Kasım 05, 2018 11:37 Europe/Istanbul

Star: Suudi Arabistan'ın Kaşıkçı cinayetinin izlerini bilim adamlarından oluşan bir ekibe sildirdiği ortaya çıktı

Yenişafak:

Binali Yıldırım'dan adaylık açıklaması

Evrensel:

Heryıl yaklaşık 100 bin kişinin başvurduğu acil servislerde kaos hakim

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Remzi Özdemir, 5 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Küçük yatırımcı sahipsiz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son yıllarda hep bankacılık sektörünü yazdık durduk.Bankaların haksız ücret politikaları gerçekten vatandaşın canını yaktı. Neyse ki, BDDK'nın bazen geç bazen zamanında müdahaleleriyle kısmen de olsa sorun çözülüyor. Ama sektörde halen bir iki banka gözünüzü kapattığınız an akla mantığa gelmeyecek isimlerle para alıyor.Bankaları hep yazarken, borsada yaşanan mağduriyetleri göremedik."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

 

...***

Bir okuyucumun feryadı gerçekten sermaye piyasalarının bugünkü içler acısı durumunu ortaya koyuyor:

"Özellikle küçük ölçekli şirketlerin eli hep küçük yatırımcının cebinde. Patronlar hisse senetleriyle istedikleri gibi oynuyor. Bir hisse senedi 40 kuruştan 1 ayda 3 liraya yükseliyor sonra tekrar 90 kuruşa geriliyor. 90 kuruşa gerilediği gün patron açıklama yapıyor, yeni yatırım için bedelli sermaye artırımı yapacağım diye. Bugüne kadar ne yatırım yaptın, yatırımcıya ne kazandırdın ki benden bedelli sermaye artırımına katılmamı istiyorsun?"

Bu tarz şirketlerin halka arzına bir dönem çok sık izin verildi. Borsada işlem gören şirket sayısının fazla gözükmesi için neredeyse büfeciye bile halka arz izni verdiler. Batan ve şu anda kot dışında olan yüze yakın şirket var. Bu şirketler küçük yatırımcıyı ciddi anlamda mağdur etti.

Şimdi aynı düzenin devam ettiğini görüyoruz.

Okuyucumuzun da dediği gibi ne yaptığı belli olmayan bu şirketler saçma sapan bahanelerle küçük yatırımcının cebinden para çekmeye çalışıyor. 7 yıl önce getirilen bir uygulama tamamen küçük yatırımcının aleyhinde. Bunun adı sermaye azaltımı. Şirketin hisse senedi bir liranın altında işlem görüyor ama sermaye artırımında küçük ortaktan bir lira bedelli istiyor. Doğal olarak kullanmıyor ve yatırımcının cebinden para alamıyor.

Son günlerde krizi bahane ederek bazı şirketlerin yeniden küçük yatırımcının parasına göz diktiğini görüyoruz.

Batık şirketleri küçük paralara alan bazı kişiler borsada sert hareketlerle küçük yatırımcıyı çekiyor. Sonra gelsin sermaye azaltımı ve paralar.

Bu paraları nereye kullandığını SPK'ya izah etmek zorunda.

Nitekim ediyor da: Borçları kapatmak, yeni batık şirket aldık onun borcunu ödemek. Bu dünyanın hiçbir yerinde olmayacak bir uygulama. SPK, bu tür sermaye azaltımını kötü niyetli kullanan şirketlere izin vermemeli. Bundan 5 yıl önce bu yöntemle yatırımcının cebinden milyonları toplayan bazı şirketlerin bugün isminin dahi ortada olmadığı bir gerçek. O dönem bu şirketlere izin verenler binlerce küçük yatırımcının vebalini taşıyor. SPK'nın aklıselim vicdanlı yöneticilerine sesleniyorum. Çok küçük hisselerle şirketleri yöneten, hiçbir sorumlulukları olmayan bu insanlara izin vermeyin.

...***

Faruk Çakır, 5 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " Verimlilik nerede?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir defa daha anlaşıldı ki ekonomideki dertlerin yanında dermanlar da biliniyor, ama yapılmıyor.Enflasyon rakamları yükseldi ve önümüzdeki aylarda da yükselmesi bekleniyor. Hatta Merkez Bankası 2018 yıl sonu enflasyon tahminini neredeyse yüzde yüze yakın arttırarak 13,4’ten yüzde 23,5’e yükseltmiş."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yıl sonunda gerçekleşerek enflasyon rakamının daha da fazla olma ihtimali de vardır. Bunun yanında insanlar o derece yanıltılıyor ki enflasyon rakamlarındaki yükselmeyi ‘iyiye alâmet’ olarak görenlerin çıkması dahi mümkündür!

Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir de, mevcut tablodan endişe duyduğunu akla getirecek şekilde ASO Ekim ayı meclis toplantısında Türkiye’nin geleceği için üretmeye devam edilmesi gerektiğini hatırlatmış. Ekonomi politikalarının üretim ve sanayi odaklı olması gerektiğine işaret eden Özdebir, “10 yılda bir kriz yaşamamızın sebebi bizim yumuşak karnımız olan cari açık. Biz cari açığı azaltmak için Ar-Ge, inovasyon ve verimlilik üzerinde çalışmalıyız. Üretim ekonomisine dönülmediği sürece yine Brunson krizleriyle karşı karşıya kalırız” ifadesini kullanmış.

