Ocak 13, 2019 14:20 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Aydınlık: AKP tüm kozlarını sahaya sürüyor

Yeniçağ:

Göçle mücadelede yetersiz adımlar atılıyor

Milli gazete:

Karamollaoğlu: Üretim dışında her yatırım hatadır

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

 

...***

Uğur Civelek, 12 Ocak tarihli Aydınlık gazetesinde, “Ekonomide tek ses var ama liyakat yok” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Geride bıraktığımız yılın son haftasından bu yana, Ekonomi Yönetimi tarafından sergilenen genel tercih ve eğilimler geleceğe yönelik belirsizliğin hızla artmakta olduğuna işaret ediyor. Yeni Ekonomi Programındaki söylemlerin tam aksi yönündeki uygulamalar birbirleri ile yarış edercesine devreye giriyor. Yerel seçimlere yönelik siyasi hassasiyetler ve bunlara bağlı olarak ön plana çıkan seçmene pansuman merakı, sorunların ağırlaşması ve krizin derinleşmesi potansiyelini bünyesinde taşıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Para ve maliye politikalarının, karşılıklı olarak birbirini etkisizleştiren ve güven bunalımını besleyen uygulama kurgusu olumlu düşünmeyi zorlaştırıyor.

Para politikası sıkı duruşu savunuyor; bir anlamda paranın devir hızını düşürmeye ve fiyat istikrarı konusunda gerekli sonuçlar alınana kadar öyle kalmasını sağlamaya çalışıyor. Bu durumun kredi politikasını da aynı yönde etkilemesi, maliye politikasının bu durumu değiştirmeye çalışmadan sıkı durarak desteklemesi ve Siyasi İradenin sorunların kalıcı çözümüne odaklanması gerekiyor.

Fakat böyle olmuyor! Maliye politikası, yaşamakta olduğumuz krizin tahribatını azaltmak amacı ile hesapsızca gevşetiliyor, faizleri düşürme ve paranın devir hızını artırma çabası ön plana çıkıyor; para politikasından bağımsız olarak kredi hacminin artması yönündeki baskılar devreye sokuluyor. Sorunların kalıcı çözümü konusunda eylemler ile söylemler uyuşmuyor. Durum böyle olunca gerek fiyat ve gerek ise finansal istikrarın geri dönmesini beklemek anlamsızlaşıyor.

Hem kurallı piyasa anlayışından vazgeçilmiyor, hem de bunun gereği yapılmıyor; kurallara radikal müdahale olmadan ve de bir alternatif tasarım üretilmeden, çok hedef peşinde koşarak zaten kıt olan kaynaklar israf ediliyor. Bu büyük çelişki, sorunları yıkıcı olabilecek şekilde ağırlaştırabilir; belirsizlik ve kırılganlık algılarını yeni rekorlara taşıyarak beklentileri olumsuzlaştırabilir.

Aralık ayının ilk yarısında para otoritemiz 2019 yılında uygulanacak para ve kur politikası konusundaki programını açıklamıştı. Benimsenmiş makroekonomik hedefleri gözeterek, farklı koşullarda nelerin yapılacağı ve ne tür yaklaşımlardan kaçınılacağı tanımlanmıştı. Örneğin enflasyonda belirgin ve kalıcı olabilecek bir gerileme yaşanana kadar sıkı duruştan vazgeçilmeyecekti. Örneğin menkul kıymet portföyündeki artış sadece 1 milyar ile sınırlı tutulacak ve sıkı duruş korunacaktı. Ekonomi Yönetiminin, Merkez Bankası Genel Kurulunu 18 Ocak tarihine alan ve kendi hesaplarına 37 milyarlık erken temettü aktarımını hedefleyen yaklaşımı, deyim yerinde ise para politikasının belini kırıyor ve kurumun araç bağımsızlığını fiilen ortadan kaldırıyor. Daha açık bir ifade ile kendi hazırladıkları ve savunduklarını dile getirmekten vazgeçmedikleri ekonomi programının tabutu hazırlanıyor!

Gelişmeler, kısa vadeli siyasi hassasiyetlerin ekonomi konusundakilere galip geldiğine ve liyakatin geri dönmesine izin verilmediğine işaret ediyor. Son on beş yıl genelindeki tercihlerin sorunların ağırlaşmasında etkili olduğu gerçeği reddediliyor ve kriz konusundaki teşhisler ve buna uygun çözümler buharlaştırılıyor!

Ekonomi cephesinde sorunların ağırlaşması, içerde tek ses olunabilmesini zorlaştırırken siyasi yapının yıpranması riskini artırıyor. Daha önemlisi kırılganlık algısını güçlendiriyor, bölgesel sorunların çözümü konusunda ülkemizin etkisinin azalmasına sebep olarak çıkarlarımızın korunabilmesini zora sokuyor!

...***

Cevher İlhan, 12 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Otoriterleşme” Türkiye’den göç ettiriyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ağır ekonomik kriz, yüksek enflasyon gibi konular tartışılırken, Türkiye’den beyin göçünün tarihte görülmemiş bir raddeye vardığı ortaya çıkıyor.TÜİK’in Uluslararası Göç İstatistikleri raporuna göre 2018’de bir önceki yıla göre yüzde 42.5 oranında artışla, 253 bin 640 kişi Türkiye’den göç etmiş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Aynı araştırmalara göre, çoğu iyi eğitimli ve vasıflı vatandaşlar, tecrübeleri ve diplomaları ile kendilerine yeni bir düzen kuracakları ülkelere göç ediyor. Öylesine ki, “kayırmacılık ve artan otoriterleşmenin yurtdışına göçüşe sebep olduğu, yetişmiş, kültür ve iş hayatına yön veren zengin âilelerin Türkiye’yi terk ettiği belirtiliyor.

“Yeni sistem”le yoğunlaşan baskıcı rejim tehdit altında 100 binler, varlıklarını da alarak ülkeyi terk ediyor; AB ülkelerine, Portekiz ve İspanya’ya göç ederek oralarda mülk ediniyor. Keza Küresel Varlık Göçü İncelemesi raporuna göre, göçle varlıkların çoğu Avrupa ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne taşınmış.

Özetle, adâletsizlik ve hukuksuzluk Türkiye’ye mânen kaybettirdiği gibi maddî bakımdan da kaybettiriyor.

Bilindiği gibi, Anayasa’nın açık ibâresine rağmen Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ın görevinden istifa etmeden AKP’nin İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı oldu. Soruları partinin Genel Başkanı olarak Cumhurbaşkanı cevapladı: “Bu da nereden çıktı; aday olan milletvekilleri istifa ediyor mu ki Meclis Başkanı da istifa etsin?!”

Daha önce “Konu benim dışımda” diye geçiştiren Yıldırım ise gelen eleştirilere, en son “Seçim aday olduğunuz işle ilgili vatandaşlara ne yapacağınızı anlatmaktır. Seçim bir siyasî faaliyet değildir, yaptığımız bir siyasî faaliyet yok” diyor.

Dahası “Eğer Meclis başkanı bağımsız bir milletvekili olsaydı ne olacaktı, belediye başkan adayı olsaydı ona ne diyecektik?” diye soruyor.

Oysa Anayasanın 94. maddesi, “TBMM Başkanı, başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar” hükmünü getiriyor. Milletvekillerinin ve belediye başkanlarının değil, “Meclis Başkanının bir siyasi partinin Meclis içi veya dışı faaliyetlerine katılamayacağını” açıkça yasaklıyor.

Ne var ki, Anayasanın bu açık hükmüne rağmen, “seçimin siyasî faaliyet olmadığı” garip yorumuyla Anayasa ihlâlinin savunuyor. “Meclis Başkanı’nın aday olmasında herhangi bir sorun, hukukî bir sıkıntı yok” diyerek işi YSK’ya havale ediyor. Ve bu ilginç çıkış, siyasi çarpıtmanın vardığı garabeti ortaya koyuyor.

...***

Remzi Özdemir, 12 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bankanın vicdanı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Kasım ayı itibarıyla bankaların yapılandırdığı kredilerin miktarını 118 milyar lira olarak açıkladı.Yani ben bu krediyi ödeyemiyorum diyerek banka ile masaya oturanların ertelenen kredisi.118 milyar liranın içinde Kredi Garanti Fonu kredileri de var. Bankalar sürekli olarak yapılandırma ile uğraşıyor.Yapılandırma doğru mu, elbette doğru.Ancak şunu da unutmamak lazım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bankaların sınırsız bir kaynağı yok. Paranın maliyeti ve itibarı var. Yani maliyeti verseniz bile bulabilmeniz için itibar önemli.Tıpkı kredi notu gibi.Türk bankaları iç piyasadan yeterince mevduat toplayamıyorlar. Çünkü ülkede iktidar kabul etmese de büyük bir kriz var ve belirli bir kesimin elindeki paranın dışında mevduat yok. O da sürekli olarak pozisyon değiştiriyor. Bazen aylık mevduatta bazen ise dövizde.Türkçesi, yerlinin mevduatından bankalara pek hayır gelmiyor. Mevduat faizinin yüzde 24 seviyelerinde olduğu bir dönemde bankalar yüzde 20 faizle kredi verecek.Tamam, ileride faizlerin daha da düşeceğini kabul edebiliriz. Ancak ya düşmez ise?Bir de KGF, bu kredileri verecek bankalarla nasıl bir anlaşma yapıyor?Zira ilk KGF kredisinde bazı bankaların etik olmayan masraflar aldığı defalarca belgelendi.KGF kredisi alan KOBİ'lere en az 3 sigorta poliçesi satan, krediyi 40 gün vadesizde tutan bankaları görmedik mi?KGF hiçbir müdahale etmedi.Çünkü müdahale ederse biliyordu ki, bankalar bu parayı vermeyecek.Şimdi KGF'nin bu masraf ve sigortalar konusunda bankalara herhangi bir uyarı yapmış olduğunu hiç sanmıyorum. Çünkü bankalar zaten kredi vermek için pek gönüllü değil.Aslında her şey bir tiyatro. Bankalar da bu tiyatroda sadece çıkarı doğrultusunda rol kesiyor. Bankaların kredi iştahı kapalı. Kredi vermek istemiyorlar. Bunda takip tutarlarının ödenmiş sermayeyi aşması, kaynak tarafında yetersizlik, yakın izleme, ön izleme gibi teminat açığına düşmüş veya gecikmiş kredi taksitleri olan dolu ve donuk kalan kredilerin etkisi de var mutlaka.