Şubat 06, 2019 10:16 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: AKP’nin adayı, AKP’yi eleştirdi

Yenişafak:

Maduro, ABD’nin ülkesindeki petrol, doğalgaz ve altın gibi zenginliklerine göz diktiğini söyledi

Milli gazete:

Temel Karamollaoğlu: Biz seçimlere tek başımıza giriyoruz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yıldırım Koç, 5 Şubat tarihli Aydınlık gazetesinde, “AKP iktidarlarında yabancı sermayenin yüksek karı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Enflasyonun kontrol altına alınmasıyla faizlerin düşürülmesinin ikinci etkisi, devletin harcamaları üzerinde oldu.2002 yılında devletin toplam harcamaları içinde iç ve dış borç faizlerinin payı yüzde 36.6 idi. Ancak 53.5 milyar liralık faiz giderlerinin 61.6 milyar liralık toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 86.8 olmuştu. AKP, faizleri düşürmede başarılı oldu. Aşırı değerli lira ile yapılan büyük miktarda ucuz ithalatla enflasyon oranı ve faiz oranı ve giderleri hızla azaldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

2001 yılında yüzde 68.5 ve 2002 yılında yüzde 29.7 oranlarında artan TÜFE, 2003’te yüzde 18.4’e, 2004’te yüzde 9.4’e ve 2005’te yüzde 7.72’ye düşürüldü. Enflasyondaki bu büyük düşük faizlere de yansıdı. Devletin toplam harcamaları içinde iç ve dış borç faiz ödemelerinin payı 2002 yılında yüzde 36.6 iken, 2011 yılında bu oran yüzde 9.1’e, 2017 yılında yüzde 5.6’ya geriledi. Faiz giderlerinin toplam vergi gelirlerine oranı ise 2002 yılında yüzde 86.8 iken, 2011 yılında yüzde 16.8’e ve 2017 yılında yüzde 11.0’e düştü. AKP, faiz giderlerinin ciddi biçimde azalmasının yarattığı ek kaynağı, bazı başka işlerin yanı sıra, yandaşları kamuda işe almada ve halkı memnun edecek sosyal yardımlarda kullandı. Memur sayısı artırıldı. Devlet birçok alanda yoksullara sosyal yardımda bulunma ve böylece onların siyasi desteğini kazanma olanağına kavuştu.

AKP, enflasyonu düşük tutabilmek için ihtiyaç duyduğu ithalatı sürdürebilmek için gerekli olan dövizi, yüksek getiri sağladığı sıcak parayla, borçlanmayla, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıyla ve yabancılara satılan kamu varlıkları ve diğer gayrimenkulle sağladı. Emperyalist güçlerin, Türkiye’ye daha çok mal satabilmek için dayattığı aşırı değerli Türk Lirası politikası, halkın yaşam standardını (borca dayalı olarak) yükseltirken, yabancı şirketlerin Türkiye’deki pazarını genişletti ve ayrıca yabancı para sahiplerine de çok büyük paralar kazandırdı. "Sıcak para" Türkiye’ye çekildi ve bu yolla önemli miktarda döviz girişiyle Doların Türk Lirası karşılığı daha da düşürüldü. Türk Lirasının sürekli değer kazandığı koşullarda, "sıcak para" büyük kazanç sağladı. 2002 yılında 1 ABD Doları 1.5 liraydı. 2008 yılında ise 1 ABD Doları 1.3 lira düzeyine gerilemişti. Halbuki Türkiye’de TÜFE 2002 yılından sonra, 2004 yılında tek haneli rakamlara inmiş olsa da, artmasını sürdürdü. Türkiye’ye 2002 yılı başında gelip Türk Lirasına çevrilen 1000 Dolar, sıfır reel faizle (yalnızca enflasyon oranında) artırıldığında, 2008 yılı sonunda 3551 Lira veya 2746 Dolara çıktı. Banka mevduat faizi veya hazine bonosunun getirisi enflasyon oranının üstünde olduğundan, Türkiye’ye gelen sıcak paranın kazancı daha da büyük oldu.

…***

Ali Sirmen, 5 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bu yerel seçimin ne anlamı var?”başlıklı yaızsını okuyucularla paylaşıyor.

“Yerel yönetimlerin demokrasinin beşiği olduğu yaygın söylemi her yerde kuşku götürür, bizdeki uygulamada ise yanlış olduğu kesindir.Tartışmanın teorik yanına girmeksizin belirtelim ki, hemen her yerde ama özellikle bizde, yerel yönetimler, merkezi yönetimin yanında yeni bir rant bölüşüm odağıdır. Bu durum, yeni bir yerel yönetim modeline olan istemi doğurmuş ve büyütmüştür.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ama aday seçiminde daha önce bu alanda başarı göstermiş olan kimseleri öne çıkarmasında ve genel başkanının açıklamalarının ortaya koyduğu gibi CHP bu gereksinimin farkına varmıştır.

Sosyal demokratların bu farkındalıkla, talan, yağma, rant, tüketme, kirletme beşgeninin sınırları içine sıkıştırılmış, bugüne dek, bazı istisnalarına karşın süregelmiş belediyecilik yerine, üretici, koruyucu, değer ve istihdam yaratıcı, hemşeriye öncelik veren rantın yerine, toplumsal yararı ve paylaşımı üstün kılan yeni yerel yönetim modeliyle, Türkiye’de, yeni ve çağdaş merkezi yönetimin modelinin de halkın da katkısıyla yaşama geçirilmesinin önünü açması beklenebilirdi.

Tayyip Bey’in başarısız olanların yerlerine kayyım atanarak, merkezi yönetimce (Cumhurbaşkanlığı demektir) saf dışı edimesi uygulamasından söz etmiyorum. Ona ihtiyaç olmadan da, yerel yönetimlerin anahtarı yine Tayyip Bey’in elindedir.

Bu durum ülkemizde daha önce de çok farklı değildi. Bütün dünyada yerel yönetimlerin gelirleri içinde merkezi yönetimlerden aktarılan kaynaklar önemli bir yer tutar. Bir genelleştirme yapmak gerekirse bunun yarı yarıya olduğu söylenebilir.

Merkezi yönetimden yerel yönetime kaynak aktarımının nesnel ölçütlere bağlandığı çağdaş ülkelerin tersine bir uygulama içinde olan Türkiye’de bu merkezi yönetimin aktardığı kaynak oranı dörtte üç mesabesindedir. Bilindiği gibi, merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki mali vesayet ilişkisi 5779 sayılı İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkındaki Kanun ile düzenlenmiştir.

Son dönemde, Cumhurbaşkanı’nın yerel yönetimler üzerindeki mali vesayetini pekiştirecek üç yeni düzenleme daha yapılmıştır.

Bunlardan birincisi 9 Ağustos 2018’de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Hazine Kurumlar hesabı kapsamına yerel yönetimlerin de alınmış olmasıdır. İkinci olarak, 17 Ocak 2019’da 5779 sayılı yasanın 6. maddesine eklenen şu 2. fıkradır: “Belediyelerin ihtiyaç duyduğu yatırım nitelikli projelerin gerçekleştirilmesi amacıyla Strateji ve Bütçe Başkanlığı bütçesine konulan belediyelere yardım ödeneğini, belediyelerin talepleri üzerine kullandırılmaya Cumhurbaşkanlığı yetkilidir.”Üçüncüsü ise İller Bankası kârının yüzde 51’inin hibe olarak dağıtılmasını Cumhurbaşkanlığı yetkileri içine sokan yolun açılmasını sağlayan uygulamadır. Görülüyor ki, yerel yönetimlerin makamı kimin elinde olursa olsun gelirinin anahtarı Reis’in elindedir ve böyle oldukça da, yerel yönetime gelen kim olursa olsun, kimin borusunun öteceği bellidir.Bu durumda şu soru kaçınılmaz olarak geliyor gündeme:Bu yerel seçimin anlamı ne?

…***

Şahap Kavcıoğlu 5 Şubat tarihli Yenişafak gazetesinde, “15 Temmuz’dan Guaido’nun Başkanlığına”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“ABD’nin diğer ülkelerin iç işlerine örtülü ya da direkt müdahale etmesi öteden beri çok bilinen yöntemdir. Ülkelerin liderleri arasında Amerikan politikalarına karşı duran olursa, bir şekilde cezalandırma süreci başlatılıyor. Burada kötü olan şey ise; dünyanın gözü önünde kendi çıkarları doğrultusunda yürüttüğü bu süreci, demokrasi ve insan hakları adına yaptığını söylemesi ve sözüm ona diğer ülkeleri de buna inandırmasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

ABD’nin bu yönteminden en çok nasibini alan Latin Amerika ülkeleri olurken, Ortadoğu ülkeleri ve kısmen de stratejik öneme sahip Türkiye gibi bazı ülkelerde de bu yöntemin denendiği dönemler olmuştur. Tabii bunun en önemli nedenlerinin başında petrol veya enerji yataklarını kontrol altında tutmak geliyor.

Son olarak da Venezuela’da yaşanan sürece şahitlik ediyoruz. Bugün Venezuela, yaklaşık 300 milyar varillik petrol rezervi ve altın rezervleri ile öne çıkan bir ülke. ABD’nin bu zenginliklere el koymak istemesi ve bunun için uzun zamandır çalışmalar yapması hiç de şaşırtıcı bir durum değil.

Bunun için ilk önce ülkede iç karışıklık çıkararak yönetimi ele geçirmeye çalışıyor.

Venezuela’daki ekonomik krizin gelişmesinde baş gösteren en önemli neden, ABD yönetimlerinin süreç içerisinde uyguladığı ambargolar ve koyduğu yaptırımlardır. Örneğin, 2006’dan bu yana 90 Venezuela vatandaşına yönelik yaptırımlar konulmuş.

Maduro döneminde ABD yaptırımları ve ambargolar iyice artarak devam etti. Yine ABD ve Batı destekli gösteriler ülkede en başta ekonomik sıkıntıları bahane ederek protesto edilirken, bir aşamadan sonra hükümet ve Maduro karşıtı bir karakter kazanmaya başladı.

Ancak son olarak Guaido, düzenlenen bir mitingde, kendini ülkenin “geçici başkanı” olarak ilan etti. Başta ABD olmak üzere, bir dizi ülke tarafından da Venezuela’nın lideri olarak tanındı. Süreç, Türkiye’nin yaşadığı 15 Temmuz darbe girişiminin net şekilde bir benzeri. ABD, 15 Temmuz’da Fetö ile Türkiye’de yapamadığını şimdi Venezuela’da Guaido ile yapmaya çalışıyor.