Aralık 09, 2018 09:32 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Sarı Öfke dinmiyor: Domino etkisi!

Yenişafak:

Erdoğan:İstanbl için endişeliyiz

Yeniasya:

TBMM Başkanı Yıldırım: İran, Rusya, Türkiye bölgesel iş birliğini sürdürmeye kararlıyız

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Deniz Yıldırım, 8 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "İttifaklara göre yargı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye’de yargı hep siyasaldı; sadece dozu değişiyordu. Fakat artık karşımızdaki durum yargının siyasallaşması değil; iktidar siyasetinin bizzat yargı gücü haline gelmesidir. Yargılama ölçüsünün hukuka göre değil, AKP’nin dönem dönem değişen ittifaklarına göre belirlenmesidir söz konusu olan."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Bu iki düzeyde oluyor: Birincisi, başta da belirttik, kimin yargılanıp yargılanmayacağına, hangi konunun belirli bir dönem için suç, belirli bir dönem içinse suçsuzluk hali olduğuna iktidar; daha doğrusu iktidarın ittifak tercihleri karar veriyor. İkincisi, ortada bir suç varsa da, iktidar siyaseti kendisini bunun dışında tutuyor, bir istisna alanı yaratıyor. Kendi payını “Rabbim affetsin, kandırıldık” diyerek örtüyor; böylece muhaliflere işletilen dünyevi yargılamanın yerini, iktidar için uhrevi, öte dünya yargılaması alıyor. Son olaylara baksak yeter. 5 yıl önce, 2013’te bu iktidar FETÖ ile müttefikti; PKK ile açılım müzakeresi yürütüyordu, bugün “Sorosçu” dediği liberallerle can ciğer kuzu sarmasıydı. O gün için ortada “suç” yoktu. Bugünse, Mart 2013’te iktidarın açılımının güvencesi altında yapılan ve yandaş medyanın manşetlerden överek verdiği miting konuşmalarına verilen cezalar, Erdoğan’ın AİHM kararına karşı “biz de hamlemizi yaparız” açıklamasından hemen sonra onaylanıyor. O gün için “suç” değil; ama bugün suç olduğu anlaşılıyor. Kanunlar aynı kanunlar olduğuna göre, işleyen mekanizma, iktidar siyasetinin tutumu. İktidar kendisiyle ittifak halinde olan kuvvetleri geçmişte “suç” alanı dışına yerleştirdi, bugünse kendisiyle ittifakı bozan kuvvetleri “suç” tanımı içine yerleştiriyor. Ya Gezi? Haziran 2013’te yaşanan Gezi’ye karşı 5 buçuk yıl sonra yargısal süreç işletiliyor. Gözaltı, tutuklama kararları; yüzlerce kişi hakkında iddianame hazırlıkları... Bir yandan sürekli “bizi devirmek istiyorlar” algısını canlı tutmak, “tehditler bitmiyor” korkutmasıyla tabanı sıkılaştırmak hedefleri; doğru. Ama ötesi? Gezi milyonların hareketiydi. Ve bu milyonlar ne FETÖ ile müttefikti, ne de PKK ile açılım masasındaydı. Şimdi Gezi’yi de “Soros”a, “dış güçler”e bağlama ve iddianamesi hazırlanmayan Kavala’yla ilgili sürecin “hukuken devam ettiği”ni dışarıya gösterme arayışı eşzamanlı yürüyor. İyi de, Mart 2013’teki konuşmalar; Haziran 2013’teki Gezi bugün suç olabiliyor ve 2013’te FETÖ ile irtibatlı Emniyet ve yargı mensupları tarafından yürütülen soruşturmalar bugün geçerli sayılıyor da, 17-25 Aralık 2013’ten önce FETÖ ile bağlantılı olmak, siyasi ilişkide olmak niye suç olmuyor? Diyorlar ki “17-25 Aralık milat”. Böyle olunca da ne bir “siyasi ayak” ortaya çıkıyor, ne de istifa ettirilen onlarca belediye başkanı hakkında soruşturma açılıyor. “İstifa et, konu kapansın”a dayanıyor iş. Bu istisnaya kim karar veriyor? “Yargılaşan siyaset”e kanıt bitmez. Erdoğan’ın “Sizde de bir papaz var;onu bize verin. Yapalım yargıda şeyini, size verelim” sözleri çok uzakta değil. Sahi, Brunson nerede şimdi? Apar topar yurtdışı yasağı kaldırılarak uçağa nasıl bindi? Diyebilirsiniz ki, “fena mı, milli çıkarlar belirliyor!” Suçla mücadeleye evet; ama evrensel hukukta ısrardan; iktidarın kişilere, dönemlere, iç ve dış ittifaklarının değişkenliğine göre istisnalar yaratmasına karşı çıkmaktan, Türkiye’nin gerçek anlamda bir hukuk devleti olmasını savunmaktan daha milli bir tutum yok.  Özetle yargıda ölçü, AKP’nin değişen ittifak ve ihtiyaçları değil, evrensel hukuk olmalıdır.

