Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: ABD Afganistan'da çocukları vurdu
Milli gazete:
Bakan Turhan kürsüye çıktı, vekiller 'istifa' diye bağırdı
Cumhuriyet:
Anayasal hakkınızı kullanın' ve 'barışçıl eylem yapın' diyenler hedef oldu
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Yazgülü Aldoğan, 15 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "FETÖ’yle böyle mi mücadele ediyorsunuz?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bunca yıldır yazı yazarım gazete köşelerinde; aklımla yazdığımı sanırsınız, oysa ben hep yüreğimle yazarım! Nereye takıldımsa onu çıkarıp atamam kafamdan, yazarım. Şimdi bu FETÖ’cü suçlamaları var ya. Hepiniz, hepimiz, Necati Doğru, Emin Çölaşan da FETÖ’cü olabilir mi diye isyan ediyor ya. Zaten iddianamedeki suçlama da pek dolambaçlı, FETÖ’cü görünmeyip ona karşı çıkaraktan aslında yardım etmek filan gibi bir kıvırmaca."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kılıfına uydurmak için çok uğraşmışlar. İyi güzel de Necati Doğru ile Emin Çölaşan’a gelene kadar kaç bin kişiyi FETÖ’cü diye içeri attılar? Kaç öğretmeni, kaç akademisyeni işinden ettiler? Kaç kişiyi kelepçeleyip, başını öne eğerek arabalara bindirdiler? Kaç ismini bilmediğimiz, tanımadığımız insanı? Bin, on bin, yüz bin? Tıpkı bir zamanlar Ergenekoncu, Balyozcu, darbeci, casus diye diye yüzlerce subayı, aydını içeri tıktıkları, hayatlarını kararttıkları gibi.Fethullah’ın masasında yanına oturup yemeğini yemiş, evine gidip elini, eteğini öpmüş, hatta yanına girerken kutsal bir mekânmış gibi başını örtmüş olanlar ödüllendiriliyor, yıllarca ona methiyeler düzmüş olanlar yüksek mevkilere getirilirken, yıllarca aleyhinde yazılar yazmış, onunla mücadele etmiş olanlar hakkında davalar açılıyor. İnsan kendinden şüphe ediyor. Hatta sen ona nasıl saygı göstermezsin diye tepki aldım, herhalde yakında beni de FETÖ’cü olmakla suçlarlar diye psikolojik travmaya giriyorum! Daha komiği oldu. Birisine o “FETÖ sempatizanı” diye yazdım, mahkemeye verildim, ceza aldım. Kime anlatsam, “Ama o FETÖ’cü” diye şaşıp kalıyor. Google’a sordum, tam bin iki yüz yetmiş kişi kendisine FETÖ’cü demiş, hem de benimkilerden çok daha ağır ifadelerle!
Ülkenin birlik, bütünlük, dirlik, barışına zarar veriyorlar. İyi niyetle yapmıyorlar ama hadi yapıyorlarsa da en büyük kötülüğü yapıyorlar. Bu ülkenin akıllı, vicdanlı, kafası çalışan insanlarını içeri atarak, canını yakarak, dışarda kalanları çıkıp gitmeye zorlayarak, kalanlarla yaşamazsınız! Çünkü işe yaramazlar, yaramıyorlar. Çok mu sert oldu, ödetir misiniz? Öyle olsun!
...***
Hande Fırat, 15 Aralık tarihli Hürriyet gazetesinde, " Tesadüfen yaşıyoruz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kaza: Can ya da mal yitimine neden olan kötü olay.Kaç kötü olay “kaza” kelimesi ile tanımlanır?Can ya da mal yitimine neden olan her kötü olay sadece “kaza” mıdır? Kaza denilip geçilebilir mi? Ders çıkarmak için bir ülke, kurumları ve vatandaşları ile kaç kaza geçirmeli ya da yaşamalıdır?Her kademede ihmali olanların ortaya çıkarılıp yargılanması, liyakat, denetim, eğitim, mutlaka kültür “kaza” sayısını azaltmaz mı?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu soruları sormamın nedenini tahmin ediyorsunuz, tren kazası... Ben ona iki “kaza” daha ekleyeceğim. Üçü de sarstı beni.
30 Kasım 2018: Başkentte bir kamyonetin kasa kapağı, kaldırımda yürüyen genç kızımız İrem Kütük’ü öldürdü.
6 Aralık 2018: Başkentin ortasında otobüs şoförü, “Işık sarıdan kırmızıya geçerken yetişirim” dedi ve değerli öğretmenimiz Gülsen Berçin’i öldürdü.
13 Aralık 2018: Yüksek hızlı tren kılavuz trenle çarpıştı. 9 vatandaşımız öldü.
Bu yıl temmuz ayında Çorlu’daki tren kazasında 25 vatandaşımız daha yaşamını yitirmişti. Yine bu yıl İstanbul’da ölümlü ve yaralanmalı 97 otobüs ve servis kazası oldu. Ankara’da ise 75...
Bu son üç kaza ile ilgili haberleri izlerken ya da okurken insan düşünüyor; “Ben de olabilirdim, sevdiklerim de olabilirdi.” İnsan düşündükçe deliye dönüyor. Tesadüfen yaşadığımızı düşünerek üç uyarı çıkardım:
Kaldırımda asla yola yakın tarafta yürüme. Trafik ışıkları seni korumaz, uymayanlar çıkar. Üstelik bu Ankara’nın en işlek caddesinde bir otobüs olabilir. Hızlı trende orta vagonlarda yolculuk et. Tabii ki böyle olmaz, olmamalı. O yüzden sorumluların yargılanması, liyakat, denetim, eğitim, kültür önemli diyorum.
