Aralık 26, 2018 11:10 Europe/Istanbul

Yeniasya: Torba Kanun seçim paketi gibi

Aydınlık:

TSK'da kripto FETÖ operasyonu: 30 gözaltı

Karar:

TÜSİAD Başkanı Bilecik: Gelecek yıl yüzde 1'ler civarında bir büyüme öngörüyoruz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Öztin Aygüç, 26 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Ekonomik krize sürükleniş"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Doğru politikalar öngörmek, izleyebilmek için, soruna, nedenlerine doğru tanı koymak gerekir. Yüksek enflasyonla durgunluğu birlikte yaşadığımız ekonomik durum kriz olarak tanımlanmaktadır. Ekonomik kriz teriminin, fiyatların düştüğü, iflasların arttığı, deflasyon sürecinin başladığı dönemi daha iyi ifade edeceğini; durgunluk içinde enflasyon teriminin içinde bulunulan durumu daha iyi açıklayacağını düşünmekle beraber; genel eğilimi dikkate alarak kriz sözcüğü kullanılmıştır. Fiyat yükselişi ile birlikte ekonomik daralma ivme kazanır, iflaslar artarsa, enflasyonla çöküş teriminin kullanılması daha uygun olabilir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: ...***

Ekonomide görülmemiş başarı, dünyanın en büyük on ekonomisi kümesine giriş övünmeleri yapılır, övgüler düzülürken, ekonominin çöküş eşiğine girdiği savının açıklanması gerekir. AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yılların başlarında iç ve dış koşullar elverişliydi. Türkiye 2001 krizinden çıkmış, büyüme sürecine girmiş, 2002’de yıl bazında cari işlemler fazlası vermişti. Dünya ekonomisi büyümekte, dış ticaret hacmi genişlemekte, düşük faiz, likidite bolluğu yaşanmaktaydı. Bu koşullarda ithalatı hızla artırmak, cari işlemler açığı vermek, açığı sermaye hareketleri, dış borçlanma ile fonlamak kolaydı. Cari işlemler açığı, ekonomik büyümeye, fiyat istikrarına olumlu katkı yapmakta, ülkenin kullanılabilir kaynağını tüketim ve yatırım harcamalarını artırmakta, iç tasarruf açığını kapatarak, tasarruf düzeyi üstünde yatırım yapılmasını sağlamakta; yaratılan gelirden daha fazla harcama yapılmasına olanak vermektedir. Ülkeye sermaye girişi de döviz kurunun düşük düzeyde oluşmasına, ulusal paranın değerlenmesine, ithalat artışıyla piyasalara iç üretimin üstünde mal sunumu fiyat artış hızının yavaşlamasına yol açmaktadır. Cari işlemler açığının olumlu katkısıyla düşük enflasyonla hızlı büyüme, harcamaların artması, başarı olarak görülmüştür. Bir alanda başarısızlık varsa ana nedeni yönetim hataları, kozmetik yönetim anlayışı, sağgörü, öngörü yetersizliğidir. Reel sektör dahi faiz arbitrajı yapılmış, düşük faizle dış piyasalardan alınan borçlar TL’ye çevrilerek yüksek faizli mevduat olarak bankalara yatırılmış, faaliyet kârı değil, finansal net gelir elde edilerek kârlı görüntü verilmiştir. Banka yöneticileri, artan kredi, kur, faiz risklerini; işletmeler de kredi, kur, likidite risklerini, bozulan mali yapılarını, kârlarının reel olmadığını ya görmemiş ya da görmezden gelerek önlem almamışlardır. Ekonominin krize sürüklenişinde, kamu ve özel kesimde yönetim hataları, öngörü eksiklikleri, açıklanan verilerin süslü, gerçekçi olmaması büyük rol oynamıştır.

...***

Cevher İlhan 26 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Güvenlik endişesi” tehdit ve tahrikleriyle…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Mahalli seçimler sürecinde başta ağır ekonomik kriz olmak üzere eğitimden sağlığa, tarımdan hayvancılığına gerçek gündemi gizlemek için suni gündemlerle manipülasyonlarla algı operasyonları devam ediyor.Resmi verilerle işsizliğin daha da arttığı, enflasyonun azdığı, faizlerin yükseldiği, pahalılığın sürdüğü ve yatırımların durduğu vartada artık “çılgın projeler” propagandası kâr etmiyor. “İlk 100 günde 400 proje” bitmeden ve hesâbı verilmeden içi boş “ikinci 100 günlük program”ın da toplumda bir heyecan meydana getiremediği anketlerle ortaya çıkıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Zira yapılan araştırmalarda önceki seçimlerde halk nezdinde yüzde 70’lere varan bir oranla “terör”ün ülkenin “birinci sorunu” olarak görülmesine karşı, 31 Mart seçimleri öncesinde enflasyon ve pahalılık birinci sırada.

Uluslararası IPSOS Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün en son Eylül raporuna göre Türkiye’de halkın yüzde 66’sı “ülkede işlerin iyi gitmediği”nden şikâyetçi. İlk sırada artık enflasyon/hayat pahalılığı var. Gayr-ı memnunluk tavan yapmış. Kısacası, güvenlik merkezli kaygıların yerini ekonomi almış.

