Kasım 12, 2018 10:48 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Kayyımlar geldi belediyelerin borcu yüzde 85 arttı

Karar:

Prens Selman'a yakın isimler suikast düzenledi

Yurt:

Yargıda mücadele zemini kalmadı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Karaalioğlu, 11 Kasım tarihli Karar gazetesinde, “Güvenlik özgürlük terazisidir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Söylendiği zaman kulaklara sıradan gelebilir ama bir devlet için en önemli kabiliyet güvenlik/özgürlük dengesini tutturabilmektir. Bunu temin edebilmek, hem güven içinde hem de demokratik özgür bir ortamda insanları yaşatmak çoğu kez kolay değildir. Değildir zira, temini için sokaktan kamu yönetimine kadar her alanda güçlü bir demokrasi duygusu gerekir. Sadece bu duygu değil aynı zamanda bir silsile içinde hukuk ve demokrasinin denetlenmesi ve sahiplenilmesi için mekanizmalara ihtiyaç vardır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Demokrasi tek başına devletin vizyonuna emanet edilemez, edilirse yıpranma ve aşınma kaçınılmaz olur. Toplumun sahiplenmesi mesela sadece 15 Temmuz gibi elim vak’alarda görüldüğü gibi canı pahasına yapılacak bir fedakarlıkla değil, sair zamanlarda da haklara hassasiyet göstermekte mümkün olur.

Öte yandan, özellikle Türkiye gibi terör problemine ilaveten devletin FETÖ gibi çeşitli gruplarca ele geçirilmesi riskine kadar bir dizi güvenlik önlemine ihtiyaç duyan bir devletin güvenlik/özgürlük dengesini tutturmakta sorun yaşaması kabul edilebilir olmamakla birlikte anlaşılabilir bir durumdur. Bozulan dengelerin onarılması için açık fikirli ve tartışma ortamına hürmetkar olmak kaydıyla…

Devletin, bir yandan vatandaşların terör başta olmak üzere, devlet içinde yapılanma ve gerçek anlamda güvenlik riski üreten unsurlardan korunması görevi vardır. Öte yandan da herkesin sistem nezdinde eşit hukuka tabi olması ve pratikte de fırsat eşitliğinin temini ihtiyacı vardır.

Başkanlık sistemine tam olarak geçişle birlikte; yani 24 Haziran sonrasından itibaren Türkiye’nin demokrasi ve hukuk zemininde büyük bir onarıma ihtiyacı olduğu da bir gerçektir. Nitekim bu ihtiyaç yeni sistemin tasarımında öncü role ve şimdi de liderlik pozisyonuna sahip olan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da defalarca dile getirilmişti. Yani beklenti de oluşmuştur. Demokrasi ve hukuk ihtiyacı herşeye sıfırdan başlamak, “Olanlar oldu önümüze bakalım” demek de değildir. Yani, Türkiye’nin PKK ve FETÖ sorununu ıskalayıp, bu problemin büyümesine müsaade edecek veya bazı unsurların avdetine yol açmak anlamı taşımaz. Bilakis, devletin güvenlik vazifesi icabı bu tedbirlerde ısrarcı olması da şarttır.

Ancak, sağlık çalışanlarının devlette ve özel sektörde çalışmalarına ağır kısıtlamamlar getiren kanun düzenlemesi buna bir örnek değildir. Haklarında mahkeme kararı olmayan kişilerin istihdam hakkını kısıtlamak devletin güvenlik tedbirindeki kararlılığını göstermez. Mahkeme kararıyla sabit olmasa bile bir doktor veya başka bir meslek insanı bir terör örgütüyle ilişkili olabilir evet ama bunu varsayım yerine açık delillerle karara bağlamak gerekir. Aksine tutum takınmak en çok aleyhte propagandaya malzeme verir. Ayrıca, zaman geçtikten sonra bu kez kamu yönetiminin her türlü ideolojiyi bahane gösterip bu imtiyazı sorumsuz kullanma ihtimaline yol açar.İster kanun, ister uygulama, isterse sıradan bir mevzuat olsun önemli olan, bugün alınan kararların devamlılığı ve yarın değiştirilme zarureti duyulmayacak kalitede savunulabilir  olmasıdır.

Dolayısıyla, mesele sadece son sağlık yasası değildir. Türkiye’nin genel olarak her siyasi düşünceden gayrımemnun ve suratı asık kitleleri kazanma yolunda yaklaşımlar geliştirmesinin zamanıdır. Ekonomideki sıkıntılarla dış politikada yaşanan gelişmeler de bu ortak duyguyu yakalama ihtiyacını mecbur kılıyor. Hepsinden önemlisi bir demokrasi olmak bunu gerekli kılıyor.

