Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: ‘RTÜK Başkanı İlhan Yerlikaya Saray’ın talimatıyla istifa ettirildi’
Aydınlık:
Merkel’den Avrupa ordusu açıklaması
Yenişafak:
Rusya, Ukrayna sınırına nükleer kapasiteli füzeler yerleştiriyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Muharrem Bayraktar, 22 Ocak tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Özgürlük berkemal”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Vatandaşa mikrofon uzatılıyor ve soruluyor: "Belediye hizmetlerini nasıl buluyorsunuz?Vatandaş panik içinde cevap veriyor: "Bana bir şey soramayın kardeşim, başımı belaya mı sokacaksınız, her şey çok güzel, çok güzel!" "Belediyenin çöp hizmeti, su hizmeti, imar hizmeti v.s güzel mi değil mi, bir sorun var mı yok mu" diye konuşmaktan dahi korkan, evinin önünden, sokağından alınmayan çöpler hakkında dahi görüş bildirmekten korkan bir vatandaş, bir seçmen profili var karşımızda.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bırakın Suriye politikasından, bırakın hukuk sistemindeki aksaklıklardan, bırakın ekonomik darboğazdan, 15 Temmuz darbesinden, şundan bundan konuşmayı, vatandaş yaşadığı şehrin belediye hizmetleri konusunda dahi görüş bildirmekten korkuyor.
Çöp konusunda, parklar bahçeler konusunda, imar konusunda, trafik sıkışıklığı konusunda, yeşil alanlar konusunda gördüğü aksaklıkları anlatmaktan korkuyor vatandaş.
"Her şey çok güzel kardeşim, bana bir şey sormayın, başımızı belaya mı sokacaksınız?"
İktidar olsun, muhalefet olsun, Cumhur'cular olsun, Millet'çiler olsun, medya mensupları olsun, üniversite hocaları olsun hepimiz başımızı önümüze koyup düşünmeliyiz.
Bu toplumun evlatları neden en basit bir mesele hakkında dahi görüş beyan etmekten korkar hale geldi?
Türkiye'de medya özgür diyoruz, üniversiteler özgür diyoruz, seçim güvenliği konusunda dünyaya örnek bir ülkeyiz diyoruz da neden "sokakta sonuç farklı?"
Aslında bütün medya mensupları korku içindeki bu vatandaşa tekrar mikrofon uzatıp, siyasetçiler, emniyet mensupları "başına bir şey gelmeyeceğinin garantisini" verip, onun bu korkusu hakkında samimi gerekçelerini sorması lazım.
Sahi bu ülke, bu vatandaş, bu medya nasıl bu hale geldi?
"İstanbul'un trafiği çok kötü" demekten dahi neden korkar vatandaşımız?
Bu vatandaş, Suriye politikasında 8 yıldan beri yapılan yanlışlar hakkında, milyonlarca mültecinin Türkiye'nin her tarafında dağılarak demografiyi ve ekonomiyi olumsuz etkilemesi hakkında birkaç söz söylemeyi düşünse bile söyleyebilir mi?
Mutfağı yangın yerine çeviren zamları, gıda fiyatlarındaki fahiş artışları, çarşı pazardan boynu bükük eve gelmesini konuşabilir mi?
Bence 31 Mart seçimlerinin de, bundan sonraki seçimlerin de, Türkiye'nin geleceğinin şekillenmesinin de şifresi burada: Vatandaş konuşmaktan korkmamalı, medya haber yapmaktan, köşe yazarı yazmaktan, akademisyen görüş açıklamaktan korkmamalı. Sokaktaki vatandaş aslında üniversite hocasının da aynası. İkisinin de aynı korkuları var. Korkan, korkutulan bir ülkenin geleceği olamaz.
…***
Yusuf Karataş, 22 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “Yıkım kentlerinde nüfus mühendisliği!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“31 Mart yerel seçimlerine daha iki aydan fazla bir süre olmasına rağmen şimdiden bu seçimlere gölge düşürecek ciddi iddialar gündeme geliyor/getiriliyor. Özellikle Kürt kentlerinde birçok yerde tek adreste yüzlerce hayali seçmen yazılması vakaları ortaya çıkartılmış durumda. Bunun da ötesinde birçok küçük kentte/ilçede özellikle polis ve asker lojmanlarında yazılan yeni seçmenlerin seçimlerin sonucunu etkileyecek oranda arttığı/arttırıldığı görülüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hayali seçmenlerin, seçmen yazımı ile ilgili şaibelerin ağırlık kazandığı kentlere biraz yakından bakıldığında bu vakaların öyle rastlantısal olarak ortaya çıkmadığını, aksine planlı bir politikanın parçası olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak yerel seçimler öncesinde yaşanan bu gelişmeleri anlamak için Kürt kentlerinde son birkaç yılda yaşananlara dönüp bakmak gerekiyor.
2015 sonları ve 2016 başlarında ‘kent savaşları’nın yaşandığı Kürt kentleri büyük oranda yıkıma uğradı. Yüz binlerce insan bu yıkımdan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendi. Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği (GABB) yaşanan çatışmalardan sonra yaptığı araştırmada Diyarbakır’ın Sur, Silvan, Bismil, Dicle ilçeleri, Mardin’in Nusaybin, Derik, Dargeçit ilçeleri, Hakkâri’nin Yüksekova, Şemdinli ilçeleri, Şırnak merkez ve Cizre, Silopi, İdil, Beytüşşebap ilçeleri ile Muş’un Varto ilçesinde 451 bini doğrudan olmak üzere buralarda yaşayan 880 bin insanın bu çatışma ve yıkımdan etkilendiğini belirlemişti. Yani yüz binlerce insan evlerinden, mahallelerinden, kentlerinden göç etmek zorunda kaldı, göç etmeyenler ise, yaşamlarını eskisi gibi sürdüremez hale geldi.
Çatışmaların sona ermesinden sonra Şırnak kent merkezi ve Diyarbakır Sur örneğinde olduğu gibi bu kentlerin birçok mahallesi yıkılarak insansızlaştırıldı. Ardından devlet buralarda denetimi elinde tutmak için neredeyse her köşe başını seyyar karakola çevirdi. ‘Güvenlikçi politika’nın bir sonucu olarak buralardaki polis, asker sayısı tarihinde olmadığı kadar arttırıldı. Dolayısıyla göç ettirme/insansızlaştırma politikası ile birlikte bu kentlerdeki polis, asker, memur sayısı nüfus içinde önemli bir yer tutar hale geldi.
Öte yandan 2015’ten bu yana sürdürülen yıkım politikalarına, bunca şiddet ve baskıya rağmen iktidar, Kürt sorununda istediği sonucu elde edemedi. 16 Nisan 2017’deki referandum ve 24 Haziran 2018 seçimleri Kürtlerin önemli bir çoğunluğunun her türlü baskı, yasak ve engellemeye rağmen ulusal-demokratik talep ve mücadelenin arkasında durduğunu/durmaya devam ettiğini göstermişti.
İşte Erdoğan iktidarı totalde yapamadığını, yerel seçimlerde Kürt mücadelesi bakımından sembolik önemi olan bazı merkezler üzerinden yapmanın ve dolayısıyla halkta ve harekette bir moral bozukluğu yaratmanın hesabını yapıyor. İşte Gazeteci-Yazar Nevzat Onaran’dan ödünç alarak söylersek ‘nüfus mühendisliği’(*) tam bu noktada devreye giriyor. Yaşanan göç/insansızlaştırma nedeniyle iktidar partisinin kazanma olasılığının ortaya çıktığı yerler için özel planlamalar yapılıyor. Bir yandan hayali seçmen kaydırmaları, öte yandan zaten sayıları oldukça fazlalaşan polis, asker, memurların ailelerinin kayıtlarının bugüne kadar olmadığı biçimde özel bir planlama ile buralara kaydırılması bu nüfus mühendisliğinin temelini oluşturuyor.
…***
Soner Polat, 22 Ocak tarihli Aydınlık gazetesinde, “Ekonomik tehdit etkili oldu mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Trump’un Türkiye’ye kaba saba mafya benzeri bir dille gözdağı vermesi bu ülkenin nasıl bir çizgiye sürüklendiğinin en güzel göstergesidir. ABD rasyonel düşüncenin dışında, her türlü yola sapabilen güvenilmez ve tehlikeli bir devlettir. Ancak burada altı çizilecek başka bir nokta var. Trump’un Türkiye’yi tehdit ederken ekonomiyi öne çıkarmasının bir bilgiye dayandığını farz ve kabul etmeliyiz. Demek ki ABD, Türkiye’nin en hassas alanının ekonomi olduğunu düşünüyor. Türkiye’nin bu alanda baskı altına alınarak, siyasi taviz verebileceğini hesap ediyor. İktidar tehdide sıcak mesajlarla karşılık veriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu tehditten çıkarılacak tek bir sonuç var: “Türkiye müteakip dönemlerde de benzer tehditlere maruz kalmak istemiyorsa ‘Milli Direnme Ekonomisi’ inşa etmek zorundadır. Borçlanarak, sıcak para arayarak gidilecek bir liman kalmamıştır. Bu tür yaklaşımlar sadece krizi ertelemekte, Türkiye’nin bağımlılığını ve hassasiyetini daha da artırmaktadır. Türkiye dünyadaki faiz oranlarının çok üzerindeki değerlerle borçlanmaktadır.
Milli Direnme Ekonomisi, artık Türkiye için bir beka ve milli güvenlik sorunudur. Partiler aslında ithalat ekonomisini uygulayan ve ülke çapındaki rantları yönetenlerin Meclis’teki temsilcileridir. Bu nedenle direnme ekonomisine geçmek sanıldığından çok daha güçtür. Önünde yapısal güçlükler, büyük engeller, direnç mevzileri vardır. Çünkü dünyadaki her ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de ekonomi siyasete yön verir. Siyasete yaslanarak kolay para kazananların düzenini kırmak radikal ve devrimci atılımlar gerektirir.
Mevcut ekonomik düzenle Türkiye uçuruma doğru sürüklenmektedir. Borçlanma ve sıcak para ile yaşam sürdürülebilir değildir. Ani bir çöküş yerine, ülkenin her tarafını kemiren, vatandaşları yoksulluğa mahkûm eden ve zamana yayılan bir çürüme söz konusudur. İleriye dönük yapılan ekonomik projeksiyonlar hiç de iç açıcı değildir. Yapılan tahminlerde ekonomide daralma ve küçülme ağırlık kazanmaktadır. Daralma ve küçülme ile birlikte yaşamak bile ancak dış borç bulmakla mümkündür. Mevcut koşullarda her kurumun sağduyu ile hareket etmesi gerekir. Yangın etrafı sardığında siyasi partiler de bundan nasibini alır. Gemiyi yüzdürmek için ortak bir gayret, ortak bir seferberlik gereklidir. Türkiye’nin dış ülkelere ve dış tehditlere karşı direncini artırmak için mutlaka ekonomik değişim ve dönüşümü gerçekleştirmeliyiz.