Ekim 15, 2018 09:44 Europe/Istanbul

Yenişafak: 15 ABD firması Türkiye yolunda

Evrensel:

'Kendilerine şatafat, halka tasarruf'

Milli gazete:

iPhone’larımızı kıracak ama ajan papazı vermeyecektik!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Fatma Çelik 14 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yargıdaki diğer "iki kara delik"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2013 yılında İstanbul'da kabul edilen bildirge; yargıya, yargılamanın kamuya açık yapılması, yargı sistemine hem hukuki hem de fiili ulaşımın kolaylıkla sağlanması, yargı kararlarının yayınlanması ve herkes için çevrimiçi erişim imkânı sunulması, yargılamanın yapıldığı dili bilmeyenler için ücretsiz çevirmen temini, halkın yargı süreci ile ilgili temel bilgileri edinmesinin sağlanması, basına doğru bilgilendirme yapabilmesi için erişim ve uygun yardım sağlanması, hâkimlerin atanma ve disiplin prosedürlerinin şeffaf olması gibi temel prensipleri gerçekleştirme misyonu yükleyerek, yargıda şeffaflığı sağlamayı hedefleyen 15 ilkeden oluşuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Özetle saydığım bu ilkeler ne işe yarıyor?İlkeler, yargının şeffaf olmasını; yargının şeffaf olması ise bireylerde yargıya güven duygusunun oluşmasını sağlıyor.Ancak ilkeleri incelerken ister istemez akla şu sorular geliyor: Türkiye, hazırlanmasına ve değiştirilip geliştirilmesine ev sahipliği yaptığı bu bildirgedeki ilkelerin hangilerini uyguluyor, hangilerini uygulamıyor? Ya da başka bir ifadeyle, Türkiye'nin hangi ilkenin uygulanmasına daha çok ihtiyacı var, Türk yargısında problem nerede?5 ana kara delik. İşte, bu sorulardan birini, Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit'in Zirve öncesi düzenlediği basın toplantısında, bir basın mensubu, "Yargıda en çok sıkıntı olan noktalar nelerdir?" şeklinde başkana yöneltiyor. Bu soru üzerine Cirit;"Türkiye'deki yargının sorunları vardır, yok değildir. Bu sorunların çözülmesi için de çalışılmaktadır. Gerek bakanlığımız, gerek de bizler çalışmaktayız. Türkiye'de yargının 5 ana kara deliği vardır" dedikten sonra 5 ana kara deliğin neler olduğunu sayıyor…1. delik; Yargıtay'ın devamlı artan iş yükü.2. delik; mevzuat değişikliklerinin çok sık yapılması nedeniyle hukukta belirsizliğin meydana gelmesi.3. delik; sayıları artık fazlaca artan ancak kalite açısından büyük eksiklikleri bulunan hukuk fakülteleri sebebiyle, temel eğitimi zaten zayıf olan öğrencilerin hukuk eğitiminin de düşük seviyelerde olması ile iyi hukukçu yetiştirilememesi. Bahsedilen üç hususa da katılmamak mümkün değil. Ancak farkına varılan bu sorunların çözülmesi için neler yapıldığı da, büyük merak uyandırıyor, elbet.Bu üç deliği sayan Yargıtay Başkanı, sıralamasını burada kesiyor ve bahsettiği 5 ana delikten diğer ikisinin ne olduğunu söylemeyi unutuyor. İlkeleri ve taslak uygulama planlarını inceleme imkânı bulan bir hukukçu olarak, naçizane fikrimce, başkanın unuttuğu yargının kara deliklerinden ikisini sizinle paylaşmak istiyorum. Yargıdaki,4. delik; hâkimlerin atanma ve denetim mekanizması.Hâkimlik ve savcılık teminatının pratikte işlevsellik kazanabilmesinde, hâkimlerin ve savcıların atanma, yer değiştirme, yükseltilme, denetim ve disiplin gibi özlük işlerini gerçekleştirecek organın hukuki statüsü büyük önem arz eder. Bu açıdan atamaların siyaseten bağımsız bir organ tarafından ve liyakate dayalı olarak yapılması esastır. Aynı titizlik hâkimlerin denetim mekanizması için de geçerlidir.Bu açıdan Türkiye'de bu vazifelere haiz Hâkimler Savcılar Kurulu'nun gereken kriterleri taşımadığı kendi iç yapılanmasından bellidir.5. delik ise; yargı mensuplarının siyaseten bağımsız oldukları hususunda halkta güven tesis edememesi.Bu husus, aslında atanma ve denetim mekanizmalarıyla da yakından ilişkili. Yargı siyasetten uzak tutulmadıkça halka eşit fırsatlar sunan, tarafsız bir yargılama sonunda adalete erişim mümkün olamayacak, İstanbul Bildirgesi gibi çalışmalar da ancak okullarda yapılan müsamereler gibi seyri keyifli bir gösteri olarak kalacaktır…

...***

Saadet Oruç, 14 Ekim tarihli Star gazetesinde, “Cemal Kaşıkçı vakası ve odanın ortasında duran fil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ortadan kaybolması/kaybettirilmesine ilişkin sır perdesinin aralanması için, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu ve ilgili binalarında olay yeri incelemesinin yapılmasına bir an önce izin verilmesi gerekiyor. Sorumlu bir devlet iddiasında bulunan bir yapı, kendi üzerinde yoğunlaşan şüphe bulutlarını dağıtmak için bir an önce buna izin verir. Hatta kolaylaştırır. Oysa gelen haberler, Suudi Arabistan’ın buna yanaşmadığı ve hatta yanaşmayacağı şeklinde.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Suudi yönetiminin öneriyle Ankara ve Riyad arasında bir ortak komisyon kurulması kararlaştırıldı ve bu çerçevede temas trafiği gerçekleştirdi. İstanbul’da savcılığın yapacağı soruşturma ise ayrı bir kanaldan yürüyecek. Bütün dünyanın bildiğini Suudi yönetimi de biliyor. Cemal Kaşıkçı vakasını soruşturan güvenlik ve adli birimlerinin elinde fazlasıyla delil var. Ancak sorumlu bir devlet olmanın gereği olarak, yıllar süren bir diplomatik ilişkinin getirdiği çerçeveye uygun bir şekilde Suud tarafının önerisi kabul edildi ve ortak komisyona yeşil ışık yakıldı. Bu demek değil ki, üzerinde cinayet şüphesi olan bir tarafın zaman kazanma girişimlerine göz yumulacak.

Suudi medyasının sorumsuz yayınları ve Türkiye’nin güvenli bir ülke özelliğini sorgulamaya kalkma cüreti de Ankara’da dikkat çekiyor. Eldeki bütün veriler gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın kaybolmasıyla ilgili resmi Suud makamlarını hatta ve hatta veliaht prens Muhammed bin Selman’ın en yakın koruma halkasını işaret ederken, aklımızla alay etmeye kalkan yorumlar Suudi yönetiminin işini zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Suudi Arabistan veliaht prensinin imaj yönetimi için profesyonel ve pahalı Batılı şirketlerle yaptığı anlaşmalar sayesinde oluşturduğu algı, Cemal Kaşıkçı olayla yerle yeksan oldu. Eğer Suudi yönetimi akıllı adımlar atmazsa yerle yeksan olacak olan sadece algı ile sınırlı kalmayacak. Bazen büyük bir yangını fark edilmeyen ya da önemsenmeyen küçük bir kıvılcım belirler. Ses kayıtları, videolar, kemik testeresi, özel uçakla gelen adli tıp uzmanı vs vs… Odanın ortasında büyük bir fil duruyor… Kaçacak yeri kalmadı.

...***

Vedat İlbeyoğlu 14 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “CHP ve ‘sağın dili’, yok mu bunun başka yolu?!”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.

“Kapsama alanı oldukça geniş ve derin bir ‘kriz’ dalgasının içindeyken memleket, duruma dair siyasal muhalefet ekseni de ‘yerel seçime’ odaklanmış durumda. İktidarın işine gelen bir durum bu tabi ki. ‘Ana muhalefet’ CHP ise bu odaklanmanın tam odağında kalarak kimseyi şaşırtmıyor yine. Bu krizli zeminde bile seçim dışında siyaset yapma alternatiflerinden ‘itinayla’ uzak durmayı başarıyor: “Önümüzde yerel seçim var, ver oyunu CHP’ye, kurtul bu krizden!””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Seçimde başarılı olmanın bir yolu olarak da dilini değiştirecekmiş CHP. “Sağ seçmene ulaşmak için sağın dilini kullanmak gerektiği” tespitini yapmış. Zenginin malı züğürdün çenesi deyip geçilmemeli; bu mesele “gırtlak CHP’nin, istediği dili kullanır” denilip geçilecek gibi değil çünkü. CHP seçmeni bu ‘sağın dili’ efsanesine mahkûm edilmemeli en azından.

İlk bakışta sorulacak sorular var elbette: CHP yönetimi ‘solun dili’ni mi kullanıyordu bugüne kadar? ‘Sağ’, ‘sağın dili’ni kullandığı için mi güçlü? Toplumun çoğunluğunu oluşturan işçiler, emekçiler, işsizler, yoksullar..., ‘sağın dili’yle mi konuşuyorlardı? ‘Sağ’, bu kesimlerin dilini kullandığı için mi güçlendi?

Şöyle sormalı ya da: Toplum, darbeler de dahil, bir dizi siyasal-ideolojik-kültürel süreçten geçirilerek ‘sağın dili’ denilen paranteze uygun bir kıvama mı getirildi? Bugün ‘sağın diliyle konuşan’, ‘sağ seçmen’ denilen kesimlerin önemli bir bölümü, bir başka dille konuşmuyorlar mıydı bir zamanlar?Nasıl oldu da grevlerle, boykotlarla, direnişlerle, hak mücadeleleriyle örülü bir dille konuşabilen insanlar, ‘sağın diliyle’ konuşur oldu şimdi?Bu soruları dert etmeyen bir kafa ‘sağın dili’yle konuşsa ne olur? Kaldı ki ‘sağın dili’  denilenin gerçekte ne olduğunun ayırdına bile varamaz.

Bugün CHP’li yöneticilerin gözlerini kamaştıran ‘sağın dili’, özetle, böyle hakim oldu. CHP’nin ‘dil’ arayışı da dahil, açmaz ve işlevsizliklerine, yaşanılan bu süreçleri hesaba katmadan çözüm bulması mümkün müdür?