Bir yandan Fırat’ın doğusuna askeri operasyon ortaya atılırken ve tek bir anlaşma ve işbirliğinin iptal edilmediği İsrail’e yeniden restler çekilip Nisan’da seçime gidecek Netanyahu’yla karşılıklı çıkışlarda bulunulurken, diğer yandan içte kamplaştırma ve kutuplaştırma tam gaz sürüyor.

O denli ki, toplumda en ufak bir eğilim olmadığı halde her fırsatta Fransa’daki “sarı yelekliler” hareketi hatırlatılarak piyasada “sarı yelek satışının olup olmadığı” araştırması yapılıyor. İktidara ilişik bazı kuruluşlar, âdeta Türkiye’de de “sarı yelekler”le insanların sokağa çıkmalarını istercesine “kırmızı yelek gösterileri”yle kışkırtıyor. Bu maksatla en ufak bir hükûmet eleştirisi dahi “ihânet”le suçlanıp tehditler savruluyor.

İktidar cephesinde ve “iktidara ilişik medya”da, gittikçe artan sert söylemlerle bir taraftan “gezi eylemleri” hatırlatılarak siyasi rakiplere, “Haddini bil haddini” türü tehditlerle hakaretler gırla gidiyor. İnadına ve ısrarla toplumun belli bir kesimi dışlanarak ısrarla halkı birbirine ötekileştiren, düşmanlaştıran fitne ateşleniyor.

Yine bu maksatla, iktidara yakın yorumcular, “politikacıları, iş adamlarını, bürokratları hedef alan ve toplumda panik oluşturmayı amaçlayan suikastlerin geleceği”nden bahsediyorlar. Artacak “terör” ve “güvenlik sorunu” ile ancak AKP - MHP iktidarının mücadele edebileceği havası pompalanıyor.

...***

Orhan Uğuroğlu 26 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Ahlak yasası çıkartılmalı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın hakareti aşan cümlelerle siyasi rakiplerini, savcıları, hâkimleri, gazetecileri, televizyoncuları ve sanatçılara yüklenmesi ile hedef haline getirmesini nasıl yorumlayacağımı bilemiyordum...Keza MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin de muhalefet partilerine ve liderlerine yaptığı benzer saldırıları yorumlamakta zorluk çekiyordum...Özetle hakaret ve küfür yağdıran tüm siyasileri eleştiriyordum."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yandaş medyanın yayınlarını, bir zamanların terör örgütleri tarafından illegal olarak teksir makinaları ile "gazete" adı verilerek basılıp dağıtılan kağıt parçalarına benzetiyorum. Yalan, dolan, iftira dolu kağıt parçaları...

Gayri ahlaki uygulamalar o kadar fazlalaştı ki ülkemizde hangi birini sayalım?

16 Nisan referandumu ile Yasama, Yürütme ve Yargı günümüz itibarı ile tek kişinin yani Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığında kontrol altına alındı. Evet, YSK'ye yönelik eleştiriyi anımsatmanın tam sırası şimdi. 16 Nisan referandumunda mühürsüz oy pusulaları ve zarfları geçerli sayan Yüksek Seçim Kurulu'nu CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu şu sözlerle eleştirmişti: "Gayrimeşru bir referandum, Yüksek Seçim Kurulu kararıyla aldılar onu, yoksa biz kazandık. Demokrasiye inananlar kazandı. Hayır, çıktı elbette. 51.2 hayır çıktı. Yüksek Seçim Kurulu'nun içine çöreklenmiş bir grup çete mensubu dediler ki hayır efendim buradan evet çıktı. O nedenle biz bunu meşru kabul etmiyoruz."Bu tartışmalar uzadı gitti ve bugüne dayandı. 31 Mart 2019'da yapılacak ve 1 Ocak 2019'da başlayacak Yerel Seçim için Meclis'te görüşülen Torba Yasa'ya şu ek yapıldı: "Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Sadi Güven'in de bulunduğu YSK'nin altı üyesinin Ocak'ta sona erecek görev süreleri 1 yıl uzatıldı. YSK üyelerinden 2019 yılında görevi sona ereceklerin yerine Ocak 2020'de, 2022'de görevi sona ereceklerin yerine ise Ocak 2023'te yenileme seçimi yapılacak." 298 sayılı seçim yasasına 1987'de geçici 19. madde, 1997'de geçici 20. Madde ve 1999'da geçici 21. Madde eklenerek 3 kez YSK üyelerinin görev süreleri uzatılmış. 16 Nisan'da Anayasa değişikliği yapıldı da hani seçim ve siyasi partiler yasaları da değişecekti? Şimdi bu seçim yasasına bir geçici madde daha konularak 16 Nisan'da kendi yasalarını mühürsüz oyları "geçerli" sayarak çiğneyen ve sabıkalı hale gelen 6 üyenin görev sürelerini uzatmak ahlaki mi?

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'na ve Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk'e YSK üyelerinin görev sürelerinin uzatılması konusundaki görüşlerini sordum.

"İsimlere bağlı olmaksızın yanıtlayayım" diyen Feyzioğlu, "Dünyada benzer kurumlar var ki bağımsızlığı sağlamak için yasal önlemler aldıkları ortadadır. Hâkimler görevlerini icra ederlerken kendilerini seçenlere karşı bağımlı hissetmemeliler" şeklinde konuştu.

Türk ise, "Kalıcı bir değişiklik ile bu tür uzatmalar ortadan tamamen kaldırılmalı ve yargı bağımsızlığı kesinlikle sağlanmalıdır" dedi.