…***

İsmet Özçelik, 11 Kasım tarihli Aydınlık gazetesinde, “memurlar: 2019 4+5’le çıkmaz” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekonomik kriz en çok sabit gelirlileri vurdu. 24 Haziran seçimleri sonrasında başlayan ve hala devam eden zamlar maaşları eritti.Alım gücünü neredeyse sıfırladı. Zamların nerede duracağı da belli değil. Bu nedenle herkes önlem almakla meşgul. Bakkalda, markette poşetler küçüldü. Artık kilo değil, gram hesabı öne çıktı. Şu aralar açlık ve yoksulluk sınırı tartışılıyor. Türk-İş’e göre, 4 kişilik bir ailenin ekim ayı açlık sınırı bin 919 TL. Yoksulluk sınırı ise 6 bin 251 TL. Memur sendikaları konfederasyonlarından Birleşik Kamu-İş’in tespitleri de yakın. Açlık sınırı 2 bin 299 TL, yoksulluk sınırı 8 bin 750 TL.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Şu andaki maaşlara bakınca memur, emekli ve işçilerin büyük bölümü açlık sınırının altında. 2018 için toplu sözleşme ile verilen zam toplamda yüzde 6 civarında. Ama TÜİK enflasyonu bile yüzde 30 sınırında. 2019 için durumun farklı olmayacağı da şimdiden anlaşılıyor.

Memurlarda homurtular artıyor. Yandaş sendikalar suskun. Tabandan gelen basınç giderek yükseliyor. Bir iktidar değişikliğinde üyelerinin büyük çoğunluğunu kaybedeceklerinin farkındalar. Muhalif sendikalar eylemi konuşuyor. Yılbaşına doğru ortalık hareketlenecek. Türkiye Kamu-Sen, Birleşik Kamu-İş aralık başından itibaren sahaya çıkmaya hazırlanıyor. Memurlar yaşanan ekonomik krize vurgu yapıyor. Toplu sözleşme yapılırken ekonomik kriz olmadığını hatırlatıyorlar. “Olağanüstü durum var. Memur açısından afet durumu. Bunun gereği yapılmalı. Toplu sözleşme görüşmeleri ve yapılan anlaşmayı masaya yatıralım. Hükümetle yeniden masaya oturalım. Kriz emekçilerin sırtına yıkılırsa bu kimseye hayır getirmez” görüşünü savunuyorlar. Önümüzdeki dönemin sıcak geçeceğinin işareti.

Emeklilerin gözü de memurlarda. “Kaderimiz ortak” anlayışıyla hareket ediyorlar. Memurların eylemine destek için hazırlar.

Sadece düşük derecelerden değil, yüksek derecelerden emekli olmuş olanlar da şikayetçi. Yaşam standartlarının sürekli düşüşte olduğunu vurguluyorlar.

…***

Güray Tunçel, 11 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Avrasya Tüneli'nden Çerkezköy'e..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İstanbul Avrupa yakasından,  Avrasya Tüneliyle geçince  on dakikada Anadolu yakasındasınız... Müthiş bir sistem...  Arkadaşlarımla konuşuyoruz. Hepsi hemfikir.  Ancak  diyerek, sitemli yakınmalara başlıyorlar:- Çok pahalı çok... Sana güzel gelir tabi. Sık sık geçseydin Avrasya Tüneli'nden böyle diyemezdiniz..- Arada bir  gidince bize de güzel. Hem çok güzel geliyor.  İşi gereği her gün karşıya gidenlerin için süper değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Geçiş maliyeti cebimize yük oluyor.- Geçmekle iş bitmiyor.  Bir de gidiş dönüş var. Astarı yüzünden pahalıya geliyor. Günlük özel araç 40 lira, minibüsünüz varsa ortalama 60 lira.  Aya vurursanız hesabını sen yap maaş tünele gitti. Elektrik, su, doğalgaz, kira mutfak harcamaları derken..  ekonomi yapmak lazım. O yüzden köprüden geçmek en rahatı. Hemde püfür püfür Boğaz havası alarak, muhteşem güzelliği izleyerek... Kontrollü harcama şart. O zaman teknoloji harikası ulaşım sistemlerindeki fiyatlarının  düşmesini  temenni ederek konu konuyu açıyor. Halkın gündemi yerel seçimden daha çok ekonomi ve geçim sıkıntısı. Bankalara ödenen faizli borçlar, euro, dolardaki son durum..Vatandaş eline ve cebine girecek olan maaşını düzenli alsın. İşten çıkarılmasın ona razı. Bir grup tramvayda konuşuyor:- Bizim üçüncü aya girecek maaşlar yatmadı. Durumlar vahim. - Çok şükür bizim şirkette bu sorunlar yok. Varsa da bize yansımıyor. Gününde maaş hesabımıza yatıyor.- Parayla saadet olmaz demişler. Parasız da hayat çekilmiyor. Şükür halimize sağlığımız yerinde desek de, evde tantanalar başladı. Ödemelerde aksama oluyor.  Kredi kartına asgari ödemeyi geciktir bir kere, bankacılar peşinden ayrılmıyor. Telefon susmuyor.  Bazen açmıyorum. Allah'tan sendeki gibi çok çocuk yok. Olsa yandık... Umarım enflasyon yenilir, ekonomi en yakın zamanda düzelir...