Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: "Bin Selman'ın Suudi prenslere düzenlettiği operasyonda işkence yapıldı" iddiası
Yenişfak:
İnce'nin yerel seçimlerde aday gösterilmeyeceği kaydedildi
Milli gazete:
Şekerde hileli satış yargıya taşındı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esfender Korkmaz, 4 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, "İthalat tuzağı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ağustos ayında ödemeler bilançosu 2.6 milyar dolar cari fazla verdi. Dış ticaret açığı da geçen yıla göre azaldı ve 1.3 milyar dolar oldu.Bunlara rağmen geçen sene ilk 8 ayda 27 milyar dolar olan cari açık bu sene 30.6 milyar dolar oldu. Cari fazlaya Ağustos ayında turizm gelirlerindeki 3.7 milyar dolar net giriş ile ithalattaki yavaşlama etkili oldu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
2017 yılı ilk sekiz ayında doğrudan yatırımlarda 5.4 giriş varken bu sene 4.4 milyar dolar giriş oldu. Portföy yatırımlarında ise yine aynı dönemler itibariyle geçen sene 20.2 milyar dolar giriş oldu bu sene ise tersine 2.2 milyar dolar çıkış oldu.
Aslında 8 ayda ortaya çıkan 30.6 milyar dolar cari açığın finansmanında, bu açığın yarısı kadar nereden geldiği belli olmayan 15.1 milyar dolar net hata ve noksan kaleminden giren döviz etkili oldu.
Öte yandan her ne kadar MB, Parasal Olmayan Altın ve Enerji Dış Ticareti'ni de ödemeler dengesine ek tablo olarak hazırlıyorsa da, net hata ve noksan ile parasal olmayan altın giriş ve çıkışları genel olarak ödemeler bilançosunu şeffaf olmaktan uzaklaştırıyor ve anlaşılmaz kılıyor.
Ağustos ayında cari fazlaya rağmen, bugünkü koşullarda cari açık devam edecektir. Çünkü Türkiye ara malı ve enerji ithalatı nedeniyle cari açık veriyor. Ara malı ithalatı kesilirse üretim de duracaktır. Dahası ihracat malı üretiminde de yüksek oranda ithal ara malı kullanılıyor. İthalat durursa ihracat da duracaktır.
Elbette ki Türkiye bütün ara mallarını kendi üretemez. Ancak üretimde yüzde 10 veya yüzde 20 ithal girdi kullanılsaydı zaten cari açık oluşmazdı. Ne var ki Hibrit otomobil yaptığımızı söylüyoruz ve gerçekte bunun yüzde 80 payını ara malı olarak ithal ediyoruz.
Özetle Türkiye, bir ithalat tuzağına düştü. Siyasi iktidar ya işin farkında değil veya kur arttığı için piyasanın bu işi kendi başına çözeceğini düşünüyor. Eğer yatırım şartları uygun olsaydı, yatırımlar için hukuki altyapı ve iç tasarruf var olsaydı bu tez doğru olurdu. Kaldı ki yatırım yapmak için de yatırım malı ithal etmek gerekir. TL yüzde 35 daha düşük değerde iken yatırım maliyeti ve finansmanı yüksek olur.
Ekonomi emme basma tulumba gibi çalışıyor. Üretim ithal ara malı ve ham maddeye bağımlı bir yapı kazandığı için ithalat artınca cari açık da artıyor, tersine üretim azalınca cari açık da azalıyor. Türkiye; cari açık mı, eksi büyüme (daralma) mi, iki kötü seçenek arasında kaldı.Söz gelimi Ağustos ayında, ithalat yavaşlayınca, sanayi üretim endeksi de geriledi.O kadar ki, 2015 temel yılına göre, Ağustos 2018'de sanayi üretim endeksi ve sanayi sektörünün yüzde seksenini oluşturan imalat sanayi üretim endeksi 4 yıl öncesinden daha düşük çıktı.
...***
İhsna Çaralan, 4 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, " Hekimin can güvenliği yoksa halkın sağlığının güvencesi de yoktur"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Hekimler, sağlıkçılar ve örgütleri yıllardan beri sağlıkçılara yönelik şiddete karşı önlem alınmasını istiyorlar.AKP, hekimlerin bu isteklerine yanıt vermek iddiasıyla “Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”ni Meclise getirmiş bulunuyor.Ancak, hekimlerin talepleri ile bu teklif arasında hiçbir ilişkinin olmadığı, bu vesileyle hekimlerin çeşitli haklarının da gasbedileceğine dikkat çeken TTB, çeşitli illerde “nöbet eylemleri” yaptı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Hekimler kandırmaca değil, haklarını istiyor” sloganıyla meydanlarda toplanan hekimler, iş ve can güvencesi ile çalıma hakkına ilişkin taleplerini yinelediler.
Gazetemizde çıkan haberlerde de açıkça görüldüğü gibi AKP, çıkaracağı bu yasa ile;
- KHK ile ihraç edilen hekimlerin bırakalım devlet hastanelerinde, SGK ile anlaşması olan özel ve vakıf hastanelerinde de çalışmasını,- Yeni mezun hekimlerin, hiçbir yasal dayanağı olamayan “güvenlik soruşturması” gerekçesiyle “mecburi hizmet atamaları”nı yapmayarak hekimlik yapmalarını yasaklamayı da yasallaştırmayı da amaçlamaktadır.
