Ekim 08, 2018 10:39 Europe/Istanbul

Milli gazete: Sayıştay Raporu’nda şehir hastaneleri dökülüyorlar

Yeniasya:

Hâkimine güvenilmeyen yargıya güven olmaz

Yenişafak:

CHP'li Muharrem İnce İstanbul adaylığı için şart koştu

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Uğuroğlu, 7 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Milletin malı mülkü bankaların oldu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Krizin kimleri zengin kimleri fakir ettiği, kimleri iflas kimleri konkordato zorunda bıraktığı bilinmez ama bilinen çok önemli bir gelişme var ki milletin malının mülkünün bankaların olduğudur. Ödenemeyen bireysel ve ticari krediler nedeniyle bankalar vatandaşların araçlarına, konutlarına, işyerlerine, dükkanlarına, imalathanelerine, fabrikalarına, otellerine, hayvan çiftliklerine, arsa ve tarlalarına gerçek değerlerinin çok altında sahip oldular.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bankaların web sayfalarına girip satılıklar listesine bakacak olursanız bu müthiş tabloyu görürsünüz.Kimi bankalar teklif alma, kimi bankalar ise web sayfaları üzerinden açık arttırma ile ellerindeki araçları ve gayrimenkulleri satıyorlar. 1320 liralık arsadan 7 milyon 250 bin liralık fabrikaya kadar aklınıza hangi alan olursa olsun satılıyor. Faizlerin artması ve ekonomik kriz ile zam yağmuru vatandaşı doğrudan olumsuz etkiliyor ama bankalar için durum çok farklı. Ocak 2018 ile Ağustos 2018 dönemini kapsayan ilk 8 aylık dönemde bankacılık sektörü 38 milyar 46 milyon lira ile kar rekoru kırdı. Vatandaş geçim derdinde ama bankacılık sektörü gerek "hizmet" adı altındaki gelirleri gerekse "yüksek faiz" gelirleri, gerekse takipteki alacaklardan alınan faiz gelirini yüzde 209 arttırarak işte bu yüksek kâr rakamları elde etti. Kredi faizleri AKP'nin 16 yıllık iktidarı döneminde tarihi rekor kırdı. Ocak-Ağustos döneminde geçen 2017 yılının aynı dönemine göre yüzde 41,5 arttı. Bankalar ilk sekiz ayda 221,8 milyar lira faiz geliri elde etti.Milletin malı mülkü yetmedi sıra işçinin birikimine geldi.İşsizlik Fonu'nun 11 milyar lirası üç kamu bankasına yani Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası'na sermaye fonu olarak aktarıldı.İşsizlik Fonu hem kamuya ait değil hem de kuruluş kanununda da böyle bir yetki yok.Yasaya göre "Fon gelirleri işsizler haricinde hiçbir maksat için kullanılamaz" hükmü var.Peki, kar rekoru kıran kamu bankaları neden böyle bir fonlamaya ihtiyaç duydular?25 Eylül 2018 tarihinde, ABD Ticaret Odası, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) iş birliğiyle New York'ta düzenlenen "Türkiye'nin Finansal Reformları ve Türk Ekonomisi" temalı konferansta konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Fitch'in "Türk bankalarının döviz likidite riski yükseldi" uyarısına şöyle yanıt verdi:"Bankacılık sektöründe son dönemde yaşanan gelişmeler nedeniyle ihtiyaç oluşması durumunda Türk hükümetinin gereken desteği vermeye hazırdır."Sizlere hatırlatayım ki bu 3 kamu bankası ATV - Sabah medya grubunun satın alınmasına 7000 milyon dolar, Hürriyet - Kanal D - CNN Türk TV'yi bünyesinde bulunduran Doğan Medya Grubunu satın alan Demirören grubuna 750 milyon dolar kredi vermişlerdi. Bu durumda anlaşıldı ki işçilerin birikimi yandaş medya oluşumu için de kaynak olarak kullanılıyor.

…***

Emre Kongar, 7 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İçerdekiler, dışardakiler”başlıklı yazısını okıyucularla paylaşıyor.

“Hukuk Devleti ve Adalet, Demokrasinin temelidir... Hukuk Devleti’nin çöktüğü, Adaletin olmadığı toplumlarda Demokrasi’den söz edilemez. Demokrasi’nin önkoşulu olan, ifade ve medya özgürlükleri ancak Hukuk Devleti içinde korunabilir ve Demokrasi ancak bu yolla işlevsellik kazanır...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Anayasa bu görevi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Hâkimler Savcılar Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu gibi Yüksek Yargı Organlarına vermiştir.

Ben bu nedenle, bütün yaşamım boyunca yargıçların ve savcıların arkasında durdum, onların Hukuk Devleti’ne, Demokrasi’ye, Temel İnsan Hak ve Özgürlüklerine bağlılıklarını ve bu bağlılıklarına temel teşkil eden bağımsızlıklarını desteklemeye, güçlendirmeye çalıştım.

2013 yılına kadar süren FETÖ-Erdoğan/AKP ittifakının Türkiye’de yol açtığı en büyük tahribat, Ergenekon, Balyoz ve Odatv kumpasları ile doruk noktasına ulaşan, Hukuk Devleti’nin ve Adalet Mekanizması’nın yozlaştırılmasıdır.

