Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: Başkentte adaylık heyecanı
Cumhuriyet:
Saray'ın A takımında taşlar oynuyor
Milli gazete:
Sayıştay gördü yargı görmüyor!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ahmet Ulusoy, 9 Kasım tarihli Yenişafak gazetesinde, “İnşaat sektörü değersizleştirilmemeli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İnşaat sektörü dünyadaki diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik gelişmenin kaçınılmaz olarak ana eksenini oluşturmaktadır.Türkiye’de sektörün Gayri Safi Yurtiçi hasılaya katkısı % 7-8 civarında seyretse de; sektöre girdi sağlayan, faaliyetleri bu sektördeki gelişmeleri bağlı olan diğer sektörlerin de katkısını dikkate aldığımızda inşaat sektörünün Gayri Safi Yurtiçi Hasıla içindeki payı yaklaşık %30 seviyelerine ulaşmaktadır.Yine istihdama olan katkısı ile vazgeçilmez bir sektördür.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Bütün bu katkısı toplumun büyük bir kesimince bilinmesine rağmen sektörle ilgili oluşturulmaya çalışılan olumsuz algı anlaşılır gibi değil.
İnşaatın en önemli hammaddesi metal sanayiinde üretilen demir-çeliktir. Diğer yanda inşaat malzemeleri sanayiinde çimento, cam, hazır beton, tuğla, boru, alüminyum, ahşap, plastik, boya, doğal taşlar, yalıtım, çatı kaplama malzemeleri, ısıtma-soğutma-havalandırma, asansör, aydınlatma, mutfak ve banyo, mobilya gibi yapı çok sayıda yapı malzemeleri yer almaktadır.
Mesela çimento üretiminde Avrupa’nın en büyüğü dünyanın da 5.sırada üretici ülkesi konumundayız.
Yine plastikten boyaya seramikten mermere kadar büyük bir gelişme içerisinde olduğumuzu ve dünya ekonomisi içerisinde ciddi pay aldığımızı da söylemeliyiz.
Ülkemiz gelişmekte olan bir ülke olduğu için ihtiyaçları da hızla artıyor ve gelişimin ana eksenini kaçınılmaz olarak inşaat oluşturuyor.
Aslında kara propaganda yapanlara sormak lazım; barajlar, enerji üretim tesisleri, yollar, havaalanları, kentsel mekanlar, fabrikalar, hastaneler ve tüm yaşam mekanları ne ile yapılacak? İnşaat olmazsa bu yapıların ortaya çıkması mümkün müdür?
Yani inşaatsız bir altyapı, bir eğitim kalitesi, nitelikli sağlık kurumları, bir sanayi tesisi veya herhangi bir sektör düşünebiliyor musunuz?
Yapılan akademik çalışmalarda gelişmekte olan ülkelerin tamamına yakınında inşaat sektörü ile ekonomik büyüme arasında doğrusal ilişki bulunmuştur.
İnşaat sektörü ile imalat, ulaştırma, iletişim ve finans sektörü arasında çarpan etkisi ortaya çıkartan bir ilişki olduğu açık ve net.
İnşaat sektörü payı gelişme aşaması tamamlanıncaya kadar artıyor. Sanayi ötesi toplumlarda ise azalıyor. Bunu, konuyla ilgili yapılan akademik çalışmalar da net olarak ortaya koymaktadır.
Bu yapısal gelişim hemen hemen bütün dünya ülkelerinde görülen, sadece Türkiye’ye özgü olmayan, bir süreçtir.
Türkiye’de inşaat sektörü sabit sermaye yatırımlarına bakıldığında kamunun payının düşük kaldığı, daha çok özel sektör yatırımlarından oluştuğunu görmekteyiz.
Bugün inşaat sektörü ciddi sıkıntılar yaşamaktadır.Nakit dönüşleri azalmış, konkordato ilan eden firma sayısı artmış, yeni yatırımlar durma noktasına gelmiştir. Söyle ki konut satışları Ağustos ve eylül aylarında sırasıyla yüzde 12.5 ve yüzde 9.2 düşüş göstermiştir. Bu hızlı düşüşte döviz kurlarındaki artış, enflasyon, faizler başta olmak üzere makroekonomik verilerdeki olumsuz gelişmeler ve yatırım iştahındaki azalmalar etkili olmuştur.
Özellikle finansman maliyetlerindeki artışlar sektöre yönelik nakit akışını olumsuz etkilemiş ve inşaat sektörü ciddi bir durgunluk altına girmiştir.Döviz-faiz-durgunluk döngüsünün bozduğu bilançoları onarım için makro ihtiyati kararlar alınmalıdır.
Üretimi, ticareti, ihracatı ve istihdamı destekleyen bir ekonomik iklim gerekmektedir. Bu yapı kurulduğunda uluslararası yatırımları ülkeye çekmek daha da kolaylaşacaktır. Uluslararası toplumda siyasi ilişkilerin düzeltilmesi de ekonomik ilişkilere istikrar kazandıracaktır.