Tarih boyunca hekimlik, toplumda en itibar gören mesleklerin başında gelmiştir. Ama AKP devri iktidarı boyunca hekimleri pek sevmemiş, onların örgütlerine karşı her vesileyle karşı duran bir yerde olmuştur.
Nitekim Afrin'e yönelik harekat sırasında 'Savaş bir halk sağlığı sorunudur' başlıklı bir bildiri yayımlayan TTB Merkez Konseyi üyesi doktorların ev ve ofislerinin basılıp gözaltına alınması hepimizin anısındadır.
Dahası, Erdoğan’ın deyimiyle en iddialı oldukları alan olan sağlıkta, “sağlıkta dönüşüm”ü, “sağlığın özelleştirilmesi ticarileştirilmesi” olarak gören TTB ve üyesi hekimleri, “herkese parasız, ulaşılabilir ve kaliteli bir sağlık hizmeti”ni savundukları için de “muhalif bir odak” olarak görüyordu.
Ama girişimler başarısız oldu diye durulmamış, bir yandan beş yıldızlı otel kıvamında “şehir hastaneleri” ve özel hastanelere milyarlar aktarılırken; üniversite hastaneleri, devlet hastaneleri, eğitim ve araştırma hastaneleri bütçe kesintileri, personel azaltılması, performans uygulamaları, döner sermaye, taşeron uygulamalarının,... kuşatmasına alınmıştır. Böylece bu hastaneler asgari sağlık hizmetleri vermekte bile zorlanan sağlık kurumları, hekimleri, sağlık personelini de işlerini yapmayan, her şeyden şikayet eden çıkarcı, yeteneksiz kişiler,... olarak gösterilerek itibarsızlaştırılmak istenmiştir.
“Sağlıkta şiddet” de işte bu hükümetin “sağlıkta dönüşüm” adı altındaki “sağlık reformu”nun “yan ürünü” olarak ortaya çıkmış, hekimlerin öldürülmesinin “sıradan vaka” haline geldiği bir aşamaya ulaşmıştır.
Evet bugün artık sorun, “hekimlerin can güvenliği” sorunu olarak gündeme geldiği için elbette ki öncelikle “can güvenliği sorunu”nu konuşuyoruz. Ama gerçek daha derindir.
…***
Sedat Ergin 4 Kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, " Piyasalarda bahar havasıbaşlıklı yaazısını okyucularla paylaşıyor.
" Enflasyonda önemli bir gerileme yaşanırsa bu durum doğal olarak döviz kurları başta olmak üzere piyasalara olumlu yansıyacaktır. Diğer yandan Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, 2018 yılı enflasyon hedefini bir kez daha yukarı yönlü revize etti. Yeni hedef yüzde 23.5 oldu. Yıla yüzde 5 hedefiyle başlandı, 20 Eylül’de açıklanan Yeni Ekonomik Program’da (YEP) yüzde 20.8’e çekilmişti. Kısa sayılacak aralıklarla temel makro ekonomi hedeflerinin değişmesi inandırıcılığı zayıflatıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Beyaz eşya, otomobil ve mobilya sektörüne gelen vergi indirimlerinin bu yıl için 72 milyar TL beklenen bütçe açığı üzerine olumsuz etkileri olabileceği endişeleri çok da geçerli olmazsa gerek. İki aylık süreyi kapsaması dışında imar barışı ve bedelli askerlikten sağlanan katkı bu durumu tolere edecektir. Ayrıca piyasalardaki durgunluğu aşmak için böyle bir hamle gerekirdi görüşünde olanlar az değil. Zira ekimde otomobil ve hafif ticari araç pazarı yüzde 76.5 daraldı. Bir hamle yapmak belki gerekliydi ama bu defa da Merkez Bankası’nın ‘parasal sıkılaştırmaya devam’ açıklamasından birkaç saat sonrasında vergi indirimlerinin gelmesi, Merkez Bankası para politikası ile maliye politikasının uyumsuzluğunu çağrıştırdı. Hatırlanırsa geçmişte bu uyumsuzluk enflasyon ile mücadelede önemli bir zafiyet olarak görülmüştü. Bu tür gevşemeye yönelik tedbirlerin devamı gelmezse parasal sıkı duruşa çok da helal gelmez. Geçen haftanın veri bazında bir diğer dikkat çeken gelişmesi her ne kadar durgunluk işareti olarak görülse de ekim ayı dış ticaret açığında yaşanan yüzde 77’lik küçülme oldu. Bu durum cari açıkta azaltıcı yönde etkisi olacak elbette. Bu da döviz kurları üzerinde baskı yapabilir. Yine Hazine’nin 2019 finansman programında iç borç çevirme oranın yüzde 93 seviyesinde kalması olumlu yorumlandı. Ama yerel seçimi de dikkate alırsak yine anahtar kalem bütçe açığı olacak.