Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: CHP’de kritik MYK
Evrensel:
Antep’te işçi kıyımı yapan patronlar aynı anda ihracat rekorları kırıyor.
Yeniasya:
İnsan hakları karnemiz zayıf
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Cevher İlhan 11 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, "Yargının “tâlimat”la siyasallaştırılması"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Mahalli seçimlerde adayların belirlenmesi hayhuyunda karambole gelen “Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” sorunu, Adalet Bakanı’nın yeni yılda yürürlüğe gireceğini açıkladığı “yeni yargı reformu stratejisi belgesi”nin vizyonuna ilişkin açıklamalarıyla yeniden tartışma konusu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Güven veren ve erişilebilir bir adâlet sistemi’nin, temel hak ve özgürlüklerin garantisi olduğu” -na dikkat çeken Bakan, “âdil, hızlı, etkin ve toplumun tüm fertlerine güven veren yargının saygınlığından, toplumun adâlet inancının yükseltilmesi hedefi”nden bahsediyor.
Oysa Adalet eski bakanlarının, yüksek yargı temsilcilerinin ikrarıyla, yüzde 70’lerden yüzde 30’lara inen “yargıya güvensizlik” gittikçe derinleşiyor. Meclis eski Başkan’larının “Adalet saraylarını yaptık ama içini dolduramadık” yakınmasıyla, “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve tâlimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” hükmünü esas alan “mahkemelerin bağımsızlığı”na dair “Anayasanın 138. maddesi ölmüştür” ikrarı ortada.
Özellikle yasamanın yanısıra yargının cumhurbaşkanına bağlanıp, “yargıda tasarruf yetkileri”yle, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun, yüksek yargıya ve yargının kilit noktalara iktidar yanlılarını atamasıyla yargı tamamen siyasetin emrine sokulmuş.
AB, insan hakları enstitüleri ve BM araştırmalarında, adlî kurumlara müdahale, yargıya tehditler, hâkim, savcı ve avukatların sistematik cezâlandırılıp tasfiyesi, hukukî görüşlerini açıklayan hukukçuların “teröre destek”le suçlanıp sorgulanması, yargının bağımsızlığını tahrip etmiş. Prof. Kemal Gözler’in “Hukuk nereye gidiyor? Gözlemler ve Sorular” çalışmasında, “Hukuk burnunun üstüne kocaman bir yumruk yedi. Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasal ve hukukî mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı hâline dönüştü. Hâkimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler hâline geldi. İktidarı sınırlandırmakla görevli organlardan birincisi olan Anayasa Mahkemesi, iktidarı sınırlandıran bir unsur değil, tersine onu tahkim eden bir unsur hâline dönüştü.
Bu tesbitlerle, hiçbir hukukî izâhı olmayan uygulamalarla, iktidarın idarî işlemleri idarî yargı tarafından iptal edil(e)miyor, akademisyenler gözaltına alınıyor, yeniden seçilen milletvekilleri tutuklanıyor!
Prof. Adem Sözüer’in, “Kolluk, savcılık, mahkeme, Yargıtay’da bir zincir oluşturulmuş, adli sistem dışından bu zincire ‘belli kişilerin suçlu bulunması ve mahkûm edilmesi’ tâlimatı veriliyor. Bu zinciri oluşturan her halkada bulunan hâkim savcılar âdil bir yargılama değil, daha baştan suçlu olarak damgaladıkları kişiyi mahkûm etmek için hareket ediyor. Bu nedenle bu tür önceden kararı verilmiş yargılamalara ‘tünel bakışlı dava’ diyoruz. Tünelin başından sonuna kadarki her aşamada, yani soruşturma, kovuşturma ve temyiz evrelerinde tünelin sonundaki kişi hep suçlu görülüp mutlaka mahkûm edilecektir” tahlili yargının “tâlimatlandırılıp” siyasallaştırılmasını özetliyor.
Ve yine seçim öncesinde “düşmanlaştırma” ve “ötekileştir-me”yle toplum kutuplaştırılırken, müdahalelerle yargıya güven bütünüyle yok ediliyor.
Yargıya saygı, güven ve adâlet için, öncelikle hukuku ıskat edip yargıyı kelepçeleyen siyaset baskısının kalkması ve yargının “adli sistem dışı tâlimatlı zincir”den kurtulup bağımsızlaştırılması gerekiyor.
...***
Murat Muradoğlu, 11 Aralık tarihli Sözcü gazetesinde, " Sorarlarsa “büyüdük” dersin!başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Temmuz- ağustos -eylül aylarında yani üçüncü çeyrekte Türkiye geçen yıla göre yüzde 1.6 büyüdü… Açıklamalara göre büyüdü ama büyümesi küçüldü… Büyüme ufak olsun bizim olsun. Üzüldüğümüz şeye bak! Büyümek neydi? Büyümek zenginleşmekti. En azından bize böyle denildi. Tabii saymazsak ufak tefek pürüzleri… Enflasyon büyüdü mesela… Borçlar büyüdü… Dolar büyüdü… Faizler büyüdü… Bütçe açığı büyüdü… Sefalet büyüdü… Hükümet konuyu büyütmedi. Kapadı gitti. Hepsi kulak arkası… Zira bir orası kaldı! Bu “dengelenme” değil, bariz “çakılmadır”. Zira 2018'in ilk iki çeyreğinde büyüme 7.2 ve 5.3 gerçekleşti."deiyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Başkanlık sistemi geldi, ekonomi güme gitti. Büyüme yüzde 1.6'ya kadar indi. Açıklanan veriler sanayi tarafında üretimin ve yatırımların durduğunu, hatta yatırım tarafının hiç olmadığını ispatlıyor. İşin ilginci Türkiye ekonomisi 4'üncü çeyrekte yüzde 2 küçülse bile yıllık yüzde 2.7 büyüyecek… Büyümeyi açıklayan kurum inandırıcılığı kalmayan finansal manipülasyon yapıyor ve ölçüm şablonu tamamen yanlış… Öyle bir ayarladılar ki Türkiye illa büyüyecek! Madem büyümüşüz, zenginleşmiş miyiz? Büyümüşüz de işsizlik mi azalmış? Büyümüşüz de yatırım mı yapmışız? Yoksa milleti uyutup da mı büyümüşler? Ninni mi söylemişler? Güzel kardeşim siz hiç mi alışveriş yapmıyorsunuz? Geçen yıldan daha fazlasını alabiliyor musunuz?