…***
Esfender Korkmaz, 9 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “CHP ve muhalefet görevi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Demokrasilerde muhalefetin en büyük görevi iktidarı denetleme görevidir. Bunun yaparken kendisinin de demokrasi örneği vermesi gerekir. CHP, demokrasi örneği vermek istiyorsa önce parti içi demokrasiye geçmelidir. Bunun ilk şartı da ön seçimdir. Bugün ön seçimin CHP için getirecekleri, partinin bundan sonraki geleceğini de etkileyecektir. CHP tabanda halkın birleşeceği aday koymak istiyor. Ancak halkın hangi adayda birleşeceğini yine halk bilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:
…***
Parti üyelerinin katılacağı ön seçim yapılmalıdır. Bugüne kadar her seçimde Genel Merkezde kurulan 3-5 kişilik komisyonlarda sorun yaşanmıştır. Ön seçimde bu tür sorunlar yaşanmaz ve kimse de zan altında kalmaz. Ön seçim yapılırsa, partinin kendine olan güveni artar. Zira bugüne kadar genel başkan ve MYK, AKP tabanından nasıl oy alırım hesabı içinde oldular. Aday arayışları bu hesaba göre yapıldı. Ne var ki her seferinde bu düşünce ters tepti ve partililer sandığa gitmedi. CHP karşıdan oy almak isterken, kendi tabanını kaybetti. Oysa ki adayı halk seçerse, kimse itiraz etmez. Halkın seçtiği ve özgüveni ve altyapısı olan bir adayın CHP'nin istediği tabanda ittifakı gerçekleştirme olasılığı daha yüksektir. CHP tabanı daha eğitimli ve demokratiktir. Ön seçimle demokrasi örneği verirse, hem kendi tabanını tutar, hem de bu yolla AKP tabanından demokrasiye inanmış olanları kazanır. Söz gelimi Muharrem İnce, İstanbul mitinginde AKP mitinglerinden daha fazla insan topladı. Özellikle İstanbul'da bazı milletvekilleri aday adayı olarak çalışıyorlar. Çalışanlar da genel başkanın adayı imiş gibi kendilerini lanse ediyorlar. Bunların yeteneğine ve altyapısına, doğru veya yanlış demek hakkımız yoktur. Ancak Sayın Kılıçdaroğlu tavizkâr olmamalı. Demokrasilerde dost-ahbap ilişkileri, haksız rekabet yaratır, daha yararlı olacakların seçilmesini engeller ve partiye de ülkeye de zarar verir. Kılıçdaroğlu kimseye aday olarak çalış demediğini açıklamalı ve kendisini kullananlara izin vermemelidir. Ön seçim bu gibi istismarların da önünü kesecektir.Dahası milletvekili olanların, bazı büyükşehirler hariç, aday olması doğru değildir. Milletvekili olup da ayrıca belediye başkanlığına da aday olanlar ''partide başka adam yok mu?'' sorusunu gündeme getirirler. Partide aynı yetenekte ve aynı beceride olan binlerce insan var. Birileri her yere aday olunca, gençlerin ve yeni yeteneklerin önü nasıl açılacak?
…***
Mustafa Karaalioğlu, 9 Kasım tarihli Karar gazetesinde, “Kaşıkçı cinayetinin hesabı nasıl sorulur?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Küresel bir sansasyon ve tepki yaratmasına rağmen Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluk binasında vahşice katledilmesi vak’ası da kısa sürede geçiştirilme ve unutturulma tehlikesiyle yüzyüze kaldı. Yükselen o kadar farklı sese rağmen esasında Kaşıkçı sahipsizdir.Sahipsizdir çünkü Suudi Arabistan vatandaşı olmasına rağmen ölümü onların elinden olmuştur. Dolayısıyla Suudiler için tek yol bu ölümü bir şekilde kapatıp yola devam etmektir. Ne konuşulmasını ne de takip edilmesini istiyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
ABD ikincil tarafı olmasına rağmen siyasal gücü sayesinde olayın örtbas edilmesini önleyebilirdi ama onlar da bilinen ticari ve diplomatik sebeplerden dolayı bir noktaya kadar gidip durmayı seçiyorlar. Kaşıkçı Washington’da da sahipsiz…
Avrupa; özellikle Almanya, İngiltere ve Fransa ile bütün olarak Avrupa Birliği cinayete ahlaki ve hukuki olarak kesin bir tavır koydular ama öncelikleri arasına almak gibi bir yola girmediler. Nitekim tepkilerin sesi artık iyice kısılmış bulunuyor. Netice itibarıyla Avrupa kanadı da Kışıkçı’yı sahipsiz bıraktı.
İslam dünyasını uzun uzun konuşmaya gerek yok. Baştan beri zaten ciddi ve etkili bir tepki veremediler. İlk günden beri Kaşıkçı’yla hak ettiği boyutta ilgilenmediler.
Geriye, olayın yaşandığı ülke olması nedeniyle gerçek bir taraf kabul edilebilecek Türkiye kalıyor. Öyle de kabul edildi. Türkiye, baştan beri cinayetin dünya kamuoyu tarafından bilinmesi ve takibi konusunda başarılı bir yol izledi. Süreç içinde diplomatik engeller nedeniyle konsolosun ülkesine gidişine izin verilmesi gibi hatalar yapılmasına rağmen hassasiyetini göstermekten çekinmedi. Oldu olmasına ama mesele hâlâ ortada duruyor. Suudi Arabistan’ın belki göstermelik, belki yarı ciddi yargılama sözü dışında bir gelişme bulunmuyor. Ceset hâlâ ortada yok ve en önemlisi de ölüm emrini veren kişi veya kişiler konusunda bir işaret bile verilmiş değil. Bütün dünyanın okları Veliaht Prensi göstermesine rağmen, siyasal güç ilişkileri bu olayda onun suçlanmasını engelliyor.