Son tren kazasında muhabirimiz Fevzi Kızılkoyun’un haberinde ayrıntıları ile okuyacaksınız. Sinyalizasyon sistemi bulunmayan hatta, makas değiştirmekle görevli Osman Y.’nin ifadesinden, “bir ay önce geçici görevle Ankara’ya geldiğini ve makas değiştirmeyi unutmuş olduğunu” öğreniyoruz.
Yüksek teknoloji ürünlerine yüksek teknoloji sistem, denetim, hatta yüksek liyakat gerekmiyor mu? O yüzden acele etmemek gerek. Yüksek teknolojinin eksik uygulanması halinde yüksek sorun ve büyük acılara neden olabileceğinden hareketle dört dörtlük tamamlayıp açmak acaba riski azaltmaz mı?
...***
Esfender Korkmaz, 16 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Dibe doğru" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Eylül 2016'da 2013 bazlı TÜFE'ye göre Merkez Bankası Reel Kur endeksi 100.26 olarak dengede idi. Sonrasında TL zayıflamaya başladı. 2018 Eylül ayında şiddetli bir türbülans yaşayarak reel kur endeksi 61.72'ye kadar geriledi. TL değeri yüzde 38.28'e kadar düştü. Kasım 2018'de TL biraz değer kazandı ve reel kur endeksi 74.59 odu. TL dövize karşı halen yüzde 25.41 daha düşük değerdedir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeleree yer veriyor:
...***
TL'nin düşüşü üretimde girdi olarak kullanılan ithal ara malı ve ham maddenin fiyatını artırdı. Bu malların finansmanı zorlaştı. İthalat azaldı. İçerde alternatif üretim olmadığı için, girdi ithalatının azalması üretimi ve büyüme oranını düşürdü, işsizliği artırdı.
İşsizlik oranı da geçen yıllara göre arttı ve bu sene yüzde 11.3 olarak bekleniyor.
Aşağıdaki grafikte yer alan, son on yıllık göstergelere bakarsak, makro dengelerin bir; aşırı kırılgan olduğunu, iki; iniş eğiliminde olduğunu görebiliriz.
Zikzaklı bir büyüme oranı yaşamışız. Bu sene 4 çeyrekte ve önümüzdeki sene eksi büyüme yaşayacağız .
Bu sene olduğu gibi büyümenin düştüğü yıllarda cari açığın GSYH'ya oranını gösteren, cari açık oranı da düşmüş. Büyümenin yüksek olduğu yıllar cari açık oranı da yüksek olmuş.
2009 yılında büyüme eksi 4.7 olmuş; GSYH daralmış, aynı paralelde işsizlik oranı da yüzde 14'e yükselmiştir. Sonrasında büyüme oranları düşerken, işsizlik oranları artmıştır. İşsizlikte artış sert olmamış. Ama işsizlik oranları artmış. Sert olmamasının nedeni, üretimde yüksek oranda ithal ara malı ve ham madde kullanıyor olmamızdır. Bu durumda adeta ithalat yaptığımız ülkelerde istihdam yaratmışız.
Makro göstergelerde trend aşağı yönlüdür. Kurlarda yaşadığımız türbülans bu eğimi dikleştirdi. TL'nin yeniden dengeye gelmesi için Türkiye'nin yüksek enflasyon yaşaması ve buna karşılık kur artışlarının olmaması gerekir. Elbette bugünkü koşullarda hem enflasyonun da yıkıcı etkileri olur, hem de döviz ihtiyacı açısından bu imkânsız görünüyor.
Geçen seneyi, 24.1 milyar dolarlık portföy yatırımları girişi kurtardı. Bu sene ilk on ayda 3.2 milyar dolar çıkış oldu. Buna karşılık da 18.4 milyar dolar da ödemeler bilançosu net hata ve noksan kaleminden, yani nereden geldiği belli olmayan döviz girişi oldu. Bundan sonra deniz bitmiş görünüyor.
Makro dengeler, ekonomik konjonktürün iniş yönünde olduğunu ve dip yapacağını gösteriyor.
Hükümet bir dengeleme diye tutturmuş... Dengeleme için ya istikrar dip yapacak, sonrasında ekonomik ajanlar, üretici ve tüketici olarak ekonominin iç dinamikleri harekete geçecek veya IMF gibi acil önlemler alınacak. Bozulan dengeler ve ortaya çıkan türbülans kendiliğinden veya algı yaratarak düzelmez.
Hükümetin acil önlem dediği yatırımların bütçedeki payını yüzde 6.1'e düşürmek oldu. Arta kalan kaynakları seçim için kullanırsa ne olacak? Siyasi iktidar bugüne kadar seçim popülizmi yaptıysa, bundan sonra da yapacaktır.
Program denilen, Yeni Ekonomi Programı da dünyada bir ilk olan tik atma üzerine kuruludur. Yapılacaklara bir tik... Alınacak önlemlere bir tik... Gerçekte ekonomik programlar için çok sayıda fizibilite, sektörel analizler yapmak, uzun dönemli perspektifler tespit etmek gerekir.