyümeden dolayı ülkede gelir dağılımı bozulur.Gelir artışının bir kısmı sermaye ve varlıklara dönüşürse servet artışı da meydana gelir.Yeni bir bina yapmak için, eski binayı yıkmak gerekir. Eski binayı yıkarken de iş gücü, makine gücü kullanırsınız. Ücret öder ve satın alma yaparsınız. Bu yolla katma değer yaratmış olursunuz. Yani binayı yıkmak da büyüme için katkı yapar. Ancak binayı yıkmakla aynı zamanda cari değeri olan bir varlığı ortadan kaldırmış olursunuz, yani bir servet kaybı ortaya çıkar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Öte yandan devlette bugün yaşanan popülizm, israf ve şaşaa da katma değeri artırır ve büyüme yaratır. Ancak kaynakların yanlış kullanılmış olması aynı zamanda verimliliğin düşük olmasına ve enflasyona neden olur ve ekonomik istikrarı bozar.
2018 ikinci çeyrekte GSYH yüzde 5.2 arttı. Bu çeyrekte iş gücü ödemeleri de nominal olarak yüzde 19.4 oranında arttı. İkinci çeyrek enflasyon oranı yüzde 15.39'dur. Bu demektir ki işçi ücretleri reel olarak yüzde 3.47 oranında arttı. Yani büyümenin altında kaldı. Gelir dağılımı ücretliler aleyhine bozuldu ve çalışanlar göreceli olarak yoksullaştı.
Çalışanlar için enflasyon yanında büyüme oranı kadar da pay verilmesi lazım. Çünkü emek de üretim faktörü olarak katma değer yaratıyor. Siyasi iktidar bu payı bazı yıllar sanki cebinden veriyor gibi refah payı adıyla verdi. Bazı yıllar vermedi.
Özetle gelir dağılımı, çalışanlar aleyhine bozuldu ve çalışanlar yoksullaştı.
2007 yılında GSYH rakamları geriye 10 yıl revize edildi ve bir gecede fert başına GSYH yüzde 30 artırıldı. Düşük kurda etkili oldu on yıl önce fert başına GSYH, 10.000 doları geçti. Son on yıldır da aynı üç aşağı-beş yukarı aynı düzeyde gidiyor. Yani orta gelir tuzağı devam ediyor.
Daha da önemlisi, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi orta gelirde sıkışmış bir Türkiye ile, orta gelir düzeyini yakalama şansı dahi bulunmayan Doğu Anadolu, Kuzeybatı Anadolu ve Güneydoğu Anadolu gibi yoksul bir diğer Türkiye gözlenmektedir.
Yoksulluk tuzağında kalmış bulunan yoksul Türkiye'nin yaşamakta olduğu bu bölgelerde, sabit sermaye yatırımlarından yoksun; mevsimlik ve düşük vasıflı iş gücüyle merkez kapitalizminin ilkel sömürüsüne ve sosyal dışlanmışlığa uğramış 27 ilimiz bulunmaktadır.
Türkiye daha ağır yoksullaşmayı net dış borç ödeyen ülke konumuna geldiğinde yaşayacak. Zira net dış borç anapara ve faiz ödemelerinin GSYH'ye oranı eğer büyüme oranından daha yüksek olursa, net kaynak çıkışı olacak ve Türkiye yoksullaşma yaşayacaktır.
Bu sorunlar, siyasi iktidarın piyasayı tamamıyla başıboş bırakmasının, algı yaratma ve sıcak para odaklı günübirlik politikaları benimsemesinin kaçınılmaz kötü bir sonucudur.
...***
Faruk Çakır, 12 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " Beyin göçü mü deprem mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Eskiden beri yetişmiş insanları ülkemizde tutamadığımızı, onları Türkiye’de istihdam edemediğimizden haklı olarak şikâyet ederiz.Bir ara ‘beyin göçü’nü tersine çevirmek ve böyle ilim adamlarını çalışmalarını Türkiye’ye yapmak üzere ülkemize dâvet edilmişti. Bazı ilim adamları bu dâvet üzerine Türkiye’ye geldi, ama gelenlerin de memnun olmadığı, bir kısmının yeniden Avrupa’ya döndüğü haberlerde yer aldı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yeni bir haber, başımızı ellerimizin arasına almamız gerektiğini hatırlatıyor: Türkiye’den başka ülkelere göç edenlerin oranı geçen yıl yüzde 42.5 artmış. Gidenlerin büyük çoğunluğu da 20 ile 34 yaş arası grubundaki gençlerden meydana geliyormuş. Bu bilgiler devletin resmî kurumunca açıklanmış. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 31 Aralık tarihi referans alınarak üretilen istatistiklere göre Türkiye’den göç eden nüfusun yaş gruplarına bakıldığında; en fazla göç edenlerin yüzde 15,5 ile yine 25-29 yaş grubu olduğu görülmüş. (Yeni Asya, 5 Eylül 2018)
Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Üniversitesi’nden Didem Danış da, yurtdışını tercih eden Türk vatandaşlarının önemli bir bölümünün iyi eğitimli olduklarına dikkat çekiyor. Doçent Danış, “Bu durum hem politik hem ekonomik anlamda yaşanan çalkantılardan kaynaklanıyor. Göç edenlerin çok büyük bir kesimi 20-35 yaş arasında, eğitimini tamamlamış insanlar. Bu kişiler büyük ölçüde yabancı dil bilen, yurtdışı deneyimi olduğu için Türkiye’nin beşeri sermayesinin üst kısmında yer alıyorlar. Gerçekten çok vasıflı insan kaynağını kaybediyor. Acıklı bir durum. Bu gidişler onların Türkiye’nin geleceğine inançlarının azaldığını gösteriyor. Avrupa Birliği’nin Türkiye’den ayrılanların sayısında artış olacağına ilişkin araştırmaları var. Bu tablo pek olumlu bir tablo değil” demiş. (www.amerikaninsesi.com, 6 Eylül 2018)
Lütfen hamaseti bırakalım gerçek dertlerimizi görelim ve beyin göçünü önce durduralım, sonra da tersine göçü sağlayalım. Başka çaremiz de yok, bunu da bilelim.