Ocak 15, 2019 14:10 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: 152 hakim ve savcının derecesi değiştirildi

Star:

Erdoğan: Kürtlerle bir sorunumuz yok, YPG'yi vururuz

Yeniasya:

Sınıra askeri sevkiyat sürüyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ergin Yıldızoğlu, 14 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Seçimlere doğru siyaset dersleri”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Meclis Başkanı Yıldırım’ın son açıklamaları, durumu hâlâ kavrayamayanlara, özgürlükler, demokrasi ve siyaset üzerine önemli dersler veriyor. Cumhurbaşkanı “Çalışan Gazeteciler Günü” mesajında, “16 yılda ülkemiz genelinde hayata geçirilen reformlar, Türk basınının daha demokratik ve özgürlükçü bir yapıya kavuşmasına vesile olmuştur” dedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Hemen itirazlar yükseldi: AKP Türkiye’si, tutuklu gazeteciler klasmanında dünyada birinci; hukukun üstünlüğü klasmanında 113 ülke arasında 101. Kadın-erkek eşitliği indeksinde 449 ülke içinde 130. Sırada: “Cumhurbaşkanı hangi demokratikleşmeden ve özgürlükçü yapıdan söz ediyor?”

Cumhurbaşkanı’nın açıklamasındaki çelişkiyi çözmeden, bu soruya cevap vermeden önce, demokrasiye ve özgürlüklere ilişkin kimi konuları anımsamak yararlı olabilir.

Birincisi, demokrasi ile özgürlükler arasında, demokrasinin bir tanımına göre doğrudan, diğerine göre ters orantılı iki ilişki var. Demokrasiyi haklar ve özgürlüklerin genişleme süreci olarak tanımlıyorsak, demokratikleşme ve özgürlüklerin genişlemesi ve adil bir toplumun inşa süreci birlikte ilerler. Demokrasiyi bir devlet biçimi olarak düşünürsek, haklar ve özgürlüklerin genişlemesi, giderek devletle toplum, yönetenler ve yönetilenler arasındaki sınırları/ayrımı eritir ve nihayet devletin, diğer bir deyişle demokrasinin ortadan kalkmasına ulaşır. Besbelli ki biz bugün, birinci paradigma içinde kalıyor, hakların ve özgürlüklerin genişlemesini, adil toplum sürecini tartışıyoruz.

Diğer taraftan, sınıflar arasındaki çelişkilerle, cinsel, etnik farklılıklarla, kimi durumlarda da birbirini dışlayan değerler sistemleriyle bölünmüş toplumlarda yaşadığımızdan, bu süreç her zaman karşımıza, “Kimler için” sorusuyla birlikte geliyor.

Cumhurbaşkanı’nın vurguladığı 16 yıl ve reformlar süreci, aynı zamanda bir “siyaset rejimini” giderek devlet biçimini değiştiren bir süreçtir.

Meclis Başkanı “Seçim bir siyasi faaliyet değildir” derken haklıdır. Siyaset devlet yönetimine, dolayısıyla iktidara ilişkin etkinlikleri tanımlayan bir kavramdır. Eğer gündemdeki seçimler devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyen sonuçlar üretmeyecekse, siyasi bir faaliyet değildir. En fazla verili yönetişim ilişkileri içinde bir yer kapma yarışından söz edilebilir.

Meclis Başkanı, yerel seçimlerde AKP’nin İstanbul adayı Yıldırım, bu seçimlerin, devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyecek bir değişiklik yaratmasını beklemiyor. İktidarın aldığı tüm yasal ve olağanüstü önlemler bu beklentiyi gerçekleştirmeye yöneliktir.

Buna karşılık, CHP’nin Başkanı anayasayı savunmaya bile zahmet etmiyor, CHP’nin İstanbul adayı Cumhurbaşkanı’nı ziyaret ettiğinde ondan (kabul edilebilir sınırlar içinde kalacağını ima ederek) oy isteyebiliyor.

CHP de bir “meşrulaştırma makinesi” olarak işlediğinden, Meclis Başkanı da “Seçim bir siyasi faaliyet değildir” dediğinde hata yapmış olmuyor! Aksine siyasetin doğasına ilişkin önemli bir konuyu anımsatmış oluyor!

...***

Erdal Tanas Karagöl, 14 Ocak tarihli Yenişafak gazetesinde, “Enerjide dışa bağımlılıktan kurtulmanın yolu: Yenilenebilir enerji”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye coğrafi konumu itibariyle enerji kaynaklarına sahip olan ve bu kaynakları talep eden ülkeler arasında kritik bir noktada yer almaktadır. Söz konusu ülkeler arasında doğal bir geçiş güzergahı oluşturan Türkiye aynı zamanda yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanma konusunda da elverişli bir konuma sahiptir.Enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye, bu bağımlılığı en aza indirmek ve kaynak çeşitliliği sağlayıp sürdürülebilirliği yakalayabilmek adına yenilenebilir enerjide gerekli yatırımlara son dönemlerde öncelik vermeye başladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bugün yenilenebilir enerji konusunda son derece önemli adımlar atılıyor.

Son dönemlerde bin megavatlık güneş ve rüzgar enerjisi Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) projeleriyle Türkiye, yenilenebilir enerjide daha büyük kapasiteli yatırımlara imza atmayı planlıyor. Türkiye, güneş ve rüzgar enerjisinde sahip olduğu potansiyeli kullanma ve Ar-Ge alanındaki çalışmalarıyla enerji arz güvenliğinde yeni bir dönemin arifesinde.

Yenilenebilir enerji alanında gerçekleştirilecek Ar-Ge çalışmaları sonucunda bir yandan enerjide dışa bağımlılık azalırken diğer yandan, makine ve teçhizatta yerli üretim zorunlu hale gelmiş olacaktır. Böylece hem enerjide dışa bağımlılık azalmış olacak hem de ithalatta azalış gerçekleşecektir.

Türkiye’nin rüzgar ve güneş enerjisindeki avantajlı konumu yabancı yatırımcılar için önemli fırsatlar sunuyor. Bu da Türkiye’nin bölgede yenilenebilir enerji alanında da öncü ülke olma konumuna yükselmesi açısından son derece önemli bir gelişme. Aslında dışarıya yani yabancı kaynaklara bağımlılığın azaltılmasının formülü de yenilenebilir enerjidir.

Yenilenebilir enerji çevreye duyarlı ve temiz bir enerji olma noktasında da oldukça önemlidir. Yenilenebilir enerji alanında atılan adımlar ve gerçekleşen yatırımlar sayesinde yenilenebilir enerjinin toplam kurulu güç içindeki payının artış trendinde olduğu görülmektedir. 2018 yılında 4 bin 25 megavat kurulu güç devreye girmiş ve diğer kalemlerle birlikte toplam kurulu gücün yüzde 93’ünü yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları oluşturmuştur.

Her yıl Ocak ayının ikinci haftası Enerji Verimliliği Haftası düzenlenmekte. Bu kapsamda birçok etkinlik yapılarak enerji verimliliği ile ilgili konular değerlendirilmeye alınıyor. Türkiye gibi enerji kaynaklarında yüksek oranda dışa bağımlı olan ülkeler açısından yerli ve yenilenebilir kaynaklar kullanılarak üretim yapmak ne kadar önemliyse enerjiyi verimli kullanmak da o kadar önemli.

...***

Cevher İlhan 14 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Basına baskılar devam ediyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de basın özgürlüğüne dair çarpıtmalar devam ediyor. En son 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Gününde de tekrar edildi.Yüksünmeden en üst düzeyde “Son 16 yılda yapılan reformlarla Türk basınının demokratik ve özgürlükçü bir yapıya sahip olduğu” propagandasını yaptılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Oysa uluslar arası ölçümlere göre demokrasi ekseninde “hibrit-melez demokrasi” kategorisinde kalan ve özgürlüklerde dibe vuran, şeffaflık, insanî gelişmişlik olmak üzere birçok endekste listenin altına düşen Türkiye, 180 ülke içerisinde “basın özgürlüğü”nde 157’inci sıraya gerilemiş. “Basın özgürlüğü puanı” son üç yılda 62’den 71’e düşen ve basın özgürlüğünde son otuz yılın en kötü durumuna düşen “Türkiye, “basının özgür olmadığı” ülkeler arasında yer alıyor.

Meclis kürsüsünde yapılan tesbitlerle özellikle OHAL ilânından bu yana 516, sadece 2018’de 118 gazeteci gözaltına alınmış; 105 gazeteci hâkim karşısına çıkarılmış. 80’ine mahkûmiyet verilmesiyle toplamda gazetecilere 430 yıl hapis cezâsı verilmiş ve yüz binlerce liralık tazminat cezâları kesilmiş.

Özetle, yüzlerce gazetecinin yargılanması iktidardakilerin söylemlerinin aksine Türkiye’de basın özgürlüğünün büyük baskı altında olduğunu ele veriyor.

Aslında Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) verilerine göre, 15 Temmuz hâdisesi bahane edilerek, Türkiye’de 170’e yakın gazete, dergi, radyo, TV kanalının kapatılması; vaziyeti açığa çıkarıyor.

Gazetecilere açılan davaların önemli bir kısmının “Cumhurbaşkanına hakaret“ davaları oluşturması, en ufak bir eleştirinin dahi “suç” sayılması ve bu yüzden son dönemde 53 gazetecinin mahkûm edilmesi, basın özgürlüğüne baskı ve kısıtlamalarla tutuklu gazeteci sayısı açısından üçüncü sırada olan Türkiye’nin hâl-i pürmelâlini ele veriyor.

Diğer yandan Freedom House’un 2018 İnternet Özgürlüğü Raporu’na göre Türkiye, Çin, Rusya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle birlikte “özgür olmayan” kategorisinde yer alması, 2018 yılının ilk 11 ayında 672 içerik, dergi, gazete, haber hakkında erişim engeli kararı verilmesi düşünce ve ifâde hürriyetine ne denli kelepçe vurulduğunu bir başka açıdan ortaya koyuyor.

Gerçek şu ki, Türkiye’deki basın özgürlüğü dönemin Başbakanının bizzat ikrar ettiği medya sahipleri aracılığıyla medyanın içeriğine müdahale ve “Alo Fatih” tâlimatlarıyla, siyasî iktidara yakın medyaya verilen yüz milyonlarca/ milyarlarca kredilerle, ağır ekonomik kriz ortamlarında vatandaşlara vergi üstüne vergi yüklenirken “yandaş” medyaya vergi muâfiyeti tanınmasıyla, “iktidara iliştirilmiş medya” kurumlarının yüzlerce milyonluk vergi borçlarının affıyla, “iktidar cephesi”ndeki medya patronlarına yüz milyonlarca büyük ihâlelerin verilmesiyle medyaya baskılar devam ediyor