Ne yazık ki, Erdoğan/AKP iktidarı,FETÖ ile olan ittifakı bozduktan ve Devlet’i, bu ittifakın yol açtığı zararlardan arındırmaya başladıktan sonra da, Hukuk Devleti’ndeki ve Adalet Mekanizması’ndaki yozlaşma sürmektedir.

Haber yapan gazetecilerin, yorum yapan yazarların, pankart açan öğrencilerin soruşturmaya uğradıkları, tutuklandıkları zaten biliniyor.

Bunlara ek olarak, savunma yapan avukatlar, koşullarının düzeltilmesini isteyen işçiler, onların haklarını savunan sendikacılar da tutuklanmaya başlamış, iktidarı eleştiren milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezlekeler hazırlanmıştır.

…***

Bülent Orakoğlu 7 Ekim tarihli Yenişafak gazetesinde, "McKinsey’in maskesini kim indirdi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Türkiye’de büyük tartışma yaratan hükümet ile McKinsey arasındaki anlaşma, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından geçen hafta Perşembe günü New York’ta açıklanmıştı. Bakanlık kurulacak ‘’Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi’nin’’ McKinsey’den danışmanlık hizmeti alacağını açıklamıştı. Ön anlaşmaya göre ’’söz konusu danışmanlığın, hiçbir icra fonksiyonu ve yetkisi olmayacaktır. Çalışma alanı tek taraflı ve dünyadaki en başarılı modellerin Türkiye’ye kazandırılmasıyla ilgili sınırlı olacaktır. Türkiye’de ilk defa hayata geçirilecek böyle bir ofisin en doğru modelle kurgulanması sonrasında güçlü ve yerli insan kaynağı ile kamuda büyük bir değişim ve dönüşüm süreci başlayacaktır.’’"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyuor:

...***

McKinsey özel ve kamu sektörüne hizmet sunan, dünyanın en büyük yönetim danışmanlığı firmaları arasında yer alıyor. ABD merkezli firma, dünya genelinde 60’tan fazla ülkede ofisi ve toplamda 10 binden fazla çalışanı var. Türkiye’de Ankara ve İstanbul’da olmak üzere 2 ofisi bulunuyor. Her ne kadar McKinsey firmasının Türk kamuoyunda bilinmediği yönde tezviratlar yapılıyorsa da 1980 yılında Türkiye’nin AB başvurusunu şekillendirmede, 1995’te Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na 2001-2004 ekonomik krizi sonrası TMSF’ye yönelik danışmanlık hizmeti verdiği biliniyor.

McKinsey’in yönetim danışmanlık hizmeti verdiği Enron’un batması, şirketin gerçeği yansıtmayan finansal bilgiler ile oluşturulmuş mali tabloların sahtekarlık yapılmak suretiyle hem kamuoyu hem de hissedarların yanlış bilgilendirilmesi ve şirketin olması gerekenden çok daha değerli ve karlı gösterilmesi sonucu gerçekleşmişti. Skandalın ortaya çıkması hem Amerika’da hem de dünyada etkili oldu. ABD’de 4500, dünyada 85.000 kişi işini kaybetti. Skandal Enron’un da aralarında bulunduğu sermaye piyasalarına, üst düzey yönetimlere, finansal raporlara, bağımsız denetim sistemine ve denetçilere karşı uluslar arası kamuoyunda bir güven sorununa yol açtı. McKinsey bu durumdan denetim firması Arthur Andersen’i sorumlu tuttu. Şüphesiz McKinsey de uluslar arası arenada güven sorunuyla yüz yüze kalmıştı.

Diğer taraftan McKinsey 2003 yılından beri İsviçre’nin Davos kasabasında her yıl yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nun stratejik ortaklığını yapıyor. Danışmanlık şirketi zirvede tartışılacak konu başlıklarından konuşmacı ve katılımcıların belirlenmesine kadar perde arkasından organizasyonun yapılmasında kilit rol oynuyor. Bu durum McKinsey’in küresel sermaye veya derin yapılarla ilişkisini açık etmesi açısından önemli. Türkiye’deki iktidarı darbeler yoluyla yıkıp iç savaş çıkarmak isteyen Amerika bu kez dolar manipülasyonu ile Türkiye’yi 28 Şubat’ta olduğu gibi ekonomik olarak diz çöktürmek istemiş ancak bu kez başarılı olamamıştı. Stratejik düşman Amerika’dan üstelik derin yapılarla ilişkili bir Amerikan firmasından yardım almak ne kadar tutarlı! Şüphesiz uluslararası ilişkilerde dostluklar veya düşmanlıklar ülke menfaatleri göz önüne alındığında gelip geçicidir. Ancak Amerika Türkiye üzerindeki emellerinden vazgeçmiş görünmüyor. PKK/YPG’ye verdiği silah mühimmat ve eğitim desteğini arttırarak devam ettiriyor. McKinsey yönetim danışmanlık firması ile anlaşmak yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı riskli görünüyor. Ancak milli güvenliğimiz için her devlet gibi Türkiye de McKinsey firması ile anlaşmak üzere iken Başkan Erdoğan AK Parti’nin Kızılcahamam kampında McKinsey ile tüm ilişkileri bitirdi. Şüphesiz ani gelişen bu karar değişikliklerinde MİT’in istihbaratlarının çok önemli olduğunu düşünüyorum.