Ekim 20, 2018 11:19 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Türkiye krizin daha başında

Yeniasya:

İsrail Filistinlilerin evlerini yıkmaya devam ediyor

Evrensel:

DİSK: Meclis toplu işten atmalara karşı düzenleme yapmalı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Batuhan Çolak, 19 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AK Partililerin kızgınlığı artıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye'de birçok konu artık çözümsüzdür. Ekonomi, demografik yapı, dış politika, ulus devlet... Bu konuların içine girdikçe çözümü olmayan sorunlarla karşılaşırsınız.Örneğin ekonomi... AK Parti'nin sıcak para ve inşaat sektörünün gelişimine dayalı ekonomi modeli artık kullanılamaz hale geldi.Temel gıda üretiminde ihtiyaç duyulan hammaddelerin ithal edilmesi ilk başlarda çok fazla göze batmıyordu. Medya sermayesinin inşaat sektörüyle beslenmesi neticesinde, tek seslileşen medyada "büyük kaza"nın gelişi ört bas ediliyordu.Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas süreçlerinde "dışa bağımlı" hale getirilen ekonomiyi konuşmak lüks kaçıyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Akademi camiası da "siyasetten uzaklaştırılacak" bahanesiyle darmaduman ediliyordu. Sosyal bilimler ve ekonomi alanları "padişahların harem hayatı" kıskacında bayağılaştırıldı, özelleştirmelerle ilgili doğru düzgün bir akademik çalışma bile yapılamadı. Yapanlar da türlü mobbinglere maruz kaldı.Çok sesliliğin aslında demokratik bir zenginlik olduğu bir türlü anlaşılamadı.İşte böyle bir tabloda doğru ve yanlış, kişilere göre değişmeye başladı. Hâkimler, adaleti kanuna göre değil, siyasi iradenin hoşnutluğuyla dağıtmaya başladı. Özelleştirmelerdeki hukuksuzlukları, haksız kazançları, ihalelerde kolay yoldan zengin olanları araştıran savcılara göz açtırılmıyordu.Sık sık siyasi kriz, çatışma ve toplumsal olay yaşayan Türkiye'de ekonomi ve millî devlet arka plana atılmıştı.Karşıt görüşlülük ikilemine hapsedilen siyaset üzerinden sandıktan güçlü çıkılması "başarı" için yeterli sayılıyordu.Oysa siyasetin başarısı sadece sandıktan çıkan sonuçlar değildi. Siyasette başarı, yıllar sonra o dönemin nasıl yorumlanacağıyla ilgiliydi. Geleceğe ne bıraktınız? "Çatışma mı, üretim mi?" Bu soruların cevapları olumlu olursa sandık başarınız aynı zamanda siyasi bir başarıya dönüşür.Bugün sorulması gereken en önemli soru; "Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu ilerleyen yıllarda nasıl yorumlayacağız" şeklinde olmalıdır.Örneğin;Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından beri ayakta tuttuğumuz fabrikaları, arazileri, binaları özelleştirme kılıfıyla yabancı sermayeye teslim edişini nasıl anlatacağız? Açıklayamayacağız... Çünkü bunların açıklaması, mantığı, anlaşılabilirliği yok!Tıpkı Brunson krizinde yaşananlar gibi...Tıpkı AK Partili seçmenin şu an içinde bulunduğu psikoloji gibi...Açıklanamıyor, cevap verilemiyor, yorum yapılamıyor.Sosyal medya tek başına belirleyici değil, ama mutlaka bir ön bilgi verir.Son dönemde AK Parti ve MHP'ye yakın milyonluk sosyal medya hesaplarını inceleyin.Rahibin bırakılması sonrasında verilen tepkilere göz atın. Yıllarca AK Parti'ye oy verdiğini söyleyen kişiler "Hepimizi kandırdılar" diye mesajlar atıyor. Bu mesajları atanların profillerini, paylaşımlarını incelediğinizde fanatik AK Partili olduklarını görüyorsunuz.Tepkililer, kızgınlar... Çünkü diyecek sözleri, savunacak kaleleri kalmadı.MHP'li milletvekilinin, "Olan bizim iPhone'a oldu, kaldık mı ortada" şeklindeki tweetleri Cumhur İttifakı'nın içinde bulunduğu psikolojinin dışa vurumu aslında.Tezleri, hedefleri, idealleri kalmadı.Dahası bugün seçim yapılıp, siyasi iktidar değişse bile, çözümü zor olan yüzlerce meselemiz oldu.Hepimize geçmiş olsun!

...***

Hakan Albayrak, 19 Ekim tarihli Karar gazetesinde, “Af kanunu konuşulurken”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaktığı yeşil ışık, af konusunu iyice ciddiye bindirdi. MHP’nin teklifinin AK Parti tarafından gözden geçirileceği ve bazı tashihlerle yeni bir şekle büründürüleceği anlaşılıyor. Kapsamını henüz bilmiyoruz, ama bir af kanununun çıkarılacağı kesin gibi.Bunun niçin gerektiği izah edilirken, en çok, “kader kurbanları”na daha fazla çile çektirmemekten ve cezaevlerindeki yığılmaların önüne geçmekten bahsediliyor. Resmiyette işin temelinde şefkat ve merhamet, ayrıca ‘teknik zaruret’ var yani. Çok güzel.”diyen yazar, yazısının devaında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Öyleyse, binlerce mahkûmu salıverirken, aynı zamanda, hatta ondan evvel, devam etmekte olan bazı davaların ciddiyetsizliğini tespit etmek ve o davalardan tutuklu olarak yargılananları da salıvermek gerekmez mi?

