Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Rusya: Kürt bölgelerin Şam kontrolüne dönmesini destekliyoruz
Karar:
AK Parti İstanbul ilçe adayları belli oldu iddiası
Star:
Türkiye bize ve İsrail'e gözdağı veriyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
...***
Esfender Korkmaz, 28 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Dış borçlarımız ne kadar risklidir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Dolar kuru TL karşısında halen yüzde 25-26 oranında daha değerlidir. Kur artışının bazı yararları oldu. İthalat azaldı, ihracat arttı. Cari açık azaldı. Bazı zararları da oldu... Üretim daraldı, büyüme düştü. Dahası Dış borçlarda risk arttı. Dış borç riskinin en belirgin göstergesi, Türk tahvilleri için uluslararası piyasalarda oluşan sigorta primi, kredi risk Swapı (CDS)'dır.. Uluslararası kredi işlemlerinde en fazla dolar üstünden baz alınan faiz oranı kullanılıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye'de devlet ve özel sektör Libor üstünde ayrıca faiz veriyor. Demektir ki Türkiye dolar cinsinden dış borç alacaksa, 5 yıllık tahvilleri için Libor kadar bile faizle borçlansa, borçlanma maliyeti yüzde 6.6 oluyor.Hükümetin, halkın dövizi mevduatta uyumasın, hazineye borç verin demesi, dövizle borçlanma maliyetini düşürmek istemesindendir.Ne var ki bankalar zaten bu mevduatın yüzde yüzü kadar özel sektöre döviz olarak kredi vermiştir. Yani bankalarda döviz mevduatı uyumuyor. Hükümet bu şartlarda özel sektöre rakip oluyor. Özel sektör artık dışarıdan daha yüksek faizle borçlanmak zorunda kalacaktır. Aşağıdaki tabloda bazı gelişmekte olan bazı ülkelerde, dış borç riskini gösteren veriler yer almaktadır. Türkiye dış borç stokunun Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'ya oranı olarak, tablo içinde Malezya'dan sonra en riskli ikinci ülkedir.Kaldı ki dış borç yükünün millî gelire oranı, borç yükünü, borçların ekonomi açısından ağır olup olmadığını tam olarak göstermez. Burada temel sorun dış borç ödeme kapasitesidir. Bu kapasiteyi de döviz kazanma potansiyeli gösterir. Çünkü ister devlet, ister özel sektör olsun, dış borçlar sonunda dövizle ödenecektir. Bunun içindir ki risk olarak bakacaksak, devlet veya özel sektör dış borcu değil, ülkenin toplam dış borç stoku üstünden bakmak gerekir.Döviz cari fazla vererek ve yabancı sermaye girişi ile kazanılır. Türkiye cari açık veriyor. Yabancı sermaye girişi ise Mısır dışında diğer ülkelerden daha düşüktür. Demek ki döviz kazanma potansiyeli düşüktür.Döviz rezervleri olarak da iyi durumda değildir.
Dış borçların ekonomik etkiler dışında ortaya çıkardığı riskler, ülke riskinin artması, yoksullaşma ve kırılganlık, gibi etkiler ortaya çıkarıyorsa, ''dış borç aşırı yükü'' var demektir.Sonuç olarak, dış borçlarımızda hem risk yüksektir, hem de yalnızca açık kapamada kullandığımızdan dolayı bu borçlar aşırı yük getirmiştir.
...***
Ahmet ulusoy, 28 aralık tarihli Yenişafak gazetesinde, “Son söyleyeceğimi hemen söyleyeyim. Ciddi ekonomik dalgalanmanın ve finansal stresin yaşandığı 2018 yılı sonrasında, yeni yılda, tahrip edilen ekonomik dengelerin yeniden onarılarak ekonominin daha güçlü yoluna devam edeceğini düşünmekteyim.Bir ekonomide genel gidişatı anlayabilmek için üç temel makroekonomik göstergeye bakmak gerekir: ekonomik büyüme, enflasyon ve işsizlik düzeyi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu üç değişken birbiri ile etkileşim içinde ve bazen çatışmaktadır.
Şöyle ki, eğer yüksek enflasyon yaşıyorsanız ve bu enflasyon talep fazlalığından (yani tüketimden) kaynaklanıyorsa, enflasyonu önlemek için daraltıcı politikalar (sıkı para ve maliye politikaları) uygulamak zorundasınız.
Daraltıcı politikaların uygulanması ekonomik büyümenin azalması ve buna bağlı olarak işsizliğin artması demektir.
2018 yılında beklenmedik şekilde yükselen enflasyonun program dâhilinde (YEP) azaltılması için uygulanan daraltıcı politikalar, beklenildiği gibi, önemli düzeyde büyüme hızı kayıplarına neden olmuştur. Bugün büyümeden vazgeçme pahasına uygulanan politikaların enflasyondaki tırmanışı önlediği ve belirli ölçüde aşağı yönlü baskıladığı görülmektedir.
Türkiye ekonomisinin 3. çeyrekte 1.6 büyümesi bazı çevrelerce stagflasyon geliyor beyanlarının atılmasına neden olmuştur.
Bilindiği gibi stagflasyon durgunluk içerisinde enflasyondur. Burada durgunluktan kasıt sıfıra ok yakın, ya da sıfır büyümedir. 4. çeyrek büyüme rakamı geldiğinde 2018 toplamında yüzde 3-3.5 büyüme gerçekleşeceğini düşünmekteyim. Bu rakam AB ortalamasının üzerinde bir büyüme olacaktır.
2018’in 4. çeyreği ve 2019’un 1. çeyreğinde de büyüme oranlarının uygulanan daraltıcı para ve maliye politikaları neticesinde düşük geleceği beklenilmektedir.
Türkiye ekonomisinin geçmiş tecrübesi çok daha yüksek daralma dönemlerini bile hızla atlatan bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Bu olgu 2019’un 2. çeyreğinden itibaren ciddi bir ekonomik canlanmanın söz konusu olacağı beklentisini güçlendirmektedir.
Yani, bir program dâhilinde hedeflere uygun enflasyon ve büyüme rakamlarının gelmesi, ‘stagflasyona hazır olun!’ sloganlarıyla kötümserlik yaymanın ya da piyasa aktörlerinin gelecek beklentilerini olumsuz etkilemenin çok da iyi niyet taşımadığını düşünüyorum.
Türkiye’nin genç, dinamik ve her geçen gün işgücüne katılımı artan nüfus yapısı ile düşük büyüme dönemlerinde işsizliğin artması kaçınılmaz.
Enflasyonu makul seviyelere indirmek için uygulanan politikalar sonrasında düşen büyüme hızları işsizliğin bir süre daha yüksek seviyelerde kalmasına sebep olacaktır. Özellikle genç işsiz oranı daha da artacaktır. Aslında Türkiye ekonomi yönetiminin kısa sürede çözmesi gereken en önemli sorun budur.
2019’un ikinci yarısından itibaren işsizlik düzeyindeki artışın da sona ereceği ve hızla toparlanacak ekonomi ile beraber işsizliğin de yavaş yavaş azalacağını söylememiz mümkün.
2019 yılında kurların makul seviyelerde istikrar kazanması ile enflasyonun kontrol altına alınacağı, faiz oranlarının düşeceği, tekrar net girişin başladığı yabancı yatırımların ivme kazanacağı, piyasalarda istikrarın tesisiyle özel sektör yatırımlarının artacağı ve toplamda potansiyel büyüme hızına geri dönüleceği beklentisi içindeyiz.
Yerel yönetim seçimleri sonrasında 4.5 yıllık bir seçimsiz dönem olduğunu, artık dışa bağımlılığı azaltan yapısal dönüşümü sağlayacak önlemlerin seçim baskısından uzakta alınabileceği ve daha güçlü bir ekonomik yapılanmanın uzun dönemli adımlarının atılacağı beklentisi içerisindeyiz.
...***
Esin Ergenç, 28 Aralık tarihli Aydınlık gazetesinde, “geleceği bugün kurmak”başlıklı yaızsını okuyucularla paylaşıyor.
“Asgari ücret krize rağmen seçim korkusuyla 2 bin sınırını 20 liracık aştı. Yeterli mi derseniz elbette ki değil ama bu ekonomik koşullar içerisinde hükümetin yapacağının en üst limiti. Eğer seçim olmasaydı 2 bin sınırının altında kalacağı kesin. Pazarlık masasında işçi kesiminin temsilcileri fena bir performans sergilemediler. Ama asıl eksiklik asgari ücretliler cephesinde kendini gösterdi. Büyük oranda örgütsüz bir yapı var ortada ve bu örgütsüz yapının Asgari Ücret Tespit Komisyonundaki temsilcileri işçi sınıfının örgütleri.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Sayın Yıldırım Koç’un da sorduğu gibi asgari ücretin istenilen oranlara gelmesi için asgari ücretliler ne yaptı? Öyleyse oturup vereni dövmek yerine kendi eksiklerimizi tespit edip, yapmamız gerekenleri ne oranda yaptığımızı sormalıyız.
Ekonomi cephesinde krizle emek cephesinde ise durgunlukla bir yılı geride bırakıyoruz. Yeni yıla girerken geçen bir yılın muhasebesi çok önemli. Eğer burada sadece terazinin bir kefesi doldurulup diğer kefeye hiçbir şey koymuyorsak adalet isterken adaletsizlik yapıyoruz demektir. İşçi sınıfı ve örgütleri bu yıl her zamankinden daha fazla sorgulamalı kendisini. Ekonomide yaşadığımız krizin 2019’da daha da derinleşeceği görülür ve uzmanlar tarafından söylenirken hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi davranmak, yangına körükle gitmek olacaktır. Asgari ücret oranı önemliydi ancak gelecek günler işsizlik ve daha fazla yoksullaşma getirecekse işçi sınıfının bugünden yapması gerekenler var demektir. Bunların en başında da örgütlenme geliyor.
Yeni bir yıla başlarken de sendikalaşmanın önünde aynı sorunlar var. Örgütlenme e-Devlet ile önemli bir sorunu aştı ama sendikaların önündeki en büyük engellerden biri aynı duruyor. Yargı sorunu bir türlü aşılamıyor. Gerek örgütlenen işçinin işten atılması konusunda yasal süreçler, gerekse yetki davalarının sonuçlanmasında yaşanan ağırlık, hak ihlallerine sebep oluyor. Oysa yargıya gitmeden yetki sorunu Çalışma Bakanlığı’nda kolaylıkla çözülebilir. Ya da işçinin referanduma götürülmesiyle bile çözülebilecek kadar basit sorunları yargıda kangrene dönüştürmek çözüm değil, çözümsüzlüktür.