Yap-işlet-devret gibi ucube bir ekonomik model ile ülke büyüyor görünüyor ama aslında balon gibi şişiyor. Hiçbir şey yapma, otur koltuğunda ekonomiye hiç karışma, Türkiye zaten kendi kendine yüzde 2 büyür… Şimdi kaç büyümüşüz? Yüzde 1.6! Ne yaparlarsa yapsınlar büyüme dördüncü çeyrekte daralır. Şirketlerin iflası, işsizliğin artması yanında bizim büyüme hayallerimiz solda sıfır kalır! 2019 da işler iyice tıkanır. Durum daha da beter hal alır. Bu küçülme bir süre sonra yerini tükenmişliğe bırakır.
...***
İhsan Çaralan, 11 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, " ‘Cumhur ittifakı’na karşı güçlerin birliği için..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" CHP-İYİ Parti arasındaki ittifak pazarlığında cumartesi akşamı yapılan Kılıçdaroğlu-Akşener görüşmesinden de “Görüşmelerin sürmesi kararlılığı” çıktı. CHP-İYİ Parti görüşmelerinin “bugün-yarın”, en geç bu hafta sonuna kadar biteceği belirtiliyor. Ama doğrusu istenirse, bu görüşmelerden bir iş birliği çıksa bile alınan kararın partilerin tabanında ne ölçüde destekleneceği çok şüpheli hale gelmiş bulunuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan ve Bahçeli ile AKP-MHP sözcüleri ise, muhalefetin zayıflıklarından yararlanmak üzere, hiçbir edep ve siyasi ahlak sınırını da umursamayarak baskıyı artırıyor. Erdoğan ve Bahçeli başta olmak üzere “Cumhur İttifakı”nın sözcüleri, muhalefet partilerini, “zillet ittifakı”ndan başlayarak “dış ve iç düşmanlarla işbirliği”ne kadar akla gelen gelmeyen her şeyle suçluyorlar.
Bu suçlamalar Kılıçdaroğlu’nun yurt dışında görüştüğü Alman parlamenterlerin kimliğine ve parlamentoda yaptıkları konuşmalardan Kılıçdaroğlu’yu sorumlu tutmaya kadar gelmiş bulunuyor.
“Cumhur İttifakı” cephesinden muhalefet partilerine yönelik suçlamalara bakıldığında; Erdoğan ve Bahçeli’nin bu partileri “meşru görmesi” için; HDP kendisiyle PKK arasına, CHP ise HDP ile arasına, İYİ Parti de CHP ile arasına “mesafe koymalı”dır! Ki, bu “mesafe” de sadece “mesafe” olmamalı, Erdoğan-Bahçeli ikilisini tatmin edecek kadar “uzak olmalı”dır!
Bu “tatmin edici uzaklığın” pratikteki karşılığı ise, bu partilerin birbirleriyle “seçim iş birliği”, “ittifak” gibi Erdoğan-Bahçeli ittifakı karşısında bir güç oluşturacak her tür girişimden uzak durmalarıdır. Hatta bu partilerden birisinin Mecliste verdiği bir önergeyi öteki muhalefet partileri desteklememelidir! Aksi halde bu “milletin bekası” karşısında birleşmek anlamına gelmektedir. Doğrusu akıl ve “siyasi ahlak” sorunlarıyla da yüklü bu suçlamalar karşısında CHP’nin (İYİ Partinin de) bir yanıt vermemesi, hatta bu “yanıt vermemeyi” bir “taktik” düzeyine yükseltmesi seçim sathı mailinde anlaşılır değildir.
Ne var ki, bu saldırının etkili olması ve yanıt vermekten kaçınılmasının CHP için çok önemli bir nedeni olduğu da görülüyor.
Çünkü, suçlamaların ekseninde, yerel seçimlerde CHP’nin HDP ile en azından bazı yerellerde “iş birliği” yapılabileceği iddiası vardır. “Cumhur İttifakı”nın sözcüleri bunu, “CHP ile terör örgütünün iş birliği” olarak gösterirken, CHP ile iş birliği yapacak İYİ Partinin de dolaylı yoldan HDP ile, yani “Terörle iş birliği yapmasının kanıtı” olarak göstermektedirler.
Bu iddianın etkili olmasının nedeni kuşkusuz; CHP’nin Kürt sorununun çözümü konusunda açıkça bir ”barışçıl çözüm” planına sahip olmaması ve HDP’nin meşru ve yasal bir parti olduğu konusunda kendi içinde de sorunlu olmasıdır.