Kasım 13, 2018 09:47 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: CHP ve İYİ parti arasında Ortak aday formülü gündemde

Milli gazete:

Şehirleri iyi yönetecek adaylar değil, mutlaka kazanacak adaylar aranıyor!

Yenişafak:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Paris’te Kaşıkcı cinayeti ile ilgili kayıtları dinlettiği liderlerin “çok ciddi manada” rahatsız olduklarını belirtti

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Bartu Soral, 13 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Yoksulluğa acil çözüm"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Vatandaşın gelir düzeyi ortada. Çalışanların ortalama maaşı 2 bin 500 lira civarında. İmkânı olan aile büyükleri, çocuklarına ufak tefek destek veriyor. Geliri yetmeyen kredi kartına yükleniyor, tüketici kredisi çekiyor. Bunlar gelirler kısmı. Bir de giderler var. Son dönem fiyat artışları ile giderler çok yükseldi. Gıda enflasyonu yüzde 40. Elektrik ve ısınma da aynı, yüzde 40. Kısa vadede, hele “yüzde 10 indirim yaptık gibi sloganlarla” enflasyona çözüm bulunamaz. Üretimi değil ithalatı teşvik eden ekonomi politikalarının sonucu bu… Uyarmıştık… Yoksulluk sınırı 6 bin lirayı geçti. Giderler kısmında diğer yük ise vergiler. İşte burada, kısa vadede yapılabilecekler var."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Devletin en önemli gelir kaynağı temel olarak ikiye ayrılan vergilerdir; dolaylı vergiler; yani, günlük harcamalara ödenen KDV, ÖTV, alım-satım vb. vergiler. Dolaysız yani doğrudan vergiler; yani, gelir ve kurumlar vergisi. Dolaylı vergiler adaletsizdir. Çünkü yiyecek, giyecek, barınma, ısınma gibi tüketim miktarları belli bir sınırı aşmayan, temel ihtiyaçlara, gelirleri ne olursa olsun herkes aynı vergiyi öder. Belirli sınırı aşmayan dedim, çünkü zengin olsanız da kişi olarak günde bin yumurta yiyemezsiniz, gıdaya ayda 50 bin lira harcamazsınız, günde 40 bin km yol yapamazsınız. Yani aylık 1600 TL asgari ücret alan bir çalışan da, aylık 500 bin TL ortalama geliri olan müteahhit de ekmeğe, süte, benzine, ısınmaya, telefona, elektriğe aynı fiyatı ödüyor, aynı oranda vergi veriyor. Gelirine bakılmıyor. Bu sebeple dolaylı vergiler adaletsizdir.1980 yılında toplam vergi gelirlerinin yüzde 37’si dolaylı vergilerden oluşuyordu. 2017’de toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin payı yüzde 67 oldu. Yıllar içinde ülke ekonomisinde imalat sanayiinin payı düşerken finansal işlemlerden kazançlar arttı. Son 10 yılda ise büyük kazananlar listesine “yandaş inşaat sektörü” de eklendi. Bu kazançların doğru dürüst vergilendirilmediği ise dolaylı vergilerin payının toplam içinde yüzde 67’ye ulaşmasından anlaşılıyor. Daha önce de yazdım; Türkiye’de borsada alım satım yaparak kazanç sağlayan yabancılardan bu kazançları için alınan vergi oranı sıfır. Borsada yabancıların payı yüzde 65. Yani çoğunluğu yabancıların elinde olan borsadaki kazançlardan vergi alınmıyor. Bankacılık kesimi son beş yıldır kârını her sene artırıyor. 2017’de toplam kâr 49.1 milyar TL oldu. Bankaların da yüzde 47’si yabancıların elinde.2017’de kurumlar vergisinden elde edilen gelir 53 milyar TL. Buna karşılık ÖTV’den elde edilen 138 milyar TL, bunun 64 milyarı petrol ve doğalgaz, 34 milyarı tütün ürünleri!.. Rakamlar açık; hükümet vergiyi “büyük kazananlardan” değil, vatandaştan alıyor.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın maaşına yüzde 26 zam yapıldı. Asgari ücretten başlayarak bütün çalışan kesim için en az bu oranda zam yapılması zaten artık mecburi. Kaldı ki temel harcama kalemlerine gelen yüzde 40 civarında zam göz önüne alınınca, bu oran bile geçen yıla göre dar ve orta gelirli kesimin alım gücü kaybını gidermiyor. Bu, gelir kısmındaki iyileştirme. 2) Buna ek olarak, giderleri düşürmek için; bütün gıda ürünleri, ısınma ve elektrikte vergi oranları sıfırlanacak. Ulaşım ve iletişimde ise vergi oranları indirilecek.

…***

Esfender Korkmaz 13 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " İki tarafı kesen bıçak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Merkez Bankası, Eylül ayı Ödemeler Dengesi istatistiklerini açıkladı. Eylül ayında cari işlemler hesabı 1.3 milyar dolar fazla verdi. Bir ay önce Ağustos ayında da, 2.6 milyar dolar fazla vermişti. Cari işlemler fazlasının oluşmasında, turizm gelirlerinin artması ve ithalatta gerileme ve ihracattaki artış etkili oldu.2017 Eylül ayında 20 milyar dolar olan ithalat, bu sene yüzde 20 düşerek aynı ayda 16 milyar dolara geriledi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ocak- Eylül 9 aylık dönemde oluşan cari açık, 2017 yılında 31.3 milyar dolar iken, bu sene aynı dönemde 30 milyar dolara geriledi. Aynı 9 ayda nereden geldiği belli olmayan, net hata ve noksan kaleminden 17.3 milyar dolarlık döviz girişi oldu ve cari açığın finansmanında bu giriş etkili oldu.

Öte yandan, 2017 ilk 9 ayında Portföy yatırımlarında 23.7 milyar dolarlık net giriş olmuş. Bu sene aynı dönemde 3.1 milyar dolarlık net çıkış olmuş. 

Dış krediler, döviz mevcutları ve mevduat hesapları ile diğer varlık ve yükümlülüklerden oluşan diğer yatırımlar kaleminde ise yine 9 ayda, geçen sene 4.3 milyar dolar giriş, bu sene ise 6.5 milyar dolar çıkış gerçekleşmiştir.

İç talebin düşük olması ve kurdan dolayı fiyatlarının artması nedeniyle ithal tüketim mallarına olan talep düştü. İthalatın gerilemesine neden oldu.

Daha önemlisi, dış ticaret ve cari açığın üretime yansımasıdır. Zira ara malı ve ham madde ithalatında azalma, içeride üretimin de gerilemesine ve aynı paralelde istihdamında gerilemesine neden oluyor.

TL'nin aşırı değerli olduğu 2012 yılına kadar, üretimde kullanılan ithal ara malı ve ham madde oranı yüzde 50'lere çıktı. İhracat malları üretiminde yüzde 80'lere çıktı. Söz gelimi Hibrit araba üretiminde halen ithal ara malı payı yüzde 80'dir.

İthalat ara malının yoğun girdi olduğu üretim sektörlerinde, ithal ikamesine dayalı bir teşvik uygulanarak, bu ara malı ve ham maddeyi Türkiye'de üretmek gerekirdi.

Artık geçti. Gelinen konjonktürde iki tarafı kesen bıçak gibi, cari açık azaldıkça, üretim, büyüme düşecek ve işsizlik artacaktır. Cari açık artınca eğer dış borçlarda temerrüde düşmezsek, üretim artacak, büyüme olacaktır. Denge için uzun dönem ve durgunluk gibi yüksek maliyetlere katlanacağız.

...***

Mustafa Karaalioğlu, 13 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "yerel yöneticilerin önemi daha da artacaktır"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yeni modelle birlikte; yani başkanlık sisteminden sonra kamu yönetimindeki koltukların da bildiğimiz ağırlıkları hızla değişiyor. Değişim hemen hemen bütün ünitelerde yaşanmakta ve kurumların ve pozisyonların eski ağırlıkları zayıflamakta. Sistemin tabiatı gereği yetkiler Cumhurbaşkanı’na doğru aktarılıyor.Mesela, eski sistemde herbiri kendi yasasıyla ve Başbakan/Cumhurbaşkanı ilişkileriyle yetkilendirilmiş bakanlar artık bu gücü taşımıyor. Çünkü artık bir Bakanlar Kurulu yoktur ve dolayısıyla bakanların ortak iradesiyle teşekkül eden bir ortak karar bulunmamaktadır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Milletvekili sıfatı taşımayan bakanların Cumhurbaşkanı’na doğrudan bağlı olması siyasal güçlerini azaltıyor onları daha teknik bir konuma çekiyor. Öte yandan, eski sistemin en güçlü bürokratları olan müsteşarlık da kaldırıldığı için bürokrasinin gücü tabiatı gereği Cumhurbaşkanlığı makamına ve ilgili ofislere aktarılmış bulunuyor.

Meclis’in gücünün gerilediğini ve sistem içinde ağrılığının azaldığını söylemeye gerek var mı? Parlamento, çok zor aritmetik şartlarda Cumhurbaşkanı’nın icraatlarına ortak olabilecek veya onun isteği dışında bir karar alabilecektir. Bugünkü AK Parti-MHP ittifakı bir yana çoğunluğun kaybolduğu durumda bile Meclis’in kanun gücü pratikte Cumhurbaşkanı ile uzlaşmayla mümkündür. Zira, başkanlık modeli veya bizdeki adıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Cumhurbaşkanı’nın icraatta elinin tutulması imkanını ileri düzeyde daraltmaktadır. Yeni sistemin merkezinde, kalbinde ve tatbikatında Cumhurbaşkanı bulunmaktadır.

Bütün olarak sistemin Cumhurbaşkanı’na bağlı ve odaklı olması doğal olarak geriye kalan alanda “seçilmiş kişi” olmayı önemli hale getiriyor. Hangi alanda? Yerel yönetimlerde…

Gelecek yıl mart ayında yapılacak mahalli idareler seçimi bu açıdan önem arzediyor. Kamu yönetiminde “seçilmiş” ve kendi yetki/sorumluluk gücüne sahip isimler ancak yerel yönetimlerde mümkündür. Bu açıdan yerel seçimlerin cazibesi daha da artacaktır. Yani, Cumhurbaşkanlığı hariç seçimle gelen koltukların en değerlisi artık yerel yönetimler, belediye başkanlıklarındadır.

AK Parti açısından seçimler elbette önce, 24 Haziran’da Erdoğan’ın oy oranına kıyasla geri kalan parti oylarını yükseltmek amacı taşıyor. Bunun için de doğru isimleri; yani illerinde ilçelerinde kişisel oylarıyla çıtayı yükseltebilecek adayları seçmek öncelikli olacak. Bilhassa oy deposu olan İstanbul ve Ankara’da sadece seçimi kazanmak değil aynı zamanda Türkiye ortalamasını yükseltecek adayların tercihi kaçınılmazdır.