...***

Mehmet Faraç 8 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " CHP İstanbul'u nasıl mı kazanır?.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Başta CHP olmak üzere tüm muhalefet İstanbul'u 1994 seçimlerinden itibaren kaybetti... Aslında siyasi açıdan o gün Türkiye de kaybedildi ama bunun farkına çok geç varıldı!..Sonuç ortadadır; sırtını İstanbul'a dayayarak 16 yıldır iktidarda kalan AKP...Yalnızca ekonomideki etkisi ve giderek büyüyen nüfusu değil, kozmopolit yapısının getirdiği güç de İstanbul'u partiler için her zaman çekim merkezi yaptı... Ve aynı zamanda iktidara giden gücün en büyük kapısı oldu İstanbul..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Zaten Tayyip Erdoğan'ı sıradan bir partinin ilçe başkanıyken cumhurbaşkanı koltuğuna taşıyabilmesi de İstanbul'u başlı başına iktidara giden sıçrama tahtası konumunda tutarken, en önemli gerçek de bir kenarda durmaya devam ediyor;

İstanbul'u kazanan iktidara gider, İstanbul'u kaybeden iktidardan gider!.. İşte herkesin artık farkında olduğu bu gerçek Mart ayında yapılacak yerel seçimleri belki de son 60 yılın en yaşamsal mücadelesi haline getiriyor ki, iktidarla muhalefet arasındaki güç savaşının kalesi olmaya devam edecek İstanbul...

Dehşet verici bir çarpık yapılaşmaya kurban verilen, ormanları kesilen, doğası katledilen, dereleri kurutulan, yeşil alanları yağmalanan İstanbul artık eski haline gelmeyecek ama Türkiye, bağnaz-rantçı siyasetin hegemonyasından belki kurtulabilecek...

Evet; AKP-MHP ittifakı İstanbul seçimini muhalefet için daha da zorlu hale getirdi...

İstanbul'u zaten tek başına almakta zorluk çekmeyen AKP, yoksulluğu artıran sosyo-ekonomik sarsıntıların ardından işi garantiye almak için MHP ittifakına sarılarak seçime gidecek...

Unutulmasın ki; İstanbul'da 24 Haziran 2018 milletvekili seçiminde tüm muhalefetin toplamı, "Cumhur İttifakı"nın yüzde 51 oy oranına ulaşamıyor... İki partinin 2014 yerel seçimlerindeki oy oranı ise yüzde 52 civarındaydı...

Peki; İYİ Parti'nin Mart seçimlerinde CHP'ye destek vereceği düşünüldüğünde, tablo AKP açısından yeterli oranda risk teşkil edecek mi acaba?..

CHP, 24 Haziran'da İstanbul'da yüzde 26.4, İyi Parti ise yüzde 8 oy almıştı... Yani HDP'nin yüzde 12.7 oranındaki oyu kilit hale geliyor ama üç partinin yüzde 47'ye ulaşan toplamı bile "Cumhur İttifakı"nın yüzde 51'ini aşamıyor...

CHP ve İYİ Parti'nin olası ittifakına HDP'nin karışmasının dengeleri olumlu-olumsuz sarsabileceği gerçeği de ortadayken, geriye Saadet Partisi'nin yüzde 1.5 oyu kalıyor ki, bu oran "Millet İttifakı"na nasıl etki edebilir, o da tartışmalı bir konu...

24 Haziran 2018 seçimlerine bakıldığında, AKP'nin İstanbul'daki 25 ilçenin tamamında halen birinci parti olması ve ittifaka gereksinim duymaması da ana muhalefet ve ittifak ortaklarını teyakkuz halinde tutmaya yetiyor...

Velhasıl; AKP politikaları karşısında kirlenmemiş isimlerle yarışa girmeli ve tabi ki İYİ Parti gibi ittifak ortaklarının tabanını da çekebilecek adaylarla alternatif olmalı ana muhalefet...

...***

Latif Salihoğlu, 8 Aralık tarihli yeniasya gazetesinde, " Adaylarla dama taşı gibi oynanmamalı..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Belediye başkanları, belde halkının hür oylarıyla seçilip iş başına geldikleri gibi, yine hukukî usûl ve kanunlar çerçevesinde gitmeli. Yani, halkın seçtiği başkanlar, tepeden inmeci müdahalelerle azledilmemeli.Belediye başkanlığı için “aday adayı” olmak için yüzlerce, binlerce vatandaş partilere resmî müracaatta bulunuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Tabiî, söz konusu bu ilk müracaat dahi, miktarı değişken ücretlere tabidir. Ücret miktarını, partilerin kurulları belirliyor. Ama, içlerinden kimin aday gösterileceğini ise, genellikle partinin başkanı belirliyor. Özellikle de, büyük ve önemli şehirler söz konusu olduğunda...

İktidar cenahı liste başı olmak üzere, parti başkanlarının arzu ve tercihi ne yönde ise, adaylar da maalesef ona göre belirleniyor. Halka ve beldeye hizmet, ikinci, bazen de üçüncü planda kalıyor. Zira, kendi konumunu öncelleyen “Sayın Başkan” öyle istiyor...

İşte, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde gelmiş olduğu seviyeyi bu noktayı baz alarak ölçmek ve ona göre demokrasi karnesini tanzim etmek mümkün.Demokratikleşme seviyesini umursamayan, şahsî veya ideolojik tercihleri önceleyen bir anlayışı temel insanî haklar noktasında doğru bulmuyor, dolayısıyla reddediyoruz.Allah rızası için söyler misiniz: “Devletin bekası” hamaseti, yahut “Vatan-Millet-Sakarya” edebiyatı ile halka yönelik belediye hizmetlerinin birbiriyle ne alâkası var?Önemli olan, belediye hizmetleri noktasında o kimsenin ehliyetli ve liyakatli olup olmadığıdır. Mahal için canla-başla çalışıp çalışmayacağıdır. Parti ayrımı gözetmeksizin, yerleşim alanının her noktasına belediye hizmetini götürüp götürmeyeceği hususudur.Ama ne yazık ki, bütün bunlar gözardı ediliyor da “Sayın Başkanın gönlünde yatan kişi” öne çıkarılıyor ve aday gösterilmeye çalışılıyor.