Dünya ile rekabet etmek ve ekonomik tehditleri savuşturmak için yüksek teknolojili, katma değeri yüksek üretim stratejileri oluşturulması gerektiğini kabul etmeyen var mı? O halde niçin bu yolda ilerlemek yerine temelsiz övünmelerle vakit geçiriyoruz? Yüksek teknoloji için atılması gereken ilk adım ‘meslek eğitimi’ değil mi? Meslek liselerini memleket meselesi olarak görmeyip, bu okullara gerekli önemi ve ihtimamı  göstermemek nasıl izah edilecek? Hemen hatırlamak gerekir ki, yapılan bir araştırmada en yüksek devamsızlık oranı meslek liselerindeymiş. Bu tablo ile mi yüksek teknoloji ve araştırma geliştirmede ileri adımlar atacağız?

Üretim ve sanayi odaklı ekonomik sistemi kurmakta ne kadar geç kalırsak ödeyeceğimiz fatura o kadar kabarık olur. Üretim ve sanayi denildiğinde de akla sadece yerli araba ya da yerli uçak yapımı gelmesin. Bizde yapılan yanlışlardan biri de bu. En son yapmamız gereken işi, en başta yapmaya çalışmak. Merdivenler  basamak basamak çıkılmaz mı? Önce ‘iğne’yi en kaliteli şekilde yapacağız, sonra füzeyi... Sıralamayı tersine  çevirecek şekildeki adımlar neticesiz kalmaya mahkûm olur.

Yumuşak karnımız cari açık, yani kısaca ürettiğimizden fazla tüketmek yani başkasından aldığımız borç parayı kendi paramız gibi harcamak... Borç paralar geri ödeneceğine göre bunlarla ancak kalıcı işler, sanayi yatırımları yapılması halinde ‘kamçı’ olur. Aksi halde bu paraları gösterişli törenlerle harcayarak ileri gitmek mümkün değil. Cari açığı azaltmak için araştırma ve geliştirme çalışmalarına ağırlık vermenin yanında  verimliliği arttıran adımları da atmak gerekir.

...***

Yusuf Karataş, 5 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, " Çözüm süreci mi, çözüm beklenticiliği mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir süreden beri AKP’nin yerel seçimler öncesinde Kürtlere göz kırptığına dair bir tartışma yapılıyor. Özellikle Danıştay’ın ‘andımız’ kararı sonrasında ‘cumhur ittifakı’nı oluşturan iki parti; AKP ve MHP arasındaki gerilim de bu tartışmayı hızlandırdı. MHP lideri Bahçeli’nin tartışmayı Türklük-Kürtlük eksenine oturtması da AKP’nin özellikle muhafazakâr Kürtleri kazanmak için yeni hamleler yapmasının önünü açtı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

 

...***

Dün 24 Haziran seçimleri öncesinde MHP ile kurdukları ‘cumhur ittifakı’ için “MHP eski MHP değil” diyerek bu ittifakı savunan AKP’nin Kürt milletvekilleri ve siyasetçileri, şimdi de “bakın Erdoğan Kürtler için MHP’den vazgeçiyor” demeye başladılar. 

Öte yandan başta Eş Başkan Sezai Temelli olmak üzere HDP cephesinden yapılan “masaya, müzakere sürecine dönüş” çağrıları da niyet bu olmasa da kimi ulusalcı-şoven çevrelerin “AKP-HDP flörtü” propagandasını yapmasını kolaylaştırdı. Mesela Aydınlık’tan Sabahattin Önkibar, Dengir Mir Mehmet Fırat ile AKP’nin sözcüsü Ömer Çelik’in gizlice yeni bir görüşme süreci için zemin aradıklarını ve Erdoğan’ın bu girişime sessiz kalarak onay verdiğini yazdı. Önkibar gibi şoven yazar ve siyasetçiler yeni bir ‘görüşme süreci’ hazırlığı yapıldığı iddialarını gündeme getirerek hem AKP’yi ve hem de Kürt siyasetini hedefe koyarak bir taşla iki kuş vurduklarını sanabilirler. Ancak bu gerici propaganda bugüne kadar en çok AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. Çünkü bu çevrelerin Kürt düşmanlığı üzerinden AKP’ye hedef yapmaları, AKP’nin özellikle muhafazakâr Kürtler üzerinde etkili olmasını kolaylaştırıyor. Yani en rafine halini Aydınlık çizgisinde gördüğümüz ulusalcı-şoven çevreler yeni bir ‘çözüm süreci’ eleştirisi yaparak aslında AKP’nin işine gelen bir çözüm beklenticiliğini kışkırtıyorlar. 

Dememiz odur ki; çözüm sürecini savunmak farklı şeydir, çözüm beklenticiliği yaratmak farklı. Daha açık ifade etmek gerekirse, bugün çözüm beklenticiliği yaratarak iktidarın Kürtler üzerindeki siyasi etkisinin artmasına hizmet etmek, yerel seçimlerde Kürt illerinde AKP’nin elini güçlendirir. AKP-Erdoğan iktidarının ise, yerel seçimlerde eğer eli güçlenirse bunu Kürt sorununda bugüne kadar sürdürdüğü içeride baskı, tasfiye ve dışarıda müdahaleye dayalı politikayı meşrulaştırmak için kullanacağı da şüphe götürmezdir.