Eylül 26, 2018 10:30 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Erdoğan: Brunson olayının bizim ekonomimizle yakından uzaktan alakası yoktur

Yenişafak:

İkinci 100 gün hazırlığı

Evrensel:

CHP: Türk Telekom'dan sonraki en büyük yolsuzluk 3. Havalimanı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Sabri Durmaz, 25 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, “Havalimanı işçilerine sahip çıkmak sınıfın haklarına sahip çıkmaktır!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İşçiler, “Koğuşlarımızı tahtakuruları bastı. Yemeklerimiz yetmiyor. Ücretlerimiz doğru dürüst ödenmiyor. Çalışma koşullarımız çok ağır. Servislerimiz yetersiz…” gibi taleplerle eyleme geçtiler diye, koğuşları gece yarısı basılıp yüzlerce işçi gözaltına alınır mı? Bununla da yetinilmez, emniyette işçiler avukatlarıyla görüştürülmez ve baskı altında ifadeleri alınır mı? Dahası, bu işçilerden 24’ü, “devlet malına zarar vermek”, “polise mukavemet etmek” gibi suçlamalarla tutuklanır mı?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Eğer bütün bunlar yapılıyorsa; bu ülkede demokrasiden, işçi haklarından, yasalarda bu haklar tanınmış bile olsa, söz edilebilir mi?

Herhalde edilemez!

Kaldı ki, ülkemizde de sıkıyönetim dönemleri hariç, işçilerin hak talebiyle harekete geçtiklerinde zaman zaman polis-jandarma müdahalesi, gözaltılar olsa bile böyle yüzlerce işçinin gözaltına alınması ve 24’ünün tutuklanması Türkiye’de görülmüş bir vaka değildi.

Bu “görülmemiş vaka” karşısında, sendikaların başında az çok emek mücadelesi kaygısı duyan sendikacıların olduğu bir ülkede herhalde, konfederasyonlar ve sendikalar sokağa dökülür, işçilerin serbest bırakılması ve taleplerinin yerine getirilmesini isterler; patronlar ve hükümet tutumunda ısrar ederse de iş genel greve kadar götürülürdü!

Örneğin Türk-İş Başkanlar Kurulu, günler sonra yaptığı toplantı sonrası yayımladığı bildiride bu zulmü; “Başta üçüncü havalimanında çalışan işçiler olmak üzere, insana yakışır çalışma ve yaşam koşullarının işyerlerinde geçerli olması için verilen mücadele demokratik bir haktır ve anayasal güvence kapsamındadır...” gibi sıradan bir açıklamayla geçiştirmiştir.

DİSK ve KESK gibi daha mücadeleci bir çizgide duran sendika merkezlerinin tepkileri de laf düzeyini aşmamıştır.

Ancak gazetemizin okurları; benzer açıklamaların uluslararası sendika merkezleri tarafından da yapıldığını, Gıda-İş ve Cam Keramik-İş sendikalarının basın yoluyla yaptıkları açıklamaları da biliyorlar. Ama sendikalardan da öte; İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara, Adana, Kocaeli, Çorum, Diyarbakır gibi illerden kimi yerel sendikacılar ve işçilerin tepkilerinin çeşitli biçimde ifade ettikleri açıklamaları da gördük.

Elbette işçilerin tepkileri de ancak söz düzeyinde kalıyor. Ama, havalimanı işçilerinin serbest bırakılması için işçilerin ve sendikaların mücadeleye girmesi doğrultusundaki çağrılar önemli.

Hele de işçilerin tepkilerini ifade ederken, havalimanı işçilerine yönelik saldırının aslında kendilerine yönelik, hakları için direnen her sektörden işçilere de yönelik olduğunu ifade ederek sorunu bir sınıf sorunu olarak ele almaları ayrıca önemli.

Çünkü az çok işçi mücadelesi içinde yer almış işçiler bunu; AKP’nin 16 yıllık iktidarı boyunca 15 grevi yasaklamasından, her vesileyle işçilerin, emekçilerin kazanılmış haklarını gasbetmesinden, OHAL’i uzatmaya bile işçilerin grev ve direnişlerini önlemek için ihtiyaç duyduğunu bizzat Cumhurbaşkanının açıkça söylemesinden biliyorlar. Ki bu işçilerin söylediklerinden ve yaptıkları çağrıdan, dün AKP hükümetlerinin yarım bıraktığını bugün tek parti tek adam rejiminin yapmak istediğinin farkında oldukları da anlaşılıyor.

Dolayısıyla bu işçiler, havalimanı işçilerine sahip çıkmayı, kendi haklarına sahip çıkmak olduğunun farkında olarak, özetle;

Tutuklanan işçilerin derhal serbest bırakılmasını,

İşçilerin taleplerinin yerine getirilmesi ve 3. havalimanındaki şantiyelerde çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesini,

İşçilerin yasal haklarını gasbeden ve onları kölece çalışmaya zorlayan firmalar ve yöneticiler ile işçilerin en doğal haklarını ayaklar altına alan kolluk mensuplarının cezalandırılmasını istiyorlar.

