Nisan 12, 2016 07:13 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Faizde ön yargı var”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekonomideki tüm sorunların çözümü, tek bir faktöre, Merkez Bankası'nın faizleri düşürmesine indirgendi. Cumhurbaşkanı, Bakanlar ve Cumhurbaşkanlığı danışmanları faiz indirimini aynı yaklaşım içinde savunuyorlar. Yatırımlar artacak ve enflasyon düşecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan ''enflasyon sebep, faiz netice değildir. Faiz sebep, enflasyon neticedir" diyor.Ne var ki bu yargının nereden ve ne sebeple öne çıktığını kimse açıklamıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 


…***


İktisatta çok sayıda değişken bulunmaktadır. Birisi sebeptir, diğeri sonuçtur demekle, her şey istendiği gibi olmaz. Yani neden sonuç ilişkisi tek değildir... Faiz oranları ile enflasyon arasındaki ilişki de,


* Uygulanmakta olan iktisat politikalarına, politika bileşenlerine göre,


* Enflasyonun talep kaynaklı, maliyet kaynaklı veya kronik enflasyon olup olmadığına göre, 


* Ekonominin içinde bulunduğu konjonktüre göre, (büyüme oranlarının yüksek veya düşük olduğu, kriz olup olmadığı dönemlere göre),


* Ekonomik, siyasi ve sosyal istikrar durumuna? Yatırım ortamı olup, olmadığına göre, değişir.


Ekonomi yönetimi konuşurken, Avrupa'yı örnek verirken, hep nominal faizleri konuşuyor ve enflasyonu es geçiyorlar. Temel yanlışları da bu alanda ortaya çıkıyor.


2015 yılında Türkiye'de enflasyon yüzde 8.81'dir. MB gösterge faizi de yüzde 7.5'tir. Türkiye'de 2015 yılı için reel faiz yüzde 1.2'dir ve Euro Bölgesi'nden yüksektir.


Öte yandan bugünkü şartlarda yalnızca para ve faiz politikası ile enflasyonu düşürmek imkânı yoktur. Zira 2004 yılından beri TÜFE  olarak enflasyon yaklaşık yüzde 8 ile yüzde 10 düzeyinde gidiyor. Söz gelimi, açıklanan Mart ayı yıllık enflasyon yüzde 7.46 oldu ve fakat çekirdek enflasyon yüzde 9.51 oldu.


Yani enflasyon kronikleşti. Buna yol açan nedenler, piyasanın oligopol yapıda olması ve kartelleşme olması, bu nedenlerle fiyatların aşağıya doğru rijit olması, sanayide düşük kapasitede çalışılması ve ekonomide ortalama verimliliğin düşük olması, kamuda bürokratik maliyetlerin yüksek olması gibi nedenlerdir.


Demek ki enflasyonu düşürmek için, faiz ve para politikasını diğer iktisat politikaları ile birlikte ve uyumlu planlamak ve ayrıca yapısal sorunları da çözmek gerekir. 


Kaldı ki Merkez Bankası faizleri düşürse de, bu düşüşün işletme ve kredi faizlerine ne kadar yansıyacağı tartışılır. Zira bankaların kâr marjı çok yüksektir. Hükümet daha akıllı davranıp, bankaların kâr marjlarına yasa ile yüzde 20 gibi bir sınır getirebilse, yatırım kredi maliyetlerini daha kolay düşürebilir.


Dahası bankaların aldıkları dış kredi maliyetleri ortalamadan daha yüksektir. Zira Türkiye'nin risk primleri yüksek olduğu için, bankalar dış krediye daha yüksek faiz ödüyorlar.


Faizler düşse de Türkiye'de, iç siyasi sorunlar, terör ve dış politik sorunlar, uzun vadeli yatırım ortamına izin vermiyor. Bunun içindir ki yerli ve yabancı sermaye kısa vadeli finansal yatırımlara ve inşaata yönelmiştir.  


5) Bu şartlarda nominal faizlerin enflasyonun altına düşürülmesi, tasarrufların daha da düşmesine, spekülatif ve taşa toprağa yatırımların artmasına yol açacaktır. Belki ekonomide geçici bir canlanma olacak ve fakat uzun dönemde, enflasyon artacak ve potansiyel büyüme düşecektir.


…***


Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Dikkat… Beş yüz milyar dolar çıkacak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Gelişmekte olan ülkelerden bu yıl da para çıkışı olacak. Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (The Institute of International Finance -IIF) son raporuna göre 2016 yılında Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerden 500 milyar dolar tutarında net sermaye çıkışı olacak. Geçen yıl doğrudan net sermaye çıkışı 750 milyar dolar düzeyinde olmuştu. Geçen yıla göre ivme kaybetse de 500 milyar dolarlık net doğrudan sermaye çıkışı oldukça yüksek tutarda bir para akımı oluyor. Yeri gelmişken geçen yıl Türkiye’nin doğrudan ve portföy yatırım stokunda 77 milyar dolar azalma olduğunu belirtelim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:


…***


Kısaca, gelişmekte olan ülkeler için sermaye akımlarında beklentiler pek iyi değil. Zaten bu olumsuz beklentilerin etkilerini dün açıklanan Türkiye’nin Şubat ayı ödemeler dengesinde görüyoruz.


Nasıl mı?


Şöyle; Şubat ayında gelen doğrudan sermaye yatırımı 319 milyon dolar. Ve Ocak- Şubat doğrudan sermaye girişi 939 milyon dolar oluyor. Geçen yılın aynı döneminde doğrudan sermaye girişinin 2 milyar 882 milyon dolar olduğunu hatırlatalım. Dolayısıyla doğrudan sermaye girişinde azalma var. Bu arada bu yılın ilk iki ayında Türkiye’de oturanların yurtdışında yaptıkları doğrudan sermaye yatırımı 519 milyon dolara yükseldi. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 451 milyon dolar tutarındaydı. Yine kaynağı bilinmeyen para girişlerinde Şubat ayında artış olduğunu belirtelim.


Kaynağı belirsiz parayı gösteren net hata ve noksan kalemi Şubat’ta 2 milyar 878 milyon dolar oldu. İki aylık net hata ve noksan kalemi ise 1 milyar 819 milyon dolara ulaştı. Bu kalemde geçen yılın ilk iki ayına göre azalma olduğunu belirtelim. Geçen yılın ilk iki ayında net hata ve noksan toplamı 3 milyar 914 milyon dolar tutuyordu.


Bir de cari açık rakamına baktığımızda azalma görüyoruz. Bu yılın ilk iki ayında cari açık rakamı 4 milyar 123 milyon dolar oldu. Geçen yılın aynı döneminde cari açık 5 milyar 753 milyon dolardı. Yine 12 aylık cari açığın 30 milyar 911 milyon dolara ulaştığını belirtelim. Yani petrol fiyatlarındaki gerileme ve ekonomideki küçülmeye rağmen 30,9 milyar dolar ürettiğimizden fazla harcıyoruz. Bildiğiniz gibi cari açık ürettiğimizden fazla harcamak anlamına geliyordu. Ve bu ürettiğimizden fazla harcadığımız paranın 7 milyar 302 milyon lirasını kaynağı belirsiz dövizle karşılıyoruz. Yani cari açığı finanse eden paranın yüzde 23,6’sının nereden geldiği belli değil. Ve cari açığın milli gelire oranı hâlâ yüzde 4,2 düzeyinde bulunuyor. Kısaca ekonomi küçülmesine rağmen cari açık hâlâ epeyce büyük ve risk yaratıyor.


…***


Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesinde, “MHP: Yeni başkan dengeleri değiştirir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“MHP’de üst düzeyde değişim isteniyor yıllardır. Geçmişte de Bahçeli’ye karşı adaylar çıkmıştı, ama sonra defterleri dürüldü.
Ancak artık gelinen noktada Bahçeli’nin, partisindeki değişimi durduramayacak ve engelleyemeyecek bir noktaya geldiği görülüyor.Bahçeli, sözde keskin bir iktidar ve Erdoğan aleyhtarı, ama tüm can alıcı karar ve uygulamalarda ise Erdoğan ve AKP’nin kurtarıcısı rolündeydi.”diyen yazar, yazsıının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***
7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra iktidar olmamak, hükümet kurmamak konusundaki kesin ve keskin tutumuyla, Erdoğan’ın sandık sonuçlarını adeta tekmeleyerek 1 Kasım seçimlerine gitme stratejisinin kapısını açan adam.
RTE, bu kapıdan içeri girdi ve 1 Kasım’da, kaybettiği tüm oyları geri alarak seçimi kazandı.
Bu anlamda, büyük bir yenilgi alan RTE’yi yeniden diriltti..
Herkes, 7 Haziran-1 Kasım seçimlerini “RTE’ nin dâhiyane iktidarı geri kazanma stratejisi” olarak görüyor.
Bu stratejinin hayata geçmesinde ve sonuçta başarı kazanmasında, RTE’nin adeta gizli ortağı Bahçeli’nin, muhalefetin hükümet kurmaması için gösterdiği büyük gayreti anımsayan yok.
AKP’nin seçimi kazanması bu sayede gerçekleşti..
CHP’nin gel sen başbakan ol, ikimiz hükümet kuralım önerisini bile ne yani bana ahlaksız bir rüşvet mi teklif ediyorsun diye, karşı saldırıya dönüştürme başarısını gösteren lider.
RTE ile Bahçeli arasında, yüz yüze değil ama devletin gizli derinliklerinde kotarılan bir “anlaşma” var gibi..
Bu söylediğim doğru olabilir mi, bilemem. Ama Bahçeli’nin uyguladığı politikaların RTE lehine sonuçları, böyle bir kurgu yapılmasına olanak veriyor.
Bu kurguyu reddedebilirsiniz, o zaman geride beceriksiz ve adeta partisinin aleyhine sonuçlar üreten bir politik liderin varlığı üzerinde durmak zorundasınız.
Her iki koşulda da, MHP’nin yeni bir liderliğe, reel politik uygulamaya kavuşmak zorunda olduğu sonucu çıkar.
Yani iktidardan düşen AKP’yi yeniden iktidar yapan bir “muhalif parti” lideri!
Bahçeli döneminin MHP seçmeninin de bir AKP’ye bir MHP’ye kayması, partisinin bu politikasından etkilendiğini gösteriyor.


Şimdi çok sayıda lider adayı ortalıkta. MHP mahkeme kararıyla seçimlere gidecek gibi. Meral Akşener şimdilik MHP’lilerin kalbinde yatan lider mi, doğrusu bilmiyorum.
Ama bu kadar adayla seçimlere gitmek MHP’yi yeniden eski politikaya teslim etmek anlamına gelir mi gelmez mi..
Eğer hukuki sorunlar geride bırakılır ve bir şekilde başkanlık seçimlerine varılırsa, bir uzlaşma sağlanabileceğini düşünebiliriz.