Ekim 07, 2018 19:59 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: CHP ile AKP arasında sözleşme polemiği: Kaç para ödendi?

Yenişafak:

Halkın çoğunluğu AB’ye  karşı

Yeniasya:

Yargı da topluma hesap vermeli

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

İhsan Çaralan, 6 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, "Emekçinin ne iş ne can güvenliği var: Sendikalar ortada yok!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Okurlarımız, gazetemizin dünkü “etek manşeti”nde, emek mücadelesiyle ilgili üç önemli haberi  gördüler. Bunlardan birincisi; işçiler ve bazı sendikalar, “Tutuklanan 3. hava limanı işçileri serbest bırakılsın” diye etkinlikler düzenlerken, 6 havalimanı işçisinin daha tutuklandığı, böylece tutuklu havalimanı işçisi sayısının da 33’ü bulduğu haberidir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor: 

...***

İkinci haber; İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisinin açıklamasıdır. Açıklamaya göre, Eylül ayında iş cinayetlerinde hayatını kaybeden işçi sayısının 157’yi bulduğudur.

Üçüncü haber ise; “sağlıkçılara yönelik şiddet”le ilgilidir. İstanbul Aile Hekimliği Derneği (İSTİHAD), “sağlıkta şiddet yasasının çıkarılmamasını” protesto etmek için iş bırakıp İl Sağlık Müdürlüğüne yürüyeceklerinin haberi. Bu haber elbette Dr. Fikret Hacıosman’nın, 2 Ekim günü görevi başında öldürülmesi ve önceki gün, Sakaraya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi hekimlerinden Prof. Dr. Arif Serhan Cevrioğlu’nun hastanede hasta yakınları tarafından dövülmesiyle de bağlantılıdır.

Bu üç haberin ortak özelliği, işçilerin, emekçilerin iş ve can güvenliğinin ayaklar altına alınmış olmasıdır.  Bu üç haberin hiçbiri ne “rastlantısal”dır ne de “kendi başlarına”dır. Dolayısıyla da havalimanı işçilerine yapılan zulmün, herhangi bir savcı ya da yargıcın marifeti olarak görülemez. 

Tıpkı günde 5-6 işçinin iş cinayetlerine kurban gitmesini sadece o işyerlerindeki yetersiz “iş güvenliği” önlemlerinin olmaması ya da patronların kötü niyetiyle bağlantılı görülmemesi gibi.

Tıpkı dövülen, yaralanan, öldürülen hekimlere, sağlıkçılara yönelik saldırıların psikolojisi bozulan kimi hasta ve yakınlarının marifeti olarak açıklanmasının olsa olsa gerçeğin yarısı olacağı gibi.

Elbette burada, yasal boşlukların, yetkililerin işgüzarlıklarının ya da hastanelerdeki kötü çalışma ve hizmet koşullarının  kışkırtıcı rolü yok demek istemiyoruz. Ama bütün bunların bile sonuçta, sermayenin hükümetinin, Meclisin ya da doğrudan patronların önemli rolü vardır. Ama bütün bunlar, sermayenin politikaları ve çıkarmalarıyla ilgidir. Ancak yasalara geçmiş emekçi haklarının gerçekleşmesi gibi, emekçilerin iş ve can güvenliğinin sağlanması ile ilgili önlemler de doğrudan işçilerin örgütlenmeleriyle ilgilidir.

Başka bir söyleyişle; patronların, Meclisin, hükümetin, polis, savcı ve yargıçların, işçilerin taleplerini ve haklarını  umursamamasının nedeni, amiyane bir deyişle, “işçilerin, emekçilerin sahiplerinin olmaması”dır.

Peki, işçiye, emekçiye, “onun iş ve can güvenliğine” kim “sahip” çıkabilir?Elbette işçilere, emekçilere kendilerinden başka kimse sahip çıkmaz. Emekçiler ise ancak örgütlenerek bir güç haline gelebilirler.Bu yüzden de bugün iş ve can güvenliği gibi ya da gösteri yapma hakkı gibi en temel haklarını bile savunabilmek için kendi sınıf örgütlerinde örgütlenerek haklarını savunabilecek bir mevziye girebilirler. Ne var ki, sendikaların yönetimlerinin sendika bürokrasisi tarafından gasp edilmiş olması, elbette burada tartıştığımız konuda da çok önemli bir sorundur. Ve bu yüzden de işçilerin iş ve can güvenliği iktidar ve patronlar tarafından açıkça ihlal edildiğinde bile konfederasyonların ve sendikaların yöneticileri, sahaya çıkmamakta, bütün bu olanların kendileriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranmaktadırlar.

...***

Remzi Özdemir 6 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Konkordato ve bankalar"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son üç yıldan bu yana, bağıra bağıra, gümbür gümbür, açık açık geliyorum diyen krize tüm piyasa, tüm sektörler, bankalar, kurumlar, kuruluşlar hazırlıksız yakalandı.Şimdi arka arkaya gelen konkordato, iflas, yapılandırma vs. haberleri büyük bir öngörüsüzlüğün eseri. Ya da günahlarını almayalım hadi.Diyelim ki tedbir aldılar da yetmedi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeledr eyer veriyor:

...***

Bir de almasalar neler neler olacakmış demek ki.. Önceki krizlerde bankalar, sorunlu olan kredide mallara ilk haciz gönderen olup alacaklılar arasında ilk sırayı kapma ve riskini erken kapatma yolunda adeta bir yarışa girerdi. Teminata alınan çekler acele tahsile sokulur, tapulara adam gönderilir kayıtlara bakılır, gerekirse patronun evinin önünde yatılır, araçları takibe alınır, rehin konulur, o para batmasın diye ne gerekirse yapılırdı.

