Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Adaylar yola çıktı
Yenişafak:
ABD Dışişleri Bakanlığı Patriot'ların satışına onay verdi
Yeniçağ:
Bakan Albayrak: "Yeni bir vergi veri analiz merkezi kuruyoruz"
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esfender Korkmaz, 19 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Konut piyasasını devlet bozdu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Siyasi iktidarın ekonomi alanında iki takıntısı var... Faiz ve konut. İktidar faizde reel faizi konuşmuyor. Oysa ki, ''Enflasyon kadar faiz haram değil'' diye Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da bir açıklaması var.Konuta gelince... Sosyal konut yapmak her iktidarın görevidir. Zira sosyal konut sosyal problemleri azaltır ve daha önemlisi gelir ve refah dağılımının düzeltilmesi için gerekli araçlardan birisidir.Bu nedenle devletin verdiği faiz desteği gibi sübvansiyonların da vergiler yoluyla topluma sosyalize edilmesine kimse itiraz etmez."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ne var ki, iktidarın konut politikası sosyal bir politika olmaktan çok gelir sağlamaya yönelik bir uygulamadır.
Bugüne kadar TOKİ'nin uygulamasında görünen iki hedefi var;
Birincisi, TOKİ'ye sınırsız yetki vererek, her türlü konut yapımından gelir elde etmek,
İkincisi de konut inşaatları nedeni ile yandaş beslemek ve aynı zamanda ekonomiyi canlandırmak.
TOKİ'nin ''Arsa Satış Karşılığı Gelir Paylaşımı Modeli''nden anlaşılacağı üzere, amaç devlete kaynak sağlamaktır. Sosyal konut yapımında gelir yoktur tersine devlet desteği vardır. Dahası da, TOKİ tarafından kamu arsalarının bu modele göre ihalesi en yüksek geliri sağlayan firmalara veriliyor. Bunun içindir ki TOKİ veya Emlak Konut'un konut fiyatları yüksektir.
TOKİ uygulaması özel sektör için haksız rekabet yaratıyor. TOKİ konut projelerini kendisi yapıyor, onaylıyor ve harç ödemiyor. Oysa ki özel sektör projelerini bir yıla kadar varan bir zaman içinde ancak belediyelerde ve harç ödeyerek onaylatıyor.
Devletin görevi haksız rekabeti önlemektir. Oysa ki bu durumda TOKİ özel sektöre karşı haksız rekabet yaratıyor.
Enflasyon oranı yüzde 20-25 arasında iken, devlet bankaları nasıl oluyor da yıllık 11.76 faizle kredi veriyor? Zararın bir kısmının konut firmaları tarafından bir kısmının da Hazine tarafından karşılanacağı anlaşıyor.
Bu uygulamanın anlamı, konut stokunu eritmek, seçim öncesi ekonomiyi canlandırmaktır. Ne var ki bu defa da daha büyük haksız rekabet ortaya çıkıyor. Lüks konut dahil, konut alanların aldıkları konutun bir kısım parasını Hazine ödemiş oluyor. Bu durumda konut maliyetlerinin bir kısmı konut alamayanlar tarafından karşılanmış oluyor. Buna herkes, asgari ücretle zar-zor geçinenler de dahildir.
Öte yandan TOKİ işin içine girince, konuta arz-talep dengesi de bozuldu. Konut arz fazlası oluştu.
Konut yatırımları inşaat sırasında diğer sektörden girdi alır. İstihdam yaratır. Katma değer yaratır. Ancak konut bittikten sonra ölü yatırımdır. Sonra daralmaya neden olur. Söz gelimi 2018 üçüncü çeyreğinde inşaat sektörü daraldı, büyüme eksi yüzde 5.3 oldu.
Sonuçta TOKİ uygulaması piyasa rekabet düzenini bozdu, devlet fakirden alıp zengine vermiş oldu.
...***
Ahmet Ulusoy, 19 Aralık tarihli Yenişafak gazetesinde, " Hazinenin yeni borçlanması"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Hazine ve Maliye Bakanlığı bireysel yatırımcılara sunulan finansman araçlarının çeşitlendirilmesi ve yatırımcı tabanının genişletilmesi amacıyla 17-21 Aralık tarihleri arasında döviz ve altın cinsinden talep toplama yöntemi ile tahvil ihraç edeceğini açıkladı ve süreci başlattı.Burada yeni borçlanma tahvillerine uygulanacak euro ve dolar faizlerinin bankaların verdiği faizlerden daha yüksek ve devlet güvencesinde olmasının yatırımcı için ayrı bir avantaj olduğunu da belirtelim."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Benzer şekilde altın cinsinden tahvil ve kira sertifikaları getirilerinin de önemli olduğunu, altının saklama ve çalınma riskine karşı korunacağını, devlet güvencesi ile önemli bir getirinin garantiye edildiğini görmekteyiz.
Türkiye 2001 krizinden sonra döviz ihtiyacını karşılamak faizleri kontrol altına almak için döviz cinsinden ve dövize endeksli borçlanma araçlarını devreye sokmuştur.
2006 yılına gelindiğinde döviz cinsi borçların toplam iç borçlar içerisindeki payı yüzde 35’lere kadar yükselmiştir. 2006 yılında yaşanan kur hareketi ile iç borçlanmanın döviz risklerine hassasiyetini azaltma düşüncesi öne çıkmış, döviz cinsinden iç borçlanma senetleri azaltılmaya çalışılmıştır. 2012 yılında da sıfırlanmıştır.
