Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: IMF’ninki ile bakanın büyüme tahmini arasında uçurum var
Milli gazete:
Zeytin Dalı'nda görevli üsteğmen, "FETÖ'cüyüm" diyerek teslim oldu
Yenişafak:
Kayıp gazeteci Cemal Kaşıkçı Münevver Karabulut gibi aranacak
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Emre Kongar 9 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Ekonomik krizi tutuklayabilir misiniz?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Hürriyet’te Abdülkadir Selvi, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, partisinin Kızılcahamam toplantısında, yerel seçimler öncesinde, ekonomik krizi gündemden düşürme talimatı verdiğini yazdı: Selvi’nin yazısının ilgili bölümü şöyle: “Erdoğan iki hamle yaptı, bir de talimat verdi. Öncelikle kamuoyuna açık bir şekilde yaptığı iki hamleyi kaydetmek istiyorum."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
McKinsey konusundaki tartışmalara son verdi. ‘Fikri danışmanlık hizmeti de almayacağız’ dedi. Erdoğan böylece yerel seçimlere giderken muhalefetin kozunu elinden almış oldu. İkincisi ise IMF defterini bir daha açılmamak üzere kapattı. Talimatına gelince, ekonomik krizin gündemden düşürülmesi ve halkın pahalılıktan şikâyetine son verilmesi için her türlü tedbirin alınmasını istedi.”
Bu talimat iddiası bana, internette DİKEN adlı haber sitesinde yayımlanan 27 Eylül 2018 tarihli bir haberi anımsattı: “Siirt’te HDP’nin il genel meclisi eski üyesi İdris İlhan, sosyal medya hesabından ‘Dolar 7.15’ diye yaptığı paylaşım nedeniyle ‘terör örgütü propagandası yapmak’ ve ‘Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet’ suçlarından tutuklandı. Siirt savcılığınca Twitter’daki hesabından 13 Ağustos’ta, ‘Dolar yükseldiği için batmıyoruz, battığımız için dolar yükseliyor. Dolar: 7.15’ yazan, İlhan hakkında soruşturma başlatıldı. İlhan, dün gözaltına alınırken, ifadesinde ‘Yukarıdaki yazıyı paylaşmamdaki tek amacım, 80 milyon insanı ilgilendiren ekonomik bir değerlendirmedir. Herhangi bir manipüle amacım yoktur’ dedi. Söz konusu tweet’in atıldığı gün Asya piyasalarının açılmasıyla ABD Doları/Türk Lirası kuru 7.20 seviyesinde işlem görmeye başlamış, gün içinde piyasada en yüksek 7.01 en düşük 6.58 seviyelerinden işlem görmüş, Merkez Bankası verilerine göre iç piyasada 6.89’dan günü tamamlamıştı.”
Şimdi aklıma deli gibi sorular geliyor: Acaba artık “Ekonomik Kriz” demek yasak mı oldu? “Ekonomik Kriz”den bahsedenler, terör örgütü propagandası yapmak suçlamasıyla tutuklanabilirler mi? Bu sorular akla başka bir soruyu getiriyor: İnsanları tutuklayarak “Ekonomik Krizi” ortadan kaldırabilir misiniz? Ve elbette en temel soru: “Ekonomik Krizi” tutuklamak olanaklı mıdır?
...***
Fatih Polat 10 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, " Yerel seçimlere doğru çok taraflı kıskaç"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üç gün önceki, “Bu seçimlerde de teröre bulaşmış olanlar, sandıktan çıkacak olurlarsa, öyle bekleyelim şu olsun bu olsun yok. Anında gereğini yapıp kayyım tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz” sözlerini teknik bir yanıtla karşılamaya çalışmak, geldiğimiz aşama açısından fazlasıyla naif olur.Yani, YSK tarafından kabul edilerek seçimlere giren ve sandıktan da çıkan kişinin artık belediye başkanı sayılması gerektiğine dair mantıksal itiraz, içinde bulunduğumuz siyasal zeminde tebessümle karşılanabilecek kadar masum kalıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu siyaset ile dolaylı ilişki içinde bulunan ve iktidar ilişkilerinin her gün yeniden üretildiği başka alanlar açısından da böyle.
Toplam olarak iktidar ilişkilerinin kurulduğu zeminlerde, muhalefetin siyaset hegemonyasında her gün bir adım daha geriye itilerek, yeni dengenin de oradan kurulduğu bir tablo var karşımızda.
Örneğin Grup Yorum üyelerinin yargılandığı davada Avukat Ömer Kavili’nin, mahkeme başkanına itirazı sonucu yaka paça dışarıya çıkarılarak tutuklanması, gerekçe olarak da, davayı “sulandırmakla’ suçlanması ve “ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek haklı çıkmaya çalıştığının” iddia edilmesi sadece bir mahkeme salonuna özgü basit bir olay değildi.
Ağır Ceza Mahkemelerinde müvekkillerini savunan avukatların salondan çıkarılmasına sıkça tanık olmaya başladığımız ve avukat tutuklamalarının giderek arttığı bir dönemde bir mahkeme başkanı ile tartışan bir avukatın kendisini cezaevinde bulması, bir filmin beklenen sonu gibi karşımıza geldi.
Oysa bu tam bir 12 Eylül pratiğiydi. 12 Eylül cuntasının idam ettiği Erdal Eren’in avukatı Nihat Toktay, müvekkilini savunurken bu biçimde duruşmadan çıkarılıp tutuklanmıştı. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun, Kavili’nin tutuklanmasını kınarken, “Tarzı benim tarzım değil” demesi ise, “Avukat arkadaşlar da biraz tarzlarına dikkat etsin” demenin başka bir biçimidir. Böyle bir tarz, siyasal iktidarın mahkeme salonlarında savunmanın üzerine çöken ağırlığına teslim olmak demektir.
