Ekim 09, 2018 10:47 Europe/Istanbul

Cumhuriyeti: İYİ Parti’nin yerel seçimlerde izleyeceği strateji belli oldu

Milli gazete:

Numan Kurtulmuş'tan 'AK Parti-MHP ittifakı' açıklaması

Yeniçağ:

Suudi gazetecinin son görüntüsü ortaya çıktı!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

 

...***

Yakup Kepenek, 8 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Yerel demokrasi zamanıbaşlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.

"Önümüzdeki yerel seçimler, ülkenin içine sürüklendiği Başkanlık rejiminin ilklerinden biri olacaktır. Her ilk oluşum gibi bu seçimlerin sonuçları da sonrasının siyasal gelişmelerini bire bir belirleyecektir. Yerel seçimler buna göre değerlendirilmelidir. Bu çerçevede, genel olarak demokrasi güçlerine, özelde de CHP’ye büyük bir sorumluluk düşüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelr eyer veriyor:

...***

Bu ülkede demokratikleşme girişimlerinin başarısız kaldığı bir gerçektir. Başkanlık rejimi, bu başarısızlığın en somut kanıtıdır. Eğer bu topraklarda demokrasi oluşacaksa seçimlerin sonrası, demokrasinin yerelde filizlendiği bir dönem olabilir; doğrusu, olmalıdır. Yerel demokrasinin kilidini açacak olan katılımcılıktır. Belediyenin iş ve işlemlerinin yöre halkının etkin katılımıyla yürütülmesi anlamına gelen katılımcılık, olabildiğince kurumsal olmalıdır; sendikalar, dernekler ve belediye yönetimlerinin özellikle oluşturacağı yapılar, yönetimde söz sahibi olmalı; her düzlemde somut öneriler yapabilmelidir. Demokratik katılımcılık, belediyelerin çalışmasında doğruluğu, dürüstlüğü, erdemi geçerli kılar. Ahlak değerlerinin özünü yitirerek iyice buharlaştığı günümüzün Türkiye’sinde, sağlıklı bir toplumsal yapının dokusu olması gereken ahlakın geri kazanılması da az şey değildir. Çok daha önemli olarak yerel özgürlük ortamı, düşünce ve ifade özgürlüğünün yaşama geçtiği; kültür ve sanat etkinliklerinin, yerel, ulusal ve evrensel öğelerinin birleştiği; çocukların ve gençlerin yaratıcı yeteneklerini özgürce sergiledikleri bir düzlem olmalıdır. Yerel düzeyde özgürleşmenin temeli üretim olmalıdır; insanlar, üreterek özgürleşmeyi içselleştirmelidir.

Böyle bir belediye anlayışı aday saptanmasında tutarlı davranmakla başlar. Bu nedenle, CHP üst yönetiminin seçimlerde sağcı söyleme sarılacağı açıklaması ya da İstanbul İl Başkanı gibi kimi yöneticilerin sergiledikleri seçimi kazanalım da hangi adayla olursa olsun yaklaşımı çok, ama çok yanlıştır. CHP’li belediyeler yörelerinin sorunlarına halkla birlikte çözüm üretirken, bir taraftan da özgürlükçü demokrasi öbekleri olmalılar. Yapılması gereken CHP Genel Merkezi’nin böyle bir yerelde demokratikleşme yaklaşımını güçlü bir biçimde sahiplenmesi yaşama geçirileceğinin sözünü şimdiden seçmene vermesidir. Yarının aydınlık Türkiye’sine gidecek yolun basamakları yerel demokrasi taşlarıyla döşenecektir. Kalıcı ve sağlıklı olan da budur.

...***

Remzi Özdemir, 8 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Enflasyon ve fakirlik"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Prof. Hurşit Güneş, twitter'deki takipçilerine ilginç bir açıklama yaptı: "Gelecek hafta derste çok yeni bir iktisat teorisinden bahsedeceğim. Dünyanın hiçbir yerinde bilinmeyen bir teori: Zabıta kuvvetiyle enflasyonu düşürmek!"Prof. Güneş, gerçekten derste bu konuyu anlatacak mı yoksa Türkiye'de yaşanan akıl tutulmasına mı dikkat çekti bilemeyiz ama bildiğimiz bir şey var ki, enflasyon gerçekten çok can yakacak. Son 15 yılın en yüksek enflasyonunu gördük. 24.5 enflasyon kâğıt üzerinde olan rakam."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bir de hayatımıza yansıyan rakam var. Peynirin, sütün, zeytinin, etin ve tavuğun fiyatı. Bazı gıda maddeleri son bir yılı bırakın son üç ayda yüzde 100'e yakın arttı.

Gelir aynı, ama fiyatlar aldı başını gidiyor. Örnek olarak domates. 10 liraya, bazı marketlerde 12 liraya kadar satılıyor.

Eskiden fakirlik göstergesi için domates, peynir ekmek yemek gösterilirdi. Şimdi domates de peynir de hatta ekmek de dar gelirli için lüks olmaya başladı.

10 liraya domates, 7 liraya salatalık ve 50 liraya peynir alabilirseniz yersiniz.

Eylül ayında enflasyonun patlayacağını az çok bu ilmi bilen herkes söyledi. Türk lirasındaki değer kaybının er geç fiyatlara yansıyacağını herkes haykırdı.