Yani, döviz cinsinden iç borçlanma özellikle kur riski taşıyan ülkeler için önerilmemektedir.
Bir devlet başlıca iki nedenden dolayı borçlanır; birincisi bütçe açıkları ya da cari açıkların finansmanı; diğeri ise daha önce alınan borçların geri ödenmesi (borç servisi).
Bilindiği gibi döviz kurlarını baskılamak için Merkez Bankası’nın faizleri yükseltmesi devletin borçlanma faizlerini de artırmıştır.
Hazine bir ay içinde nakit ihtiyacını düşürerek daha önce kararlaştırılan 3 borçlanma ihalesini iptal etmiştir. Bu sayede faizleri bir miktar aşağı çekebilmiştir.
Bugün düşünülen yeni borçlanma aracı hedefler doğrultusunda realize edilebilirse, Hazine’nin borçlanma ihtiyacı azalarak faizlerin tekrar aşağıya düşmesi yönünde baskı yapabilecektir.
Deflasyonist bir süreçte piyasadaki atıl fonların devlet tarafından alınıp aktif hale dönüştürülmesi maliye teorisinin bir önerisidir. Bugün yapılmaya çalışılan tam da budur.
Bakan Albayrak’ın “bankaların riske girmeden paralarını değerlendirdiklerini, artık paramızı Hazine’ye satarız devrinin bittiğini” belirterek bankaların ellerindeki mevduata talip oldukları beyanı buna işaret etmektedir.
İşin açıkçası ekonomide dengelerin sağlam bir zemine oturması ve enflasyonun makul seviyelere indirilmesi için bir süre daha geçmesi gerekmektedir. Yeni Ekonomi Programında dengelenmenin 3 yıllık bir süreçte sağlanabileceği planı da farkındalığı göstermektedir.
Sonuç olarak, döviz ve altın cinsinden tahvil ihraç edilerek başlatılan yeni borçlanma hamlesinin sermayenin tabana yayılarak fon arzının genişlemesi, borçlanma faizlerinin baskılanması, atıl fonların aktif hale getirilerek ekonominin canlandırılması gibi çok sayıda hedefi söz konusu.Bu hamlenin geçici bir süre için yapıldığını uzun vadede savunulabilir ve sürdürülebilir bir uygulama olamayacağını da belirtelim.
...***
Murat Muratoğlu, 19 Aralık tarihli Sözcü gazetesinde, " Duydum ki işsizmişsin"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İşsizlik rakamlarını noktalar, virgüller, yüzdeler ile açıklayınca istatistikten ibaret oluyor. Bir anlamı kalmıyor. Yüzde bilmem kaç deyince pek çok kişiye hiçbir şey ifade etmiyor. İstikrar diyorlar ya, işsizlik yıllardır istikrarlı olarak artıyor. Millet işsiz güçsüz geçinmeye çalışıyor. Eylül ayında, İstatistik Kurumu'nun açıkladığı işsizlik oranı yüzde 11.7 oldu. Geçen yıl bu oran yüzde 10.8 idi. Şimdi ne anladın bundan?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İşsizlik artmış. Başka? Durum fena… Bir de şöyle anlatayım… Türkiye'de 81 milyon insan yaşıyor mu? Yaşıyor! Yaşlılar ile çoluk çocuğu hesaptan düşersek 61 milyon kişi çalışabilir durumda… Eyvallah… O zaman işsizlik neye göre hesaplanıyor? İstatistik Kurumu diyor ki, “Bu 61 milyon çalışabilir kişiden sadece 32 milyon 810 bini çalışmak istiyor. Her isteyen de iş bulamıyor.” İşsizseniz bile öyle sağda solda iş arayınca, “Ne iş olsa yaparım abi” deyince işsiz sayılmıyorsunuz. İlla devletin bir kurumuna başvurmanız gerekiyor. Peki, resmi olarak kaç kişi çalışıyor? Yaklaşık 29 milyon kişi… Hesaba göre 81 milyon kişiye 29 milyon kişi bakıyor. Bu ne demek? Neredeyse 52 milyon kişi başkasının duacısı! Ya kadınlar? Ülkede yaşayan her 10 kadından sadece 3 tanesi işgücüne dahil… Memlekete bak! Sonra da bu ülke kalkınacak deniliyor! Oysa işgücünün yarısı çalışmıyor. İşin ilginci, milyonlarca vatandaşı işsizken insani destek adıyla “kardeşimizdir” ayağıyla milyonlarca mülteci Türkiye'de çalışıyor. Çıkar Türk'ü, al mülteciyi… Ne SGK ne vergi… Haliyle normal bir vatandaştan çok daha ucuza mal oluyor. Küçük ve orta ölçekli işverenler onları tercih ediyor.
İşsizlik rakamlarına bakıyorsun, diyor ki “Çalışanların yüzde 33.8'i kayıtsız. Her 3 kişiden 1'inin kaydı kuydu yok! Sahi kayıtsızsa nasıl sayıyorsun? Haliyle kayıtdışı çalışanın kayıtlı çalışandan 3 kat fazla olduğu tarım sektöründe sayılarla oynayabildiğin kadar oyna, işsizlik oranını dilediğin gibi salla… Oh ne âlâ… Boş ver inanırlar nasıl olsa!