Ocak 01, 2019 10:07 Europe/Istanbul

Star: Kalın'dan ABD'li Senatör Graham'a yanıt: Teröristler müttefikiniz olamaz

Karar:

ÖSO, PYD bölgesine 400 metrede

Yeniçağ:

31 Mart'ta öncelik sandık güvenliği

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz, 1 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, "2019 ne getirmeli?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Genel olarak bana 2019 yılı için dileğimi sorsaydınız; Bir... Tarafsız yargı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve siyasi özgürlükler ve laik demokrasi. İki... Ülkenin popülizm tuzağından kurtulmasını isterdim.

Çünkü bu dediklerim ekonomik, sosyal ve siyasi istikrarın da temelidir. Sık sık vurguluyorum, kapitalist sistemde, ekonomik krizler sistemin ve piyasasının kendi kendisini düzeltmesidir. Bir şartla...  Söylediklerim hukuki ve demokratik kurumsal altyapı varsa geçerlidir. Eğer bu altyapı yoksa krizin uzun dönemli bir bunalıma dönme riski yüksektir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Hukuki ve demokratik altyapı yoksa, üretici ve tüketici güveni de düşük olur. Üretici ve tüketici, sisteme ve yönetime güven duymaz. Morali bozuk olur.

Bizde açıklanan Aralık ayı tüketici güven endeksi, 2017 yılında 65 iken 2018 yılında yüzde 58'e geriledi. Yine üretici ve tüketiciyi birlikte değerlendiren ekonomik güven endeksi ise geçen sene Aralık ayında 95 iken bu sene 75'e geriledi.

Bu endekslerde 100 altı güvensizliği gösteriyor. Üretici ve tüketici güveni, iç dinamiklerin harekete geçmesini, tüketim ve yatırıma yönelmesini sağlar.

Üretici ve tüketici güven duymazsa, yabancı sermaye nasıl güven duyar? OECD'nin 2018 son raporunda da Türkiye'de maliye ve para politikalarında işletmelerin, hane halkının ve yatırımcıların güvenini yeniden kazanmanın çok önemli olduğu vurgulandı. Bir ekonomide güven çok düşükse, ekonomik krizlerin bunalıma dönüşme riski de yüksektir.

Türkiye her zaman, iç ve dış risklerden çıkış yolu bulmuştur. Zor şartlar aynı zamanda çözümleri de yaratmıştır.

2019'un ilk gündemi hukuk, demokrasi ve insan haklarında iyileştirme olmalıdır.

Ekonomik anlamda gündem; kaynakların siyasi iktidar tarafından sürekli seçim popülizminde kullanılmasını önlemek olmalıdır.

Bu görev kısa dönemde siyasi iktidarın görevidir.

Siyasi iktidar bugüne kadar her seçimde yaptığı popülizmin ekonomiyi bu duruma getirdiğinin bilincinde olmalıdır. Her seçim daha fazla popülizm gerektirir. Bu durum sürdürülemez.

Ülkeyi popülizm tuzağından kurtarmak kısa ve uzun dönemde halkın görevidir. Halk bilinçli olup seçimde popülizme hayır derse, hiçbir siyasi iktidar bu yolu denemez. 

Halk bilinçli olmalıdır. Çünkü popülizmin maliyetini her zaman halk çekiyor. Zira ekonomide devlet kaynaklarının popülist amaçla kullanılması bir defa başlayınca her seçimde daha çok büyümesi gerekir. Bu yola giren siyasi iktidar ekonomide kaynakları etkin ve verimli kullanamaz. Kamu kaynaklarını çarçur etmiş olur. Bütçe ile yatırım yaparak istihdam yaratamaz. Neticede ekonomik krizin en büyük tetikçisi popülizm olur.

Türkiye'de halkın vergileri bütçe kanalıyla popülist amaçla kullanılmaktadır. Bu çerçevede, bütçenin seçim amaçlı kullanılması, kamu imkânlarının seçim için seferber edilmesi, mitinglerde kamu arabalarının ve memurların kullanılması, seçim süresince yapılan yardımlar  kamu kaynaklarının yersiz kullanılması demektir.

En taze örnek; Tarım Bakanı'nın çiftçiye 972 milyon lira destek dağıtılacağını açıklamasıdır. CHP Bursa milletvekili ise bu 972 milyon liranın bir kısmının geçmişten kalan çiftçi alacakları olduğunu (2017 buzağı desteği; 6 ay önceki süt primi ve 2 yıldır yapılmayan besi desteği);  çiğ süt desteğine verilecek ilave 15 kuruşun da Eylül 2018-Mart 2019 arasında yani yalnızca seçim odaklı olarak verileceğini açıkladı. Karar halkındır. Seçmenindir. Ya kısa dönemli popülist çıkarları ya da uzun dönemli siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarı tercih eder.

...***

Cevher İlhan 1 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, " Yılbaşı çılgınlığı teşvik edildi"başlıklı yazısını okuyyucularla paylaşıyor.

" Her yılbaşında olduğu gibi, bu yılbaşı öncesinde de devletçe teşvik edilen “alış veriş çılgınlığı”nın yanısıra devlet eliyle işletilen ve oynatılan şans ve talih oyunları oynatılan ve çeşitlendirilerek arttırılıp teşvik edildi.Gerçek şu ki, uluslararası araştırmalarla Türkiye’nin “refah listesi”nde alt kategoriye düşmesinin başta gelen nedenlerinden biri de devlet desteğiyle işlenen suçlar oluşturuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Zira mânevî terbiye eksikliğiyle her gün binlerce, 100 binlerce insanı mahvedip madden ve mânen öldürürken, ağır ekonomik kriz altında dünyevîleşme bataklığında bir kişiye çıkacak “70 milyon - büyük ikramiye” hayaller ve rüyâlar resmen pompalandı. 100 binlerin üzerinden ümit ticareti bu yılbaşı öncesinde de tekrarlandı. 

İhracıyla övünülen şiddet ve müstehcenlik dolu dizi filmler ve programlar kat kat artarken, her fırsatta, “muhâfazakârlık”tan dem vuran iktidar döneminde içki ve uyuşturucu kullanımının son artarak sokaklara kadar inmesi, medyada yılbaşı “Milli Piyango çekilişi”ne ve yılbaşı eğlencelerine yapılan telkinlerle kalabalıkların bu çılgınlıklara tahriki devam etti.

Bunun içindir ki, başta metropoller olmak üzere bütün kentlerde ve hatta ilçelerde, Yılbaşı gecesi “yılbaşı taşkınlıkları”na karşı önlemler kapsamında Emniyet-asâyiş tertipleri duyuruldu. Alışveriş ve eğlence merkezlerinin denetlendi, devlet hastaneleri ve âcil servislerin gece gündüz açık kalması benzeri önlemler alındı.

Bu bakımdan, devlet kurumlarının raporlarıyla belgelenen ve gittikçe artan ahlâkî dejenerasyon ve suçlar önlenmesine çalışılması büyük önem kazanıyor.

Bilindiği gibi dokuz vatandaşın can verdiği ve doksandan fazla kişinin yaralandığı Ankara’daki Hızlandırılmış Tren kazasına dair Ulaştırma Bakanı Meclis’te “Sinyalizasyon sistemi demir yolu işletmeciliği için olmazsa olmaz bir sistem değil. ‘Sinyalizasyon olmadığı için bu kaza oldu’ gibi değerlendirme yapanlar, doğru bir değerlendirme yapmıyor” demişti.

Bakanın bu sözleri, sinyalizasyon sistemi tamamlanmadan hattın yüklenici firmadan teslim alındığının ikrarı olup kazanın göz göre göre geldiğini gösterirken, on yedi gün sonra Bakan’ın bu kez “Demir yolu hatlarının daha güvenli hale getirilmesi için, otomasyon adına daha ekonomik bir işletme yapılabilmesi için sinyalizasyon sistemlerimizi geliştiriyoruz” diye konuşup Demiryollarında elektrifikasyon ve sinyalizasyonun önemine dikkat çekmesi çelişkiyi ortaya koyuyor.

Sormak lâzım; bu ifâde bizzat Bakan’ın ifâdesiyle sinyalizasyonun olmadığı demiryollarının güvenli olmadığının ikrarı değil mi? O halde sırf sinyalizasyon olmadığı için “güvenli hale getirilmeden” teslim alınan hatlarda meydana gelen kazaların hesâbını kim verecek?

Mahalli seçimler sürecinde en son Cumhurbaşkanı da, genel başkanı olduğu iktidar partisinin İstanbul Büyükşehir belediye başkanı adayı Meclis Başkanı’nın görevinden istifa etmesinin gerekmediğini söyledi ve buna “Bu de nereden çıktı; aday olan milletvekilleri istifa ediyor mu ki Meclis Başkanı da istifa etsin?!” sorusuyla tepki gösterdi.

...***

Fadime Özkan, 1 Ocak tarihli Star gazetesinde, " Binali Yıldırım İstanbul için müjde demek"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, kendisinden 25 yıl sonra İstanbul’a en yakın, en çalışkan ve iş bilen arkadaşını gönderiyor. Aslında kendisinin ve AK Parti’nin büyük hikayesinin başladığı yer olan bu kadim şehre bir büyük müjde veriyor. Nitekim takdim ederken de vurguladı Binali Yıldırım’a ve İstanbul’a verdiği kıymeti."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor: 

...***

İstanbul gibi ortasından deniz geçen bir şehirde, üstelik ülke nüfusunun beşte birini oluşturan şehir nüfusunun önemli bir yekunu haftanın her günü o yakadan bu yakaya akarken, bir anlamda iğne deliğinden geçerken Yıldırım şehrin deniz ulaşımından sorumluydu. Devrim niteliğinde işler yaptı.

Bu başarı sayesinde AK Parti hükümetlerinin değişmez “Ulaştırma Bakanı” oldu. Beş kez aynı görevi üstlendi, ülkenin her iline, dağına taşına yoluna ter döktü, emek verdi.   

22 Mayıs 2016’da AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevini üstlendiğinde ise Türkiye kritik bir evredeydi. PKK hendek terörüne, HDP özerklik ilanına başlamış, terör örgütleri aynı anda harekete geçmiş ve meğer FETÖ terör örgütü de geri sayımı başlatmıştı. İki ay sonra işgal girişimi oldu. 

Binali Yıldırım’ın -henüz Cumhurbaşkanı’nın nerede olduğu, hayatta olup olmadığı bilinmeyen o zor-dar zamanda- kamuoyuna yaptığı konuşma hayati öneme sahiptir. Hükümetin işinin başında, devletin alarmda olduğu yönünde topluma ilk bilgiyi vermiş, ilk inancı aşılamıştı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçerken, PKK ve FETÖ başta olmak üzere terörle bıçak kemikte mücadele ederken, yüreğimiz ağzımızda sınır ötesi harekatlar yaparken ve türlü sofistike saldırılara karşı koyarken o Başbakan’dı. 

Yapıcı, isabetli, ferasetliydi. Güven veren ağırlığı ama aynı anda gülümseten, rahatlatan üslubuyla Türkiye’ye iyi geldi Binali Yıldırım.