Bunu sadece hükümet görmedi. Eylül ayı enflasyonunun açıklandığı o gün beklenen gündü. Ekonomide rakamlarla yüzleşme günü. Bitti mi? Elbette hayır! Şu günlerde yaşadığımız kötü günler daha kötüsü değil. Daha kötüsü kasım-aralık gibi karşımıza çıkacak. Fiyat artışları ile birlikte özellikle maaşlı çalışan için felaket dönemi olacak. Şu ana kadar doğal gaz faturaları daha önümüze gelmedi. Geçen yıl ayda 300 liraya ısıttığınız bir daireyi bu kış 500 liraya ısıtamayacaksınız.

Kış öyle zor geçecek ki, gerçekten Allah yardımcımız olsun. Bu yıl artık bitti. Ama 2019 asıl ürkütücü olan. Çünkü belki de bu yıl Türkiye için fakirlik yılı olacak. Yine pazar kahvaltısına 200 lira verenler çıkacak! Ama emin olun ki, ücretlilerin büyük bir bölümü için et ve temel gıda maddeleri çok lüks olacak.

Enflasyon alım gücünün düşmesi ile kontrol altına alınacak. Ama artık kimse 10 liraya satılan domatesi 2-3 liraya almayı beklemesin. Daha da zam gelmemesi için dua edelim yeter.

TÜFE yani tüketici fiyatı yüzde 24.5 arttı. ÜFE yani üretici fiyatı yüzde 46 artmış. Yani satıcılar yüzde 46 pahalı aldıkları mala sadece yüzde 24.5 zam yapmış. Bu da demek ki satamıyorlar. Alıcı yok! Bu kriz var anlamına geliyor.Yine basit bir matematik hesabı yaptığımızda üretici daha ne kadar yüzde 21 kendi cebinden verecek?Mecbur olarak tüketiciye daha fazla fiyat yansıtacak. Bu saatten sonra hükümet ne yapabilir? Ben şahsen umutlu değilim. Öncelikle halen krizin varlığı kabul edilmiyor. Zabıta gücü ile enflasyonun düşürülmesine çalışılıyor. Hurşit Güneş Hoca bunu dersinde anlatır mı bilemeyiz ama, AKP finans tarihine geçecektir. Bu tarihte beceriksizliğin en iyi örneği olarak gösterilecek.

...***

Şahap Kavcıoğlu 8 Ekim tarihli Yenişafak gazetesinde, "Bankacılık sektörü ile reel sektör ilişkilerinde yeni bir anlayış"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Geçen hafta özellikle reel sektör firmalarının zorda kalınca konkordato yoluna gittiklerini yazmıştık. Çok sayıda kişiden geri dönüşler aldık. Bu dönüşlerin bende oluşturduğu en önemli kanaat, finans dünyası ile reel sektör arasındaki ilişkilerde kopukluk olduğuydu. Bakıyorsunuz, iki tarafta birbirini suçluyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Reel sektör, sanayicinin içinden geçtiği zorlu süreci bankaların anlamadığını düşünüyor. Sektörde vadelerin kısaldığını, neredeyse vadeli satışların bittiğini, şirketlerde işletme sermayesi açığının ortaya çıktığını söylüyorlar. Bu kadar sıkıntı yetmiyormuş gibi bir de bankaların konjonktürel nedenlerle kredi kullandırımlarında frene basması, ister istemez reel sektörün şikayetlerini artırıyor.

Bankalar ise; kredi mevduat oranlarındaki yükselmeye rağmen kredi vermeye devam ettiklerini söyleyerek, firma bazlı değerlendirmelerin sektörün geneline olan yaklaşımmış gibi gösterilmesinden rahatsız. Bankaların, işleri devam eden özellikle de üretim yapan firmalara kesinlikle pozitif yaklaştığını ifade ediyorlar.

Hal böyle iken firmalar, bankalardan çekindiği için bankası ile konuşmadan mahkemeye gidip konkordato alıyor. Halbuki önce bankası ile konuşsa, çok daha avantajlı çözümü bankasında bulabilecek.

Koordinasyonun öneminin arttığı böyle bir dönemde, firmalarla bankaların oturup konuşmaları gerekmektedir. Mevcut sorunlar ancak böyle aşılabilir.

Tüm bankalar, Bankalar Birliği’nin başkanlığında oluşturulan Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması ile reel sektöre destek olmayı amaçlıyor. Ancak, tüm bankalar tarafından imzalanmasına rağmen, bu sözleşme konusunda kamuoyu çok bilgi sahibi değil. Dolayısıyla, haberi olmayan firma doğal olarak konkordato alıyor.

Bakıldığında, bu tür destek anlaşmaları daha önceki sıkıntılı dönemlerde de yapılmıştı. 2001 krizinde çıkarılan İstanbul Yaklaşımı, darboğazdaki şirketlerin bankalara olan borçlarının yeniden yapılandırılması ve ödeme imkanı verebilecek vadede olması esasına dayanıyordu.

İçinden geçtiğimiz sürece yeni çözümler bulmaya çalışırken, bu durumu geçmiş dönemlerdeki krizlerle de kıyaslamamak gerekir. Hem reel sektöre hem de finans sektörüne baktığımızda, son veriler çok olumlu olarak gerçekleşmiştir.

Bankacılık sektörü ise 4,5 milyar lira net kar ile en yüksek ağustos ayı rakamına ulaştı. Bu yılın sekiz ayında bankaların karı, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 14,3 arttı. Verilere göre; bankaların Ocak-Ağustos döneminde elde ettiği toplam faiz geliri, 2017’nin aynı dönemine göre yüzde 41,6 arttı.

Dolayısıyla, hem finans kesiminde hem de reel kesimde böyle pozitif gelişmeler yaşanırken, piyasalarda oluşan negatif havanın değişmesi gerekiyor. İşi iyi olan sanayici bile karamsar. İlk başta, üstümüzden bu negatifliği atmamız gerekiyor.