Kasım 20, 2018 10:59 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Cezaevindeki çocuklar: Tokat attılar, çaresiz hissettim

Evrensel:

Sendika, meslek odası, siyasi parti ve kitle örgütü temsilcilerinin TBMM’ye giriş yasağı kaldırıldı

Yenişafak:

İYİ Parti’nin ‘MHP hesabı’ CHP ile seçim işbirliğini başlamadan zora sokacak

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Nigün Ongan, 19 Kasım tarihli Evrensel gazetesinde, “Ekonomik kriz ve sosyal koruma”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sosyal koruma, bir toplumdaki fertleri yoksulluk, yoksunluk ve eşitsizlik koşullarına karşı korumak üzere geliştirilen kamusal tedbir ve politikalardan oluşur. Sosyal politikanın başlıca ilkelerinden biridir.Eşitsizliğin esasen sınıfsal nitelikte olduğu piyasa sisteminde sosyal korumanın başlıca işlevi, emek gücünü piyasanın serbest işleyişi ve dalgalanmalarına karşı korumak ve gelir güvencesi sağlamaktır. Kapsamı ise yaşamın sürdürülebilmesiyle sınırlı olmayıp, insan onurunu korumak ve bunun için gerekli şartların tesis edilmesini sağlamaktır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:

…***

Dolayısıyla çok sayıda sendika ve meslek örgütünün ortaklaştığı ‘ekonomik krizin bedelini ödememek’ yaklaşımı sendikal bir irade ya da sınıfsal bir talep olduğu kadar sosyal koruma ilkesi kapsamında değerlendirilmesi gereken bir sosyal devlet sorumluluğudur da.

Gelir güvencesizliği, gelirin yokluğu ve yetersizliği yanında harcamalardaki büyük çaplı artış zorunluluğudur. 

Yaygınlaşan işten çıkarılmalar ve ücret baskılamalarının yanı sıra yüksek enflasyon emek gücüyle geçinenler için yoksulluk ve eşitsizlik koşullarını ağırlaştırmaktadır. Ulaştırma ve gıda fiyatlarındaki artış genel enflasyon düzeyini aşarken, Yeni Ekonomik Programın temel hedefleri arasında kamu bütçesinin daraltılması yer almaktadır. Kamusal yatırım ve sosyal güvenlik harcamalarında yapılacağı belirtilen kısıtlamalar ise sosyal ücret tahribatına yol açarak gelir güvencesizliğini daha da arttıracaktır.

Nitekim Türk-İş tarafından çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak amacıyla her ay yapılan ‘Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırmasına’ göre dört kişilik bir aile için, Ekim ayı itibarıyla, açlık sınırı 1919 liraya, yoksulluk sınırı ise 6252 lira ulaşmıştır.  

Bu tablo karşısında KESK, kamu emekçileri için yürürlükte olan toplu sözleşmenin yenilenmesini ve kayıpların telafi edilmesini istiyor.

Bu çerçevede geçmişte yürürlükteki toplu sözleşmelerin gelir güvencesizliğini arttıracak şekilde değiştirilebilmiş olduğunu da hatırlatmak lazım.

1994 krizinde, kamu sektöründe imzalanan bir toplu sözleşme süresi içindeyken devlet tarafından tek taraflı olarak değiştirilmiş ve kamu sektöründe çalışan işçilerin toplu sözleşmede öngörülen ücret zamlarının bir kısmı taraflar arasında mutabakat olmaksızın ertelenmişti.

Dolayısıyla yürürlükteki toplu sözleşmeler gelir eşitsizliğini ve güvencesizliğini artıracak şekilde değiştirilebiliyorsa, aynı değişikliğin sosyal koruma ilkesinin gereğini yapmak için de mümkün olduğunun altını çizmek gerekiyor.

…***

Ahmet Gürsoy, 19 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Siyaset yeniden yapılanıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dikkat ediyor musunuz? Siyaset içerik ve biçim değiştiriyor. Türkiye'de yeni bir politik yapılanma kendiliğinden yavaş yavaş eskisinin yerini alıyor. Partili Cumhurbaşkanlığı ile birlikte başlayan süreç, siyasal kitleleri ve partileri birbirine mecbur bırakırken, seçmen haraketliliğini de beraberinde getiriyor. Ne demek bu?  Seçmen kendi partisini tabu gibi görmeyecek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:

…***

Partisini vazgeçilmez bilmeyecek demek.  Gerekirse değişecek. Uygun gördüğü adaya gidebilecek. Niçin yapacak bunu?Yine kendi partisi ve siyasi anlayışı için yapacak. Sonra?Ödevini yapmanın huzuru ile evine (kendi partisine) dönecek.  Bu duruş, beraberinde hem bir siyasal zihniyet değişimini ve hem de mutlak bir partililik bilincini gerektiriyor. Öyle seçmenininiz olacak ki, siyasi özne olarak ne yaptığının ve niçin yaptığının farkında olacak. Yetmeyecek partisine niçin ve neden bağlı olması gerektiğini aklından çıkarmayacak. Kısacası partisinin felsefesini içine adeta kazımış olacak ve kazanması için bir başka partinin adayına oy verebilecek. Bunun adına "tabana ittifakı" veya "seçmen ittifakı" deniliyor. "İttifak" ya da "işbirliği" denilen bu değişim dalgası beraberinde paradoksları da taşıyor. Partiler ittifaka zorladıkları tabanlarını geri toplarken karşılığında onlara ne vermeyi ve ya vadetmeyi düşünüyor?  "Hiçbir şey" diyorlarsa, "sosyal beklenti" kuramı boş ve anlamsız demektir.                Türkiye'de particilik bir gelenekle, daha çok dava ve ideoloji partileri olarak işlev görürken, toplumsal değişim, kentleşme, işsizlik gibi sosyal hayatın temel gerçekliği; insanları, doğrudan kendi gerçekliğine yöneltiyor. Yani insanlar davalarına sadık kalmakla beraber hemen yanı başlarında duran kendi gerçekleriyle iç içe yaşamak durumundalar.  Örneğin; milliyetçi dava ile belediye başkanını AKP'li seçmek arasında nasıl bir ilişki var? Bu seçim ve sonucu  "dava" denilen kutlu bağın neresine hizmet ediyor?Kısacası, ben AKP'lileri her defasında seçip iktidara getirirsem "davam" dediğim hedefe ne derecede varmış oluyorum?İşte paradokslardan biri de bu.Aynı durum, CHP-HDP içinde böyle..Faydası var mı?İkinci paradoks ise, seçmen kitlesinin giderek uyumlulaşacağı meselesidir. Taban kaymalarının beraberinde getireceği en önemli ve Türkiye için bir hayır tarafı varsa işte tam da burasıdır. Çünkü kitleleri bloke ederek, kutuplaştırarak iktidar olama yolunu seçen siyaset, burada  "seçmen ittifakını" kabul ederek taviz verecek ve kendi tabanını başkasına yönlendirecektir. Hem de kendi eliyle.Bunun sonucunda akıllı seçmen kitleleri herhalde düşünecektir."Bizimkiler neden bu kadar bağırıp çağırıyor? Bu gerilim siyasetine ne gerek var? Sonra başka partiliye oy verdim de Türkiye battı mı? Yooo! Öyle ise bunca tantana niye yapılıyor kardeşim" diyecektir. Bu durum giderek seçmen farklılaşmalarını ve en sonunda da siyasal olgunlaşmayı getirecektir. Bunun sonucunda da demokrasi kazanacaktır.Kısacası siyasi keskinlik yerini yumuşaklığa ve zamanla da herkesin davasının aslında; hukuk devleti, bireysel özgürlükler, hak ve adalet, işte ehliyet ve liyakat olduğu sonucuna ulaşacaktır.  Haliyle seçimlerde bu büyük davanın peşine düşecek ve bunu kim sağlıyorsa, önemli olanın böylelerini seçip iktidara taşımak olduğu sonucuna ulaşacaktır.Siyasal değişim kesintiye uğramazsa işte buraya doğru yol alıyor.

…***

Aydın Ünal, 19 Kasım tarihli Yenişafak gazetesinde, “Yerel seçim ve riskler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İktidardaki partinin yerel seçimlerde genel seçimlere nazaran bir miktar daha az oy aldığını geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz. Son seçimde AK Parti yüzde 42 oy almıştı. Şimdi yerel seçimlerde 42’nin bir miktar altında oy alınması tabii karşılanacaktır. Ancak oy düşüşünün tabii sınırların altında gerçekleşmesi, Türkiye’nin siyasetini olduğu kadar sosyolojisini ve psikolojisini de olumsuz etkileyecektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hiç kuşkusuz siyaset matematik değildir. AK Parti, bütün denklemleri altüst edip yerel seçimlerde yüzde 42’nin de üzerine çıkabilir; bu potansiyele ziyadesiyle sahip. Oy düşüşünün tabii sınırlarda kalmasını sağlamak, hatta AK Parti’yi yüzde 42’nin üzerine çıkartmak için mevcut riskleri iyi analiz etmek, risklere karşı ikna edici politikaları şimdiden devreye almak gerekiyor.

Nedir bu riskler?

Ekonomi şu anda yüzde 42 oy oranının tabii sınırların da altına düşmesi için en önemli risk faktörü olarak öne çıkıyor. Ekonomi, seçmen tercihini belirleyen en önemli unsurdur. 31 Mart 2019’a kadar bir yandan ekonomide oluşan ve oluşması muhtemel tahribatın tamamen giderilmesi, bir yandan da içerde ve dışarda ekonominin aktörlerinde güven ve istikrar algısı oluşturulması kaçınılmaz görünüyor. Doların düşmesi, enflasyonla mücadele, teşvikler, destekler, indirimler kuşkusuz olumlu gelişmeler ama kabul edelim ki yeterli değiller. Ekonomide güven ve istikrar algısının oluşturulabilmesi için ekonomi yönetiminde güven ve istikrar algısının oluşturulması ihtiyacı var. Bu karşılanmadığı müddetçe, yerli ve uluslararası yatırımcılara güven telkin edilmedikçe, ekonomi, seçimi tehdit eden bir risk olarak önümüzde duracaktır. Enflasyon ve faizin tahribatı kısa sürede giderilebilir; oy düşüşünün tahribatı ise 5 yıl giderilemeyecek. Seçime henüz süre varken, en büyük risk alanı olan ekonomi üzerinde AK Parti’nin daha detaylı düşünmesi ve cesur kararlar alması riskin yok edilmesi için kaçınılmaz görünüyor.

FETÖ ile mücadele zorlu ve karmaşık bir süreç. Mücadele en başındaki kararlılıkla sürdürülüyor; ancak zorluklar ve karmaşa artık risk potansiyeli sergiliyor. Mücadeleyi sulandırmaya dönük girişimler, bunun yanında söylentiler, dedikodular, kimi zaman da yapılan ciddi hatalar ve algının yönetilememesi adalet duygusunun zedelenmesine yol açıyor. FETÖ ile mücadelede yeni bir çerçevenin çizilmesi, mücadelenin geçmişinin analiz edilmesi, bugünü ve geleceği üzerine stratejiler üretilmesi artık büyük bir ihtiyaç. Kamuoyunda, başta FETÖ ile mücadele olmak üzere her konuda adaletten sapılmadığı kanaatinin tekrar ve ivedilikle oluşması gerekiyor.