…***

Ahmet Takan 25 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “"Yandaş besleme mantığı terk edilmeli"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasilerin her gün beş seans demeç vermekten vazgeçmeleri lazım. Hatırlayınız, Yunanistan iflasa giderken her gün bir demeç mi verdi? Krizler arka kapılar ardında mekik diplomasisiyle çözülür. IMF dahil hiç bir seçenek için kapılar kapanmamalı. Batsak daha mı iyi!.. Hamaset edebiyatının kimseye faydası yok, görüldüğü üzere tam tersine zararı var. Gerçekle yüzleşip, acilen büyük mega projeler askıya alınmalı, bazıları iptal edilmelidir. Topyekûn bir tasarruf başlatılmalıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Yandaş firmalara teşvik adı altında sağlanan ayrıcalıklar iptal edilmelidir. Uzun Vadede; Sektördeki ihalelere şeffaflık getirilmeli, bilimsel hesaplamalarla firma seçimi yapılmalıdır. Yandaş besleme mantığı terk edilmelidir. En büyük yandaş her kesimin güvenini kazanmaktır. Savunma Sanayii Başkanlığı siyasi bir oyuncak olmaktan çıkartılıp, uzmanların eline bırakılmalıdır. Bir dönem elde edilen başarının mimarları bugün ya özel sektöre geçmek durumunda kalmış ya da kurumunda bir odada inzivaya çekilmiş, işlerden el çektirilmiştir. Kimseyi aşağılamak için değil, yerlerine gelenlerin kariyerlerine bakıldığında konunun uzmanlık değil, gidilen Cuma sayısı olduğu gibi bir izlenim vardır. Burası bu sektör için en kritik kurumdur. Üretimlerin ihracatı için devlet desteği artırılsın. Bu desteğin maddi bir destek olmadığını, yabancı devlet adamlarıyla olan diplomatik ilişki ve bağlantı desteği olduğunu hatırlatmakta fayda var. Savunma ürünlerimizi satabileceğimiz ülkelerin teknolojisi olmayan üçüncü dünya ülkeleri olduğu göz önüne alındığında, en büyük sorun finansman olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkeler arasında Hazine Bakanlığı nezdinde veya Savunma Sanayii Başkanlığı üzerinden uzun vadeli bir kredi seçeneği getirilsin. Yabancı ülkeler bu kurumlardan çekeceği kredi ile yerli firmalardan ürün alabilsin. Hammaddede olan ithalat bağımlılığının giderilmesi için AR-GE'ye göstermelik değil, daha gerçekçi destekler verilsin. Bu sektörde siyasilerle firmalar arasında aracılık etmek suretiyle para kazanan fırsatçılara prim tanınmasın.

…***

Cevher İlhan 25 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “Faize karşı “yüksek faiz politikası!””başlıklı yazısını okıuuyucularla paylaşıyor.

“İktidar cephesinde, ağır ekonomik krizin şaşkınlığıyla her gün yeni bir saptırmaya tevessül ediliyor. Bunlardan biri de faizle ilgili ikircikli tavır.Bilindiği gibi, geçtiğimiz hafta Merkez Bankası, Ocak ayında yüzde 8 olan ve krizle birlikte yüzde 17.25’e yükselen faizleri bir defada 6.25 puan artışla yüzde 24’e çıkardı. Bunun üzerine, daha önce her fırsatta “faize karşı olduğu”nu tekrarlayan Cumhurbaşkanı, “Özel bankalarda faizin yüze 50’ye çıktığı ortamda reel sektör nasıl ayakta kalır; faiz sebeptir, enflasyon neticedir” diye ekonomik kriz bahaneli yüksek faizden şikâyetlerini sıraladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ardından da “Faiz konusundaki hassasiyetim aynıdır; Merkez Bankası bağımsız ya, o kendi kararını kendi alır” diye faizlerin kat kat fahiş artışını Merkez Bankası’na yükledi. Partisinin il başkanları toplantısında, “Merkez Bankası’nın enflasyon tahmininin doğru çıktığını hiç görmedim” deyip eleştirdi.

İktidar, faizin ekonomiyi, ticareti, toplum ahlâkını dejenere ettiğine inanıyorsa, neden Merkez Bankası’nın faizi bu oranda arttırmasına izin veriyor?

Seçilmiş belediye başkanlarını istifa ettiren, “bağımsız” rektörleri, üst düzey bürokratları görevden alan Cumhurbaşkanı, neden “bir kararnâme ile Merkez Bankası yönetimini görevden almayıp “Merkez Bankası’nın bağımsızlığı”nı gerekçe gösteriyor?

Yok, Hazine ve Maliye Bakanı’nın “Merkez Bankası gerekli adımı attı” ikrarıyla faiz kendilerine göre “artık bir zorunluluk” ise, neden bir yandan “örtülü olur”la tarihinin en yüksek faiz politikalarını uygularken, diğer yandan kamuoyuna karşı hâlâ “faize karşı oldukları”nı söylüyorlar? Ve “iktidara ilişik medya” kalemşorları ve yorumcuları, bu fahiş faizi “iktidarın bir başarısı” olarak sunma garabetine düşüyorlar?

Ne diyelim, belki de onlar da öyle yazmak ya da söylemek “zorundalar!”