Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Öncü kadınlar çocuk istismarına karşı seferberlik başlatıyor
Milli gazete:
Vatandaş vergiye rantiyeye çalışıyor
Yeniasya:
AKP'den KHK'lı doktorları zora sokacak tasarı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı, 30 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Üniversiteler: Neden 500’de yokuz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı ilk 500 arasında tek bir üniversitemiz olmadığını belirterek, üniversiteler geriliyor dedi. Ama övündüğü bir konu var: “Her ilde üniversite açtık, 206 üniversitemiz var”. Sayı ve büyüklüklerle övünmek en sevdiği şey. Bu sayede yüz binlerce gence daha üniversite olanağı açıldı, aileler memnun.. Bu alanda sayıların büyüklüğü ile oy-sandık ilişkisi arasında doğrusal bir oran da olduğunu kabul edelim öncelikle. Ama birinci nokta, üniversitelerimizde nitelikte bir büyüme sağlayabildiniz mi, yoksa üniversitelerin ortalama niteliğinde önemli düşüşler mi var... 16 yıldır iktidardasınız, buralardan hangi evrensel nitelikte bir buluş, niteliği yüksek bilimsel araştırmalar çıktı? Bu sizi ilgilendirmiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:
…***
Şöyle soralım: Dünyanın etki faktörü en yüksek mesela 10 dergi’de yayımlanan araştırma sayılarımızda kayda değer bir artış var mı? Nobel’i bir kenara bırakalım, 206 üniversitemizde herhangi bir bilim insanımız, uluslararası önemde büyük ödül kazandı mı?
Gazetelerde, dergilerde Türk bilim insanlarının çok önemli başarılarını okuyoruz. Hepsi yurtdışında! ABD, Kanada ve Batı Avrupa’da yaşıyor ve mükemmel işler yapıyorlar!
Acaba neden diye soruyor musunuz? Mesela Türkiye’den yurtdışına büyük nitelikli göç.. Bu göçün sonucu yurtdışından bize Türklerin büyük başarısı olarak yansıyor ve yansıyacak. İktidar bundan şikâyetçi, geri getireceğiz diyor.. tabii ki hayal kuruyor. Çünkü, bilim bir iklim ve özgürlük meselesi.. Biraz açalım.
Neden 500 içinde yokuz?..
Evet de neden ilk 500’de bir tek üniversitemiz yok? Cumhurbaşkanı’nın, ülkenin tek adamı olarak aslında buna yanıt vermesi gerekir. Yanıtını bilmesi için sorup soruşturması gerekir. Ama çevresindeki danışmanlara sorarsa veya onlara “araştırın konuyu ve bana bilgi verin” derse, doğru yanıtı bulamaz.
Çevresinde önce bilimi, bilim-üniversite ilişkisini gerçekten bilen ve ayrıca Cumhurbaşkanı’na, duymak istediğini değil de gerçeği söyleyebilecek özgür insanların olması gerekir.
206 üniversitemizden kaç bilim insanı atıldı son 10 yılda ve neden? Kaç öğrenci hapishanelerde?
…***
Şahap Kavcıoğlu 30 Ekim tarihli Yenişafak gazetesinde, “Yeni dönemde kalkınma ve yatırım bankacılığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkemizde kalkınma ve yatırım bankacılığı 70’li yıllardan sonra biraz gelişmiş olsa da 90’lı yılların sonuna doğru çok büyük bir ivme kaybetmiştir.Özellikle 90’lı yıllarda Türkiye’deki yüksek enflasyon ve yüksek faiz sarmalı, yatırımların önemli ölçüde azalmasına sebebiyet vermiştir. 2000’li yılların başlarından sonra gelişen ve büyüyen Türkiye’nin en önemli eksiklerinden biri ise; bu kez yatırım, üretim ve istihdamın artırılması açısından yatırımlara uzun vadeli finansman sağlayacak güçlü bir kalkınma bankacılığının olmamasıydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye Kalkınma Bankası bilindiği gibi yurt dışında çalışan işçilerin tasarruflarını yatırımlara dönüştürmek amacıyla 1975’te Devlet Sanayi İşçi Yatırım Bankası olarak kurulmuş, 1988’de ise Türkiye Kalkınma Bankası adını almıştır. Bankanın sanayi sektörü yanında diğer sektörlere de finansman desteği sağlama imkânı da yine aynı tarihte getirilmiştir.
Özellikle bu tarih sonrası kalkınma programlarının en önemli uygulayıcılarından biri olarak görülen Türkiye Kalkınma Bankası, geçmiş pratikler dikkate alındığında kalkınma hedeflerine ulaşmada etkin bir rol alamamıştır.
Bu durumun getirdiği farkındalıkla, 1 Ekim itibarıyla yeni yasama yılında Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun yürürlüğe sokulmuştur.
Türkiye’nin kalkınmasına önemli katkı sağlayacak olan bu kanunun amacı; çağdaş kalkınma ve yatırım bankası araçları kullanılarak ülkemizin kalkınma hedefleri doğrultusunda yatırım ve projelerin desteklenmesi, fon kaynaklarının etkin kullanılmasını sağlamaktır.
Yeniden yapılandırma çerçevesinde Ziraat Bankası ve Halk Bankası gibi özerk bir yapıya kavuşturulacak olan bankada, personel istihdamı da İş Kanunu hükümlerine göre düzenlenecek iş sözleşmesiyle sağlanacak. 1 Ocak 2021’den itibaren ise 4857 sayılı kanun hükümlerine tabi olmayan personel çalıştırılmayacak.
Ayrıca, Türkiye Kalkınma Bankası bünyesinde tüzel kişiliği haiz Türkiye Kalkınma Fonu kuruldu. Bu fonun kuruluş amacı, orta ve uzun vadede ülke kalkınmasına olumlu katkılar sağlayacak stratejik sektör ve yüksek teknoloji yatırımları için alternatif finansman imkânlarının sağlanmasıdır.
Türkiye Kalkınma Fonu’ndan beklenen en temel amaç ise, birçok gelişmiş ülkede olduğu gibi stratejik olarak gelişmesi istenen bölgelere ve sektörlere uzun vadeli sermaye yatırımları yapması ve bu yolla hedeflenen ekosistemi desteklemesidir.
Kalkınma ve yatırım bankalarının 2017 yıl sonu itibariyle toplam bankacılık sektörü içindeki yerine bakılacak olursa, 162,7 Milyar Türk Lirası aktif büyüklük ile %5 paya, 126,7 Milyar Türk Lirası kredi büyüklüğü ile de %6 paya sahip olduğu görülecektir.
Aynı dönemde 8,98 Milyar Türk Lirası aktif büyüklük ile bankacılık sektöründe binde 2,7 paya sahip olan Türkiye Kalkınma Bankası, kalkınma ve yatırım bankacılığı sektöründe ise %5,5 paya sahiptir. Yine, kredi büyüklüğü açısından 6,9 milyar Türk lirası ile bankacılık sektöründe binde 3,2 paya sahip olan banka, bu kriterde kalkınma ve yatırım bankacılığı sektöründe ise %5,4 paya sahiptir. Dolayısıyla buradaki oranlarda göstermektedir ki hem bankacılık sisteminde hem de kalkınma bankacılığında ciddi bir Pazar payına ulaşılamamıştır.Bunun için kalkınma ve yatırım bankacılığını, diğer ülke örneklerindeki gibi uluslararası alanda çalışır bir vaziyette kalkınmaya daha fazla katkı sunacak bir duruma getirmemiz gerekir.
Üretim meselesi Türkiye’nin kuşkusuz en önemli sorunlarından birisidir. Ülkemizin kalkınması, gelişmesi ve milletimizin refahının artırılması için yatırımları ve üretimi artırmak elzemdir. Ülkede kalkınma ve yatırım bankacılığının gelişimini sağlamak, rekabetçi, dinamik ve daha etkin bir reel sektör için oldukça etkili bir adımdır.
…***
Burak Kıllıoğlu, 30 Ekim tarihli Milli gazetede, “Gerçeği es geçmek”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye gündeminin en başat özelliği, her daim yoğun ve hareketli olmasıdır. Sürekli kritik meseleler masadadır, devamlı bir mücadele söz konusudur. Büyük büyük laflar ve iddialar, kıyasıya tartışmalar havalarda uçar ama en iddialı gündem bile taş çatlasın bir haftaya unutulur gider.Çünkü gündemimiz yoğun, ancak meseleleri ele alış tarzımız yüzeyseldir. Akıl ve mantık yerine duygusal tepkileri, anlık öfkeleri ön palanda tutarız ve hiçbir meselemizi de adamakıllı halledemeden sadece konuşur tartışır dururuz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ekonomik krizle iyiden iyiye hemhal olduğumuz şu günlerde neler söyleniyor peki? “Yeniden diriliş döneminin eşiğindeyiz”, “En zor kısmını atlattık” vs… Halbuki, iktidara yakın bir isim olan odalar ve borsalar birliği başkanı bile “kriz” kelimesini kullanamıyor ama “gözle görülür bir yavaşlama var” diyor, “piyasada para dönmediğini” itiraf ediyor. Gündem her zamanki gibi lüzumsuz bir yoğunluğa sahip ama gerçek gündem konuşulmuyor veya konuşturulmuyor yani.
Enflasyonla mücadele adı altında belki de görüp görülebilecek en enteresan tedbir paketi açılıyor. Zabıta denetimiyle ve indirim kampanyalarıyla enflasyonu düşürmek isteniyor. Pansuman tedbir bile denemeyecek kadar yüzeysel, günü kurtarmak dışında hiçbir şeye yaramayacak bir durum. İşin tuhaf yanı, bu mücadele programı daha açıklanmadan bile bazı sivil toplum kuruluşlarının, meslek örgütlerinin “destek açıklama” kuyruğuna girmeleri… Doğru veya yanlış olduğunu bilmeden “körü körüne destek çıkmak”, yanlışa yanlış diyememekle eşdeğer halbuki.
Siyasetin gündemi istediği gibi belirlemesi, işine geleni görüp işine gelmeyeni es geçmesi, koskoca memleketin sürekli bir seçim gündemiyle ve seçime dönük eylem ve söylemlerle idare olunması, hastalığı tedavi etmek yerine devamlı pansuman yapılmasına neden oluyor. Gündem çok yoğun, çok önemli meseleleri tartışıyoruz derken, aslında hiçbir meseleyi çözemiyor, insanların ve toplumun sıkıntılarına çözüm getiremiyoruz. Gerçek gündemi ıskalıyor, her defasında boş geçiyoruz. “Çok laf, bol polemik ama az icraat”la özetlenebilir halimiz.