O dönemlerde de bankaların kontrolsüzce, hırsla, hevesle adeta zorla borçlandırdığı firmalar, boylarından büyük krediler yüzünden bir gecede batarlardı.

Kısacası banka yüksek faizlerle kullandırıp tahsil ettiği geri ödemeleri kâr sayar, tahsil edemediği alacağı bir süre sonra siler, firmalar da kıyıda köşede sakladıkları, kaçırdıkları malları ile bir süre sonra işe sıfırdan, başka isimler, başka ortaklarla yeniden başlarlardı. Bu hikâye o kadar çok tekrarlandı ki artık her iki taraf da bunu ezberledi.

Ama bu defa işler biraz farklı. Firmalar da gözünü açtı. Geçen sene bu zamanlar dedikodusu çıkan büyük borç "yapılandırmaları" bazı küçüklere de örnek oldu. İsteyenin bir yüzü kara deyip çoğu bankaların kapısını çaldı. Can suyu ile desteklenmiş olanlar sırtını devlete yaslamanın güveni ile rahat uyudu. Bankaların da işine geldi tabii bu durum. Onlar da aslında sorun olacağını sezdikleri kredileri bir süre güzel güzel uyuttu. Uyuttu da büyüttü.

Şimdi ise borç batağında "kral çıplakmış" farkındalığını yaşayıp, acaba ben "ne giysem" diye düşünen firmalarda son moda "Konkordato" ilan etmek. Bankalara "sen bir dur, az bir bekle..." demenin başka bir yolu yok gibi. Bu defa firmalar bir gecede ölmeyi değil, hayatta kalma savaşı vermeyi seçti.

Bu süreçte yine firmalara ve bankalara çok ders var. Kredi ilaç gibidir ama her ilaç gibi fazlası zehirler, öldürür... Piyasadan pay alma hırsının körlüğüne kapılan bankalar, bankacılar yine uykusuz. "Hazır veriyorlarken alalım, bir yerlere kullanırız nasılsa.." deyip yorganı kafasına çeken, ayakları açıkta kalan firmalar mutsuz. Kısacası piyasalar bu ara tatsız mı tatsız.

Diyorlar ki piyasalara "güven" vermeye gelmişler. Onlarla çalışmış olanlar onlara ne kadar güvenileceğini çok iyi bilirler. Güven çok önemlidir. Güven olmadan olmaz. Ama yine de ünlü psikologlar der ki: insan önce "kendine" güvenmeli. Her şey kendinde başlar. Dışarıdan almaya çalıştığın her şey dışında kalır. İhtiyacın olanı kendi içinde bulmalısın, gerekirse üretmelisin. Ondan sonra başkalarına güvenebilirsin. Şimdi dönüp içimize bakalım biz yine..

...***

Ali Saydam, 6 Ekim tarihli Yenişafak gazetesinde, " Zekâ testi: McKinsey"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İş, zekâ düzeyi tespiti için bir kriter noktası haline gelecek kadar garipleşti. İş dünyasına bir nebze yakın olan herkes, McKinsey’in ne iş yaptığını bilir. Bilmeyenler de internette şu üç kişinin (üçü de AK Parti’ye yakın değildir) McKinsey ile ilgili yazdıklarına göz atsalar, durumu hemen anlayacaklar. Bahsettiğimiz üç kişi şöyle: Atilla Yeşilada, Mert Yılmaz ve Önder Halisdemir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Hal böyleyken durumdan vaziyet çıkarmaya çalışan şeamet tellaları, öküz altında buzağı arama refleksini sürdürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ne Düyun-u Umumiyesi kalıyor ne IMF’i, ne de maliyemizi yabancıların yöneteceği iddiası… Yerlilik millilik, millli bağımsızlık, ekonomik darbe girişimine karşı püskürtme stratejisini başarıyla uygulamak için yırtınan ekip gidip de işi süreç yönetimi ve kurumsal yönetimde danışmanlık hizmeti veren ve topu Türk danışmanlardan oluşan McKinsey’e ülkenin anahtarını teslim edecek…

İşte, bunu iddia edenlerin zekâ düzeyi konusunda ne düşünürseniz haklısınız. ABD Başkanı bağıra bağıra Türkiye’ye, şu kadar saat tanıdık, dediklerimizi yapmazsa yaptırım uygulayacağız, diye ayan beyan konuşurken; bizim arifler Türkiye’ye uygulanan ekonomik darbe girişimini görmezden gelip nasıl “dış güçler masalı” diye dalga geçmeyi vicdanlarına yedirebiliyorlarsa, McKinsey konusunda da yalana dolana dayalı tezviratı bir matah zannediyorlar.

Bakalım gelecek hafta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıklayacağını söylediği Enlfasyonla Topyekûn Mücadele konusunda, ne tür bir muhalefetle karşılaşacağız, çok merak ediyorum doğrusu…