Yargılandığımız basın davalarında, yargılandığımız haber gereği iktidar temsilcilerinin beyanlarına atıf yaparken dahi mahkeme başkanları tarafından susturulmak isteniyorsak, savunması sırasında ‘siyaset yapmakla’ suçlanarak duruşma salonundan çıkarılan gazetecilere tanıklık ediyorsak, bir siyasi parti başkanı başka ne yapacak ki!- tüm bunları bir siyasal hegemonya mücadelesinden bağımsız düşünemeyiz.
Erdoğan’ın, partisinin tek başına iktidar imkanını kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçlarını yok sayması, önümüzdeki yerel seçimlere ilişkin olarak yaptığı ‘kayyım’ açıklamasının ne anlama geldiği konusunda da açık bir fikir veriyor. Dün Evrensel’de görüşleri yer alan Diyarbakırlılar Erdoğan’a, “Bu bizim irademizin gaspı anlamına gelir” diyorlardı.Bir o kadar ve belki daha da önemli olan, bunun Türkiye’de sandığa gidecek herkesin meselesi olduğunu bilerek davranmaktır.
...***
Bülent Orakoğlu, 10 Ekim tarihli Yenişafak gazetesinde, " Suudi Arabistan’ın kirli dosyaları"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Washington Post Gazetesi yazarı Cemal Kaşıkçı 2 Ekim’de İstanbul Suudi Arabistan Başkonsolosluğu randevusu için 13.00 sıralarında girdiği başkonsolosluktan bir daha çıkamadı. Yanında nişanlısı Hatice Cengiz, Türk-Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı bulunuyordu. Aslında Kaşıkçı ilk defa 28 Eylül’de evlilik işlemleri için S.Arabistan Başkonsolosluğu’na gitmiş ancak evrakların hazır olmadığı gerekçesiyle 2 Ekim’e randevu verilmişti. Bu sürede Kaşıkçı için Riyad yönetiminin onayı ile sözde muhalifleri susturma taktikleri doğrultusunda hazırlanan ancak Türkiye’yi çeşitli yönlerden hedef alan operasyon planının uygulanmasına başlanmıştı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cemal Kaşıkçı hakkında Suudi Arabistan güvenlik makamlarınca Riyad’ı eleştirdiği iddiasıyla herhangi bir suç isnadı veya yakalamaya yönelik bir karar bulunmuyordu. Aralık 2016 yılında İndependent, Kaşıkçı’ya Suudi Arabistanlı yetkililer tarafından ABD Başkanı Donald Trump’ı eleştirdiği için TV yasağı getirildiğini iddia etmişti. Riyad bu gelişmeler ışığında Kaşıkçı’nın S. Arabistan yönetimini temsil etmediğini duyurmasıyla birlikte Kaşıkçı muhalif isimler arasında anılmaya başlanmıştı. TRUMP muhalifi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda kaybolması Suudi İstihbaratçılar tarafından kaçırıldığı veya infaz edildiğine yönelik iddialar ile birlikte Riyad yönetiminin muhaliflerini susturma taktiklerini ve Suudi Arabistan’ın kirli dosyalarının gündeme gelmesine neden olmuştu. Son yıllarda yaşamlarını Avrupa’da sürdüren 3 Suudi prens ortadan kayboldu. Suudi hükümetini eleştiren açıklamalar yapan prenslerin her birinin kaçırılarak uçakla Suudi Arabistan’a götürüldüğüne ilişkin çok ciddi deliller bulunuyor. Bu prenslerden bugüne kadar bir haber alınamaması katledildiklerinin işaretlerini ortaya koyuyor. Suudi Arabistan’da aralarında prenslerin ve bakanların da bulunduğu çok sayıda kişi büyük yolsuzluk operasyonu kapsamında gözaltına alınmıştı. Buna paralel olarak bazı üst düzey devlet yöneticilerinin de görevlerine son verilmişti. Uzmanlar bu operasyonları yolsuzluk karşıtı bir adım olarak görmek çok zor görüşündeler. Zira bu operasyonlar Muhammed bin Salman’ın kendisine yönelik desteği konsolide ettiği bir tasfiye hareketi olarak yorumluyorlar. Sözde yolsuzluk operasyonunun ardından M.Bin Salman’a rakip olabilecek Prens Mansur bin Mukrin ve 8 üst düzey bürokratı taşıyan helikopterin düşmesinin tasfiye hareketinin bir devamı niteliğinde olduğu neredeyse aşikar. Dünya gazeteci Kaşıkçı’nın Suudi Başkonsolosluğu’ndaki sır kayboluşunu konsoloslukta vahşice katledilip katledilmediğini konuşurken Kaşıkçı’nın kaybolduğu gün Atatürk Havalimanı’na Suudi Arabistan’dan birer saat arayla gelen 2 uçağın aynı gün Suudi Arabistan’a havalandığının anlaşılması “Cemal Kaşıkçı bu uçaklar ile mi kaçırıldı” şüphelerine neden olmuştu.
Cemal Kaşıkçı’nın ortadan kaybolmasının, ABD ile Suudi Arabistan ilişkilerinin gerildiği bir döneme denk gelmesi de dünya kamuoyunun gözlerini bir anda bu olaya dikmesine neden oldu.