Ocak 30, 2019 11:24 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: CHP'li adaya hapis

Yenişafak:

AKP'den Doğu ve Güneydoğu'ya özel strateji

Yeniçağ:

Çelik: "Akkal İYİ Parti'ye borçludur, borçlu kalacak"

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yıldırım Koç, 29 Ocak tarihli Aydınlık gazetesinde, “AKP’nin ekonomi politikası ve çöküşü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP’nin en başarısız olduğu alanlardan biri ekonomi yönetimi. Bu konuyu, birbiriyle bağlantılı birkaç yazıyla ayrıntılandıracağım.AKP’nin bugün Türkiye ekonomisini getirdiği noktayı ve yaşanan büyük tıkanıklığı anlayabilmek için son 16 yıla bakmak gerekiyor.AKP’nin 2003 yılından itibaren uyguladığı ekonomi stratejisi, halkın yaşam standardının yükselmesini de sağladı. Ancak bu süreçte kullanılan araç ve uygulamalar, Türkiye ekonomisinin bugünkü büyük sıkıntılarına neden oldu.Bugünkü ekonomik çöküşün sorumlusu, emperyalizm ve AKP’dir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Türkiye ekonomisindeki krizlerin önde gelen iki nedeni, ülkenin kazandığı dövizden daha fazla döviz harcaması (cari açık) ve devlet harcamalarının devletin gelirlerinden fazla olmasıdır (bütçe açığı). Klasik kapitalist sistemin pazar yetersizliği (eksik tüketim) veya kâr oranının düşme eğilimine bağlı ekonomik krizleri Türkiye için genellikle geçersizdir. Kapitalist ekonominin canlanma-refah-durgunluk-kriz evrelerinden oluşan çevrimsel ekonomik hareketliliği de Türkiye’de görülmez.

Günümüzde henüz başlangıcında olunan ekonomik krizde hem cari açık, hem de bütçe açığı sorunları yaşanmaktadır.

Emperyalist güçlerin 2001 ekonomik krizinden sonra dayattığı ve AKP’nin de benimseyip uyguladığı ekonomi stratejisinin özü, aşırı değerli Türk Lirası ile ithalatı ucuzlatmak, ucuz ithal ürünlerle enflasyonu tek haneli rakamlara indirmek, böylece faiz oranlarını aşağıya çekmek, bu süreçte ortaya çıkan döviz ihtiyacını dış borçlanmayla ve Türkiye’ye gelen sıcak parayla karşılamak biçiminde özetlenebilir. Ayrıca Türkiye’de yabancı sermaye yatırımlarının artırarak, özelleştirmelerin bir bölümünde yabancıları tercih ederek, yabancılara arazi ve konut satarak da döviz temin edildi.

Diğer taraftan, düşürülen faizler sayesinde tüketici kredileri ve kredi kartı kullanımını olağanüstü düzeyde artırarak, insanların gelecekte elde etmeyi umdukları geliri şimdiden harcatmak, böylece bankalara kredi verme olanağı sağlamak ve ekonomide iç talep yaratmak da kullanıldı.

İnşaat sektörünün teşviki ve düşük faiz oranları da, çeşitli araçlarla körüklenen tüketim çılgınlığıyla, hem insanları borçlu ve mutlu kılarak pasifleştirdi, hem de demirden boyaya, mobilyadan banyo ve mutfak eşyalarına kadar çok geniş bir alanda talep yarattı.

Anadolu’nun sade yaşamı sistemli bir biçimde tahrip edilerek, kapitalizmin aşırı tüketim çılgınlığı teşvik edildi. İnsanlar araba, cep telefonu, televizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi, derin dondurucu vb. dayanıklı tüketim mallarına yöneltildi.

AKP, bu politikaları 2017 yılına kadar başarıyla uyguladı. Ancak artık deniz tükendi ve sistem tıkandı. Türk Lirası hızla değer yitirdi, enflasyon ve faizler arttı.

AKP’nin yaptığı, kanser hastasına hastalığın ciddiyetini söyleyerek onu doğru ve ancak sıkıntılı bir tedavi sürecine sokmak yerine, kanserin belirtileri olan ağrıları geçici olarak giderecek ağrı kesici veren hekimin yaptığına benziyordu. Sorunlar arttıkça, ağrı kesicilerin dozu artırıldı; ancak kanser de ilerledi. Bugün gelinen noktada artık ağrı kesiciler işe yaramamaktadır.

…***

Feyzi Açıkalın 29 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “CHP’de neden kavga var?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son gelişmelere bakarak, “Demek ki sorun AKP değil, CHP’nin kendisiymiş” diyenler bence fena halde yanılıyor. Adı geçen sorunlar, CHP’nin genetiğine uygun siyaset yapısından kaynaklanıyor gibi görünse de, pek öyle değil.Çünkü ülkeyi sarıp sarmalamış AKP hegemonyasında, CHP ancak onun izin verdiği kadarı ile hareket alanı bulacağını kabullenmiş görünüyor. CHP’nin bu teslimiyeti, ülkenin normal bir demokrasiyle yönetildiği zannına neden oluyor.Yani CHP, AKP’nin belirlediği alan ve koşullarda mücadele etmeyi seçerek, bir anlamda legalize ettiği o baskıcı sistemde siyaset yapmayı tercih ediyor. Ülkeye de en büyük zararı böyle veriyor!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İşlevsizleştirilmiş olan TBMM’ne sıkıştırılmış CHP, ne hazindir ki kırsal ve taşradaki örgütleriyle de bağlarını koparmış gibi görünüyor.

O zaman şu soru gelebilir: Peki, yerel seçimler öncesi bunca kavga neden? Ve hatta şunu da ekleyerek: Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi ile, belediye bütçelerinin kullanımı yalnızca bir insanın, AKP Genel Başkanı’nın iki dudağı arasına sıkıştırılmışken yani Demokles’in Kılıcı tepelerinde sallanmaktayken, CHP’de neyi paylaşamıyorlar?

Kavganın çoğunlukla CHP’nin güçlü olduğu yerlerde sürmekte olduğunu söyleyerek konuyu sürdürelim. CHP’nin savunmasını kurduğu bu adacıklar “kurtarılmış bölge” olarak adlandırılıyor. Oysa, CHP’nin politikalarıyla değil, o yerleşimlerdeki halkın niteliğiyle değerli kılınmış bu savunma hatları aslında birer “kuşatılmış bölgedir”.

Gücünü, bölgelerinin Türkiye ortalamasının üstündeki aydın düşünce yapısından alan bu yerel yönetimler, dağılmakta olan bir imparatorluğun son mirasçıları gibi bir özerk davranmaya özeniyorlar. Hatta daha ileri gidip, yararcı bir düşünce ile siyasi iktidarla işbirliğine bile gidebileceklerini sezdiriyorlar.

Gittikçe yıpranan, güçsüzleşen genel merkez ise bu adacıklardan güç devşirmeye çalışıyor. Buradaki yerel bir başarı öyküsünün merkezin elini güçlendireceğini var sayıyorlar.

5779 sayılı kanun ile belediye rantlarının dağılımını kontrol eden iki dudağın, kuşatılmış bölge halkının refahı için, o yörenin emirlerini kendine biat etmeye zorlayacağı bir aşikardır. Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi ile uyumlu bir yerel yönetim yaratma düşüncesi gereğince, yöre belediye başkanlarının kentsel rantın üretim ve dağıtım kanallarında yer alması mutlaka istenecektir. Yani ahlaksız teklif!

Acaba diyorum, bu bir danışıklı dövüş müdür? O pek meşhur üst akıl, CHP’ye oyalansın ve de nemalansın diye güçlü olduğu beldelerde belediyecilik oynamasına izin mi vermektedir? CHP genel merkezi ve teşkilat arasındaki bu güç dağıtımı, denge kollama pazarlığı/savaşı sürerken, malı alan Üsküdar’ı yine mi geçecektir?

Peki, o adacıklardaki, AKP Genel Başkanı’nın rızasını asla alamayacağı ama kendisine muhtaç bırakılmasının deneneceği halk nereye kadar bu oyunun içinde yer alacak? Son durak neresi olacak?

…***

Orhan uğuroğlu, 29 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “YSK'lı Güven, sıfır güven”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını ve Cumhurbaşkanlığı seçimi tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulu'nundur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yüksek Seçim Kurulu yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tam sayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir. YSK, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetenlerin seçimlerini düzenli ve dürüst bir şekilde yapmakla yükümlü ki bu gücünü de yine anayasadaki hâkim teminatı ile alıyor. Ancak gelin görün ki YSK, 16 Nisan'da yasa hükümlerini çiğneyen ve Türkiye'de parlamenter rejimin yıkılarak başkanlık rejimine geçilmesine neden olan çok tartışmalı bir karara imza attı. İşte bugün görevde olan YSK'nın Başkanı Sadi Güven dahil toplam 6 üyesinin görev süresi doldu ve yerlerine Danıştay ile Yargıtay'da seçim yapılması gerekiyordu. AKP ve MHP bir yasa hükmü ile 11 üyenin de görev sürelerini bir yıl uzattı. Ancak Anayasa hükmü seçime 1 yıl kala yapılan yasa değişikliğinin o seçimde uygulanmayacağını da hükme bağlıyor.Bu hükmü kim uygulayacak? Hâkimler.YSK üyesi 6 hâkim, "Bir yıllık bu uzatma anayasa ve yasalara aykırı biz istifa ediyoruz" demediler, diyemediler hatta "yeniden seçime girip aday olacağız" da demediler. Diğer 5 hâkimin de süre uzatımı kararına karşı çıkmaları gerekliydi.Ve siyasilerin hukuka uygun olmayan kararlarının esiri oldular.31 Mart'ta Başkan Sadi Güven'e ve YSK üyelerine güvenmiyorum.Ve bir örnek de vermek gerekirse, CHP ve İYİ Parti'nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş'ın 2014 yerel seçiminde ortaya belgeleri ile koyduğu "550 sandık sonucu, yani 150 bin seçmenin oyu YSK'ya 2 ay geç geldi" açıklamasını hatırlatırım.YSK bu açıklamaya tatmin edici bir yanıt maalesef veremedi.