Aralık 26, 2018 11:08 Europe/Istanbul

Yenişafak: Türkiye’de casusluk örgütü gibi faaliyet gösteren FETÖ, yerli silahlarla ilgili de düzenli raporlar tuttu

Cumhuriyet:

Asgari ücrette ‘seçim’ oyunları

Yeniçağ:

Yazıcıoğlu cinayeti hakkındaki önerge AKP ve MHP oylarıyla reddedildi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar 25 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Müjdat ve Metin: Yargının yeni sınavı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Müjdat Gezen ve Metin Akpınar, Uğur Dündar’ın Halk Arenası programındaki konuşmalarından dolayı önce, havuz medyası ve iktidar tetikçileri tarafından hedef gösterilerek lince uğradılar...Sonra, AKP’li Cumhurbaşkanı tarafından azarlandılar ve yargıya şikâyet edildiler..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

En sonunda da evlerinden polisle alınarak adliyeye getirildiler, savcılık tarafından sevk edildikleri mahkemece her hafta karakola imzaya gitmelerini gerektiren adli kontrol kararı ile yurtdışına çıkmaları da yasaklanarak serbest bırakıldılar.

1) Havuz medyasının ve iktidar tetikçilerinin, bütün muhalifleri, özellikle de Demokrat, Cumhuriyetçi olan sanatçıları, akademisyenleri, yazarları, gazetecileri, hedef tahtasına oturttukları, yaptıklarını, yazdıklarını, söylediklerini genellikle kasıtlı olarak çarpıtarak linç ettikleri, böylece hem iktidara mağduriyet devşirmek, hem de muhalif sesleri susturmak ve toplumun genelini sindirmek istedikleri bilinen bir gerçek.

Burada normal ve doğal olmayan husus, medyanın hemen hemen tamamının, birkaç istisna dışında, artık bütünüyle havuz medyası ve iktidar tetikçisi haline getirilmiş olması.

2) AKP’li Cumhurbaşkanı’nın, AKP muhaliflerinden özellikle de aydınlardan, akademisyenlerden, yazarlardan, gazetecilerden, sanatçılardan pek hoşlanmadığı, sık sık bunların yaptıklarından ve yazıp söylediklerinden yakındığı ve zaman zaman yargıyı göreve çağırdığı da biliniyor.

Burada yadırgadığım husus, Cumhurbaşkanı’nın, tarafsız cumhurbaşkanlığına tanınan yetkileri, özellikle de kendisine yöneltilen eleştiriler konusunda, anayasanın ve yasaların demokratiklik ve eşitlik ilkelerine aykırı düşen bir biçimde daima AKP Genel Başkanı sıfatıyla kullanmı ve yargıyı göreve çağırması.

3) 12 Eylül 2010 Halkoylamasından sonra, adım adım siyasallaştırılan ve Erdoğan/AKP iktidarının emrine sokulmaya çalışılan yargının da, Erdoğan’ın bur  çağrılarına sessiz kalmaması ve görülmemiş bir hızla, sanki emir almış gibi davranarak, derhal harekete geçmesi de adeta olağan karşılanmaya başlandı.

İşte ben bu durumu hiç kabullenmek istemiyorum:

Müjdat Gezen ve Metin Akpınar olayı, yargının önüne yeni bir sınav daha getirmiş görünüyor:  Bu sınavın ilk adımında, bu sanatçılar, tutuklanmaktan bir önceki ağır yaptırımlarla karşılaşmışlar, adli kontrol ve yurtdışı yasağına tabi tutulmuşlardır.  Olayın daha, iddianame, duruşma, karar ve temyiz aşamaları vardır.

...***

Faruk Çakır, 25 aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tedbir böyle mi alınır?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekonomik anlamda sıkıntıların yaşandığını herkes görüyor.Türkiye’yi idare edenler ise bu sıkıntıların sorumlusu olarak hep başlarını işaret ediyor. Bu tavır medyaya da hâkim olmuş durumda. Meselâ, “Kur şoku faturası” denilerek her türlü zammın sorumluluğu döviz fiyatlarındaki artıştan biliniyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yine bu gelişmeler üzerine “Ekonomi yönetimi tedbirleri aldı” denilen bir haberde şöyle denilmiş: “Türkiye ekonomisinin Ağustos ayında maruz kaldığı kur şokunun olumsuz yansımaları, makroekonomik göstergelerde de kendini hissettiriyor. (...) Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsayan dönemde kurdaki olağanüstü yükseliş ile harcamalarda daralma, belirsizlik sebebiyle de yatırımlarda düşüş yaşanmıştı. Üretici, döviz kurunu yüksek bulduğu için ara malını satın alıp, üretip, satmak yerine; elindeki stokları kullanmayı tercih etmişti. Geçen yıla göre bu dönemde, stoktaki malların değerinde yaklaşık 31 milyar liralık bir bozulma yaşandı. Bu süreçte hükûmet ve ekonomi yönetimi ise, sıkı para politikası uygulayarak dövizi dizginleme, KOBİ’ler ve sanayiciler için finansman kanallarını açık tutma, kısa çalışma ödeneği, konkordato uygulamasıyla şirketleri ayakta tutma gibi tedbirleri hayata geçirdi. Son olarak açıklanan İkirci 100 Günlük Eylem Planı’nda da hem sanayiciyi, hem de tarımı destekleyici hamleler dikkat çekti. Enflasyonla Topyekûn  Mücadele devreye alındı. Böylece ekonomide yeniden dengelenme süreci de sağlıklı bir patikaya oturtulmaya çalışılıyor.”

İdarecilerin yapması gereken şey elbette tedbir almaktır. Ancak en başta problemin varlığını kabul gerekir. “Problem yok. Her şey yolunda” diyen bir idareci tedbir alma cihetine gider mi? Nitekim aylar önce dile getirilen krizi ihtimalleri itina ile reddedildi ve işlerin daha iyiye gittiği iddia edildi. Bugün gelinen noktada en  başta inşaat sektörü ve dolayısıyla ona bağlı sektörler sıkıntı yaşamıyor mu? Kaç inşaat firmasının  konkordato ilân ettiği gizlenebilir mi? Her şey iyi ise konkordato ilân edin firma sayısı niçin çoğalıyor?

Yılların tecrübesi neticesi ortaya çıkan ‘güzel söz’lerde bile “Sen işini yokuş tut, iniş çıkarsa ne âlâ” denilmesi boşuna mı? Türkiye’yi idare edenler acaba işlerini yokuş tuttu mu? “Tedbirli olalım. Kenarda zor günler için imkânımız olsun” diye düşündü mü? Düşündüyse bile ona göre adım attı mı? Tabloya bakıldığında hiç de tedbirli hareket edildiği akla gelmiyor. Tam aksine “Vur patlasın, çal oylasın” anlayışı ile hareket edilip israfta yarışılmadı mı?

Bakınız, bunca tartışma ve itiraza rağmen bazı devlet kuruluşlarının yeni arabalar aldığı duyuluyor. Bu yapılırken de “İtibardan tasarruf olmaz” anlayışı ile hareket edildiği akla geliyor. Gerçekten de itibardan tasarruf edilmez mi? Daha doğrusu ne zamandan beri israfın adı itibar oldu? Gerçek itibar israf ile değil, tam hukuk, tam adalet ve tam liyakatla temin edilebilir.

Türkiye’nin son 10 yılda yaptığı israfın hesabını yapabilen var mı? İsraf denildiğinde akla sadece çöpe atılan ekmekler gelmemeli. Elbette ekmek israfı da büyük bir problem, ama asıl israf devleti idare edenlerin aldığı kararlar neticesinde oluyor. Milletten aldıkları vekâletle devlet işlerine imza atanların “Tüyü bitmedik yetim hakkı”nı düşünmesi icap eder.

Lütfen iş ehline verilsin ve ehil olanların tavsiyeleri dinlensin. Tedbir almaktan kimse zarar görmez. Tam aksine geç kalan tedbir, tedbir mahiyetini kaybeder.

...***

Mehmet Şeker, 25 Aralık tarihli Yenişafak gazetesinde, “Bize bu hakaret kültürü hiç yakışmıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hakaret kültürü diye bir olgu ile donanmış haldeyiz. O kadar iç içeyiz ki örneklendirmek bile fuzuli.Ceket gibi giymiş, su gibi içmişiz sanki.Dahası, neredeyse kanımıza karışmış.Herhalde bu yüzden, hakaret etmeden duramayanlar çoğunluk.En ufak bir fırsatı bile değerlendirmek bir mecburiyet olarak algılanıyor.Kafamıza göre hareket etmeyenlere hakaretler yağdırmak en büyük vazife.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Karşısında bir kamera, önünde bir mikrofon bulan, açıyor ağzını yumuyor gözünü. Ağzına geleni söylüyor. Bir de kalabalık varsa, alkış verip destekliyorlarsa…İyice kendinden geçiyor kürsüdeki.

Coştukça coşuyor.Kelimeler, aklına uğramadan dilinden dökülüveriyor. Mantık uzaklara gitmiş, edep yıllık izinde, saygı hiç uğramamış.Bir süzgeç, bir kontrol hak getire.Karşıda alkış tutan kalabalığa bakıp coşmak, kontrolü kaybetmek, ne kadar sağlıksız. Bilmiyor ki kalabalık, o öksürse de alkışlayacak, ağzından tükürükler saçılsa da. Bu gibi durumlara en çok kimler düşüyor? Başta siyasetçiler, sanatçılar, yazar çizer takımı.Zaten garibim işçiyi, memuru, hangi kalabalık dinleyecek? Veya köylüyü, esnafı? Bırakın dinlemeyi, kürsüye bile çıkarmazlar. Olur da bir işçiye söz hakkı verilecek durum doğarsa, o da ya tasdik etmesi için yahut asgari ücret komisyonunda olduğu gibi, o kadar düşük ücretle bir ay nasıl geçindiğinin sırrını açıklaması içindir.

Önünde mikrofon, karşısında kamera bulan siyasetçiler, sanatçılar ve yazar çizer takımı, ağzına geleni söylüyorlar ama sonra başlarına geleceklere hazırlıklı değiller. Hemen itiraz ediyorlar. Yahu her şeyin bir ölçüsü var. Dünyanın her yerinde geçerli olan ölçüler bunlar. Eleştiri ile hakaretin sınırını ayırmak bir mecburiyet. Herkes için üstelik. “Ama o bir sanatçı…”Eee? Ne yapalım? İdamla tehdit etme hakkını kazandırır mı sanatçı olmak?Darbeyi övmek, terörü desteklemek gibi bir imtiyaz, kimin için geçerli olabilir?Hangi ülkede böyle bir şeyden bahsetmek mümkündür?Yüzmeyi bilmiyorsan, derin sulara girmeyeceksin. Yürüyerek geçemezsin.