Bir de, haklarında dava açılmayan, adli yahut idari soruşturma bile açılmayan insanların mağduriyeti var.

“Üyelik, mensubiyet, iltisak, irtibat” şüphesi için belirlenen 16 kriterden hiçbiri söz konusu olmadığı halde FETÖ’yle mücadele kapsamında -“kurum kanaati” gibi yusyuvarlak bir gerekçeyle- kamu görevinden ihraç edilen, işsiz ve aşsız kalmaya mahkum edilen, üstelik yurt dışına çıkışı da yasaklanan, en önemlisi “FETÖ’cü” yaftasıyla ele güne rezil edilen bir arkadaşım, hakkında adlî veya idarî hiçbir soruşturmanın olmadığını öğrenince, ‘Beni soruşturun’ diye savcılığa kendisi müracaat etmiş. Şöyle: “Bugüne kadar FETÖ/PDY örgütü ile doğrudan yada dolaylı herhangi bir şekilde bağım yada bağlantımın olmadığını belirtmek isterim. Bu örgüte ait Bank Asya’da hesabım yoktur. Bu örgütün kullandığı Bylock adlı programı hiç kullanmadım. Bu örgüte himmet adı altına herhangi bir şekilde yardımda bulunmadım. Çocuklarımı bu örgütle bağlantılı okullara göndermedim…. Gerekli araştırmaların yapılarak suçsuzluğumun tespit edilmesini istiyorum. Gerçekten FETÖ/PDY adlı örgütle bağlantım varsa ayrıca cezalandırılmamı talep ediyorum.”

İki sene önce yapılan bu müracaat sonuçsuz kaldı. Arkadaşımın -ve onun gibi pek çok kişinin- mağduriyeti devam ediyor.

Mahkeme kararıyla sabit olan bazı suçların affedilmesi ve o suçlardan mahkûm olan binlerce kişinin cezaevlerinden tahliye edilmesi birkaç hafta veya birkaç ay içinde gerçekleşecek gibi görünürken, sözünü ettiğim bu ‘mahkûmiyetsiz’ mağduriyetlerin kısa zamanda giderileceğine dair hiçbir işaretin olmaması ne tuhaf.

…***

Muharrem Bayraktar, 19 Ekim tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Suudilerin başı dertte”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Başkonsolosluğunda nasıl öldürüldüğünün ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Ortaya çıkan ayrıntılar devlet eliyle işlenen bir cinayetin dehşet verici boyutunu ortaya koyuyor.
Amerikan Wal Street Journal gazetesinin Türk yetkililerden aldığı bilgiye göre Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim'de Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosu Muhammed el-Uteybi'nin gözleri önünde öldürülmüş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***
Habere göre Riyad’dan gelen Suudi suikast timi Kaşıkçı'yı, Başkonsolos el-Uteybi'nin önünde önce dövmüş, sonra ilaçla uyutmuş, sonra öldürmüş, sonra cesedi parçalamışlar. 
Hatta Kaşıkçı’yı parçalayan anestezi uzmanı, odada bulunanlara 'siz müzik dinleyin' diye akıl da vermiş.
Konsoloslukta yapılan aramada da Türk emniyet birimleri cinayete dair ipuçları elde etti. Aynı gün konsolos efendi pır diye Riyad’a uçtu.
Haberde, Türk yetkililerin Kaşıkçı'nın nasıl öldürüldüğüyle ilgili olarak bir ses kaydını da içeren kanıtları, ABD ve Suudi Arabistan'la da paylaştığı, iki ülkenin de verilen bilgilere itiraz etmedikleri belirtiliyor.
Yani ortada “devlet eliyle planlanmış ve devletin temsilcisi olan bir konsolosun önünde icra edilmiş olan bir cinayet” var.
Kaşıkçının en büyük özelliği neydi:Rejime muhalif olması.
BBC'de yer alan habere göre Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı, kaybolduğu 2 Ekim tarihinden 3 gün önce İngiltere'nin başkenti Londra'da bir konferansa katıldı. 
Kaşıkçı, konferans sonrası BBC'ye verdiği röportajda da, “Suudi Arabistan'da büyük bir değişim yaşanıyor. Bu daha önce hiç görmediğimiz bir şey. Eleştiri yapan gazeteciler tutuklanıyor. Tutuklananlar muhalif bile değil. Bu olaylar insanları korkutuyor.”
Geçtiğimiz Mayıs ayında ABD’den 110 milyar dolarlık silah alım anlaşması yaparak, ABD’nin en büyük parterlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlayan Suudi kraliyet ailesi, bu rahatlıkla,“içerdeki muhalifleri” kökünden sindirme politikalarına hız verdi. 
Tek günah “muhalif” olmak.
Dikta rejimlerinde muhalif olmak, bu rejimlerin başındaki krallar, prensler, başkanlar için en büyük korku.
Bu korkunun sonucu olarak karşımıza 'müzik eşliğinde muhalif kişileri testere ile kesen' bir devlet erkânı profili karşımıza çıkıyor.

Bu korkuyu yenmenin tek yolu daha çok demokrasi daha çok özgürlük. Bazıları özgürlükten ne kadar korksa da çare bu.