Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın'dan Trump'a cevap
Milli gazete:
Şeker fabrikalarının satışı 2023’e uzatıldı!
Star:
Trump teröristlere destek vermeye devam ediyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Oktay yıldırım, 13 Ocak tarihli Aydınlık gazetesinde, “ABD niye geldi, niye gidiyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye'de PKK açılımının yarattığı ABD karşıtlığı ve 15 Temmuz'daki ABD izlerinin belirgin olarak açığa çıkması, Türkiye'nin yeniden bir tehdit değerlendirmesi yapmasına neden oldu. Neo-Con ekibinin projesi için hayati önemde olan "Kürt koridoru", Türk ordusu tarafından bozuldu. Bu süreçte İran ve Rusya ile yapılan silah arkadaşlığı Irak'ta Barzani kuvvetlerinin bir gecede 2003 öncesi sınırlara kovalanması, ABD için büyük kayıplardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Neo-Con'ların müttefikleri birer birer yenilirken, bölge ülkeleri arasında yeni ve büyük bir ittifak oluşmuştu. Astana ortaklığı bu sürecin kaçınılmaz bir sonucuydu.
Başkanlık seçimlerine gelindiğinde ABD halkı, çok uluslu şirketlerin kasasına akan milyarlarca dolara karşılık artan işsizliği, bozulan ekonomiyi ve savaş alanındaki yenilgiyi tartışmaya başlamıştı. Atlantik sisteminin temsilcisi olarak kuruluşundan bu yana en büyük itibar kaybına uğramıştı. Bu, devletlerle değil de örgütlerle ittifak yapmanın ya da onları uluslararası muhatap kabul etmenin doğal sonucu idi. Sözlerin tutulmadığı, anlaşmaların uygulanmadığı, hukukun da ahlakın da olmadığı bir uluslararası ilişkiler sisteminin başka sonucu olamazdı. Neo-Con'lar bu çöken projenin sorumlusuydular.
ABD mecburen geldi, mecburen geri çekiliyor. Kapitalizm çökmüştü ve sürdürmenin tek yolu sermayenin uluslararası egemenliğini silah zoruyla kurmaktı; ya sistem değiştirecek ya da bunu yapacaklardı.
Mecburen geri çekilecekler, çünkü sermayeye eşlik eden silah yenildi, sermaye de değerini yitirdi. Artık Türkiye'nin üretmekten başka çaresi yok. Türkiye'de hiçbir hükümet halkın karşısına çıkıp PKK devletçiğinin kurulmasına razı olduğunu izah edemez. Bunu yapan yıkılır ve tarihe hain olarak geçer...
ABD'nin de kaybolan itibarını toplamak için yeniden devlet olmaktan başka seçeneği yok. Yani ABD gidiyor, üç ay sonra mı beş ay önce mi tartışmasının bir önemi yok. Bu gidişi Dunford, Jeffrey, Bolton ya da Pentagon'daki bütün neo-con'lar durduramaz. PKK'yı Türkiye'den koruma çabaları sonuç vermez, çünkü Suriye'nin kuzeyi Türkiye için bir beka sorunudur.
İbrahim Kalın'ın Bolton ile poz vererek yapmaya çalıştığı "denklanşör diplomasisi" ile dış politika yönetilmez. Diplomasinin kalemi süngüdür. O süngü de Amerikalının boğazına dayanmak üzeredir. Bunun için Suriye ile işbirliği kaçınılmazdır.
Bolton'ların telaşı bundandır. Kaldı ki, artık Pentagon da Rumsfeld'in Pentagon'u değil. Bolton'un ciddiyeti sorgulanıyor oralarda. Sonuç: Yeni bir dünya kuruluyor ve ABD buradan gidiyor...
...***
Esfender korkmaz, 13 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “2018'de piyasa dengeleri bozuldu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Finansal Yatırım Araçlarının, 2018 yılında TÜFE'ye göre düzeltilmiş reel getiri ve kayıp oranları Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklandı. 2018'de en yüksek reel getiriyi yüzde 15 oranıyla Dolar sağladı. 2018'de en yüksek reel kaybı, yüzde eksi 30.27 oranı ile Borsa getirdi. Borsaya bir yıl önce para yatıranlar satın alma gücü olarak nerdeyse paralarının üçte birini kaybettiler.En yüksek reel getiri oranı ile en fazla reel kayıp arasında 45.27 puan fark var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu fark aynı zamanda 2018 yılında piyasanın spekülatif bir yapıda olduğunu ve ekonomik istikrarın aşırı bozuk olduğunu gösteriyor.Mevduat sürekli eksi reel faiz veriyordu. 2016'da yüzde eksi 0.90 ve 2017 yılında yüzde eksi 0.04 olan mevduat brüt faiz reel kayıp oranı 2018 de tırmandı ve yüzde eksi 7.13 oldu.Türkiye'de tasarruf sahibinin mevduattan doğan reel kayıpları sık rastlanan bir durumdur.Söz gelimi, 1980 öncesi enflasyonun hızlı artması, buna karşılık mevduat faizinin sabit kalması veya daha düşük oranda artması bir faiz serabı yaratmıştı.1970 yılında mevduat faizi yüzde 9 idi . Enflasyon oranı yüzde 8.1 idi. Mevduatta az da olsa reel faiz vardı. Beş yıl sonra enflasyon yüzde 19.8'e yükseldi. Ancak mevduat faizi yüzde 9'da kaldı... Değişmedi. 1978'e gelindiğinde enflasyon yüzde 47.2'ye yükseldi. Mevduat faizi ise yalnızca üç puan artarak yüzde 12 oldu.Reel faiz hesabı yapamayanlar, yalnızca faizlerdeki nominal faize bakıyordu. O yıllarda eksi reel faizden dolayı, banka kredileri de ucuzdu ve imalat sanayi bu kredilerle yatırım yaparak büyüdü. Bugün hem banka kredileri yüksek, çünkü kâr marjları yüksek... Hem de istese de kimse yatırım yapamaz. Çünkü yatırım ortamı, yatırımın hukuki altyapısı yoktur.Mevduat sahibi 2018'de satın alma gücü olarak ne kadar kaybetti? mevduata para yatıranların parasını enflasyon eritti, bunların satın alma gücü düştü. Bu satın alma gücü eksi reel faiz veren bankalara gitti.
Borsa 2017 yılında yüzde 15.48 oranında reel getiri sağlamıştı, 2018 yılında yüzde eksi 30.27 reel kayıp getirdi.Borsadaki şirketlerin 2017 ilk dokuz ayındaki kârı 57.3 milyar liraydı. Bu kâr 2018 aynı döneminde nominal olarak 65.2 milyar liraya çıktı. Ne var ki 2017 fiyatlarına indirgersek, bu kâr 52.3 milyar liraya düşüyor. Yani 2018 kârı reel olarak 2017 yılı kârının altında kalıyor.2018 yılında dünya borsalarında da düşme oldu.
...***
Ayşen Şahin, 13 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Seçim meçim deniliyor ama biz hissetmedik…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“10 yıldır içimiz dışımız seçim oldu. Oy verme çağrısı ile başlanılan yolculuk, sandıkların üzerine oturmaktan bağımsız yazılımlarla tutanak kontrolüne dönüştü. Kendi oyunu yakma pahasına, köy köy oy güvenliği peşine düşenler mi istersiniz, YSK önünde çadır kuranlar mı, efendime söyleyeyim kendi fokus gruplarını yapanlar mı dersiniz partileri güçlendirmek için parti üyesi olmamasına rağmen gönüllü çalışanlar mı?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Youtube’a “sokak röportajı” yazın, milyonlarca seçim öncesi röportaj çıkıyor. Her seçim, kendi sosyal medya fenomenlerini yarattı. “Amerika’ya füze sallayacağız bana silah lazım iş, aş değil” gazına gelenle “Daha içeriden yeni çıktım bana sormayın” diyenler arasında geniş bir yelpaze var.
Biz öyle güreşe doymayan yenilen pehlivanlar gibi, her seçime kalkanlarla, marşlarla girdik. Oysa her seçim öncesi ılıktan eserdi “Aman sanki seçim neyi değiştirecek ki?” meltemi.
Yerel seçimlere 78 gün kaldı. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur misali, evden vaktinde çıkmayı öğretemediğin hane halkı gibi, vaktinde harekete geçmeyi öğrenemedi bizim muhalefet, yine yumurta kapıda, halkta umutsuzluk diz boyunda.
10 yıldır ilk kez bu seçimin öncesi, hiç seçim olacakmış rüzgarı esmiyor gibi. Herkes saatini ekonomiye ayarlamış, seçimin tek gailesi beklenen krizin patlama tarihini etkilemekmiş gibi bir hal ve tavır içinde.
Boykot esintisi, meltem değil de lodosa benziyor bu sefer. Ama onda da örgütlü bir tavır değil, bireysel bir tembellik seziliyor.
Bu ülkede hiçbir seçimin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inananların, boykotla seçim yeniletebileceğine ya da bir kazanım sağlayabileceğine inanmasını benim zaten aklım almıyor.
Boykot bizde ancak vaziyet beterleştiğinde geriye yaslanıp “Ben demiştim, o yüzden oy bile vermemiştim” demeye yarar. Tabii seçimin hemen ertesinde, iktidarın oy oranı boykot yüzünden artmamışcasına TV'’lerde yapılacak “Halkımız bize inandı, yüzde bilmem kaç bize güvendi, bu güveni boşa çıkarmayacağız" konuşmasını dinlemeyi de kalp kaldırırsa.
Ben boykot edemeyeceğim. Son seçimlerde ne kaybettiysek kaybettik, ben mecliste olmasını dilediğim isimleri orada görme şansına eriştim. Bu yüzden pes etmeyeceğim. Ama muhalefetin de bu gevşekliğini anlayamayacağım. Bir gün, başına bir iş gelir, tüm huylarını değiştirmek zorunda kalırsın. Evden saatlerce hazırlanıp çıkamayan insan, beş dakikada fırlayıp kuşluk vakti yola düşer olur. Bunlarda hiç değişmiyor, hâlâ aynı hal ve tavır.