Şubat 10, 2019 12:21 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Kartal'da yaşamını yitirenlerin sayısı 18'e yükseldi

Yenişafak:

En yüksek radyasyon seviyesine sahip akıllı telefonlar açıklandı

Milli gazete:

CHP'den Şanlıurfa adayı Mehmet Fatih Bucak hakkında açıklama

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yıldırım Koç, 9 Şubat tarihli Aydınlık gazetesinde, “Türkiye ekonomisinin dövize bağımlılığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“1944 yılında II.Dünya Savaşı sonrası dünyasında ekonomik düzeni biçimlendirmek amacıyla Bretton Woods’da yapılan toplantıda, ABD, bu değişim aracının ABD Doları olmasını önerdi ve kullanılacak doların altına çevrilebilme garantisi verdi. Buna göre, ABD Hazinesi, 35 Dolar getirene 1 ons (31 gram) altın verme taahhüdünde bulundu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hiçbir ülke diğer ülkelerden tecrit edilmiş biçimde varlığını sürdürmez. Binlerce yıl öncesinden itibaren ülkeler arasında mal ve hizmet değiştokuşu veya ticareti yapılmıştır. Buradaki sorun, mal ve hizmet alımı ve satımında kullanılacak değişim aracının niteliğidir. Yüzyıllar boyu bu görevi, altın ve gümüş üstlendi. Eğer iki ülke arasındaki mal ve hizmet ticaretinde alım ve satım birbirine eşitse, başka bir araca ihtiyaç duyulmadan takas veya kliring sistemi içinde ödeşilebilir. Ancak günümüzde böyle bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle, uluslararası ticarette kullanılan ve tüm dünyada geçerliliği olan bir değişim aracına ihtiyaç vardır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası değişimde ve rezerv parası olarak Dolar kullanıldı. ABD bu taahhüdünü 1971 yılı Ağustos ayına kadar sürdürdü. Bu tarihte bu taahhüdünü sona erdirdiyse de, ABD’nin askeri ve ekonomik gücü nedeniyle, uluslararası değişimde ve rezerv parası olarak ABD Dolarının kullanımı büyük ölçüde sürdü.

 

Günümüzde Türkiye’nin diğer ülkelerle Dolar ve Avro dışında kendi paralarını kullanarak ticaret yapmaları mümkün değildir. TÜİK’in 2018 yılı verilerine göre, Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat 22,0 milyar Dolardı. Çin’e yapılan ihracat ise yalnızca 1,7 milyar Dolar düzeyindedir. Çin’den gelen turistler veya Çin’le döviz kazandırıcı diğer işlemler, aradaki açığı kapatmaya yetmemektedir. Çin şirketlerinin Türkiye’de yaptıkları yatırım ve Çin’in Türkiye’ye verdiği borç da bu açığı kapatamamaktadır. Bu durumda ortaya bir açık çıkmaktadır. Bu açığın finansmanı Dolar ve Avro iledir.

Bu cari açık, yabancı şirketlerin doğrudan yatırımları, yabancıların verdiği borç, Merkez Bankası rezervleri veya bilinmeyen bazı kaynaklardan kapatılır. "Bilinmeyen bazı kaynaklar," cari işlemler dengesine ilişkin çizelgelerde "Net Hata ve Noksan" olarak gösterilmektedir. Kaynağı belli olmayan döviz girişi (net hata ve noksan) 2018 yılının Kasım sonunda rekor bir düzeye, 19,5 milyar Dolara yükseldi.

 

…***

Ali Sirmen, 9 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Oy halktan, meşruiyet hukuktan”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Halkın oyu, demokrasinin zorunlu koşulu, halkın oyu yoksa demokrasi de yok.

Ama halkın oyu zorunlu koşul olmakla birlikte demokrasinin oluşması için tek başına yeterli değil, aynı zamanda halkın oyuyla oluşan iktidarın eylemlerinin hukuka uygun olması gerekir meşruiyet için”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

3 Şubat günü Cumhuriyet’e bakarken, sıra Mustafa Balbay’ın yazısına geldiğinde, aşağıdaki başlığı okuyunca heyecanlandım:

“Oy halktan, meşruiyet hukuktan alınır.”

Bir türlü ayakları üzerine oturtamadığımız demokrasimizi doğru yola sokmak için iktidara 17 yıl boyunca anlatamadığımız bir gerçek bu kadar yalın ve kısa ancak böyle anlatılırdı. Bravo Balbay!

Söz konusu yazının ayrıntılarına girmeyeceğim. Benim üzerinde durmak istediğim nokta salt halkın sandıktaki oy desteğinin bir rejimin meşruiyet için yeterli olamayacağı gerçeği.

Olaya bu açıdan yaklaşınca, söz konusu başlık bir küçük ilave ile şöyle olabilir:

“Oy halktan, ama meşruiyet hukuktan alınır.”

Milli iradenin bile, her şeye kadir olmadığı rejimlerdir demokrasiler.

Şu sıralarda Tayyip Bey tarafından yeniden getirilip, gündemin baş sıralarına oturtulan İş Bankası’ndaki CHP hisseleri konusu bu konuda iyi bir örnek oluşturuyor.

Bilindiği gibi, Atatürk’ün talimatıyla 1924’te kurulmuş olan İş Bankası’nın, Mustafa Kemal Atatürk’e ait olan yüzde

28.09 hissesi onun vasiyeti gereği, geliri sırasıyla 1931 ve 1932’de kurulmuş olan Türk Tarih ve Türk dil kurumlarına aktarılmak üzere CHP’ye bırakılmıştır.

Burada hukuka uygunluk, kanunlar için gerekli şekil şartlarını gerçekleştirilmiş olan, çoğunluğun oyuyla çıkarılmış metinlerin öngördüğü prosedüre uymanın ötesinde, hukukun temel ilkelerine, kişinin özüne kimsenin dokunamayacağı temel hak ve özgürlüklerine saygılı kurallara uymakla sağlanabilir ancak.

Yoksa, halkın oyuyla işbaşına gelmiş iktidar, sandıktan aldığı çoğunluğu, güçler ayrılığını çiğneyip, yargıyı vesayet altına sokup, devletin bütün erklerinin dizginlerini bir kişinin elinde toplanmasını sağlayıp, bunları yurttaşın temel hak ve özgürlüklerinin keyfi olarak çiğneneceği şekilde kullanırsa meşru olmaz.

Böyle bir rejim halkın iradesine uygun fakat hukuka aykırı, dolayısıyla da gayri meşrudur.

Halkın oyu iktidarın kime ait olacağını saptamış, ama meşru bir rejim olmasını sağlayamamıştır. Çünkü, demokrasilerde her kurumun, her kişinin yetkisinin gücünün sınırları vardır, hatta milli iradenin bile.

Milli iradenin bile, her şeye kadir olmadığı rejimlerdir demokrasiler.

Şu sıralarda Tayyip Bey tarafından yeniden getirilip, gündemin baş sıralarına oturtulan İş Bankası’ndaki CHP hisseleri konusu bu konuda iyi bir örnek oluşturuyor.

…***

Murat Çabas 9 Şubat tarihli Yeni mesaj gazetesinde, “Trakya’da “küçük” doğalgaz keşfetmişiz!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Elektrik üretiminde en pahalı kaynak doğalgazdır ve hükümet elektrik üretimini doğalgaza endekslemiş durumda… Rusya bile, en büyük doğalgaz arzı yapan ülke olmasına rağmen, elektriğini, pahalı olması gerekçisiyle doğalgazdan üretmiyor. Rusya ağırlıklı olarak üretimini termik ve hidroelektrik santrallerden yapıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, önceki gün TRT Haber ekranlarında yaptığı açıklamada, "Trakya'da birkaç yıldır süren çalışmalardan sonra küçük doğal gaz keşfimiz var. İstanbul Batı Çeltik ve Tekirdağ Kapaklı sahalarında doğal gaz keşfedildi" dedi.

 

Trakya'da daha yeni doğalgaz keşfetmişiz, hem de küçük… Bakanlık bizi bayağı geriden takip ediyor.

 

Çünkü Trakya'da yıllar önce doğalgaz bulunduğunu, Yeni Mesaj gazetesinde yazdığım 17.02.2012 tarihli, "Enerji politikamız tepeden tırnağa yanlış" başlıklı yazımda örnekleriyle ve detaylarıyla belirtmiştim.

 

Makalenin ilgili bölümlerini sizlere yeniden aktarayım:

Dikkat ederseniz, bu kaynaklar açısından Türkiye de oldukça zengindir. Türkiye'nin bilinen kömür rezervi 9 milyar ton iken, tahmini rezervi 500 milyar ton civarındadır.

 

Türkiye'nin hemen hemen her bölgesinde bereketli akarsular vardır. Yani bizler de bu kaynakları kullanarak çok rahat ucuz elektriğe ulaşabiliriz.

 

Ama maalesef bu imkânlara rağmen dünyanın en pahalı elektriğini kullanan ülkeyiz.

 

Elektrik üretiminde illaki doğalgaz kullanacaksak, ithal etmek mecburiyetinde değiliz.

 

Bilimsel bir gerçektir ki, kömür madeninin olduğu her yerde mutlaka doğalgaz rezervleri de mevcuttur. Ve Türkiye sadece kömür cenneti değil, aynı zamanda doğalgaz cennetidir de… Fakat Türkiye, Trakya örneğinde olduğu gibi sahip olduğu doğalgaz kaynaklarını yabancılara haraç mezat vermektedir.

 

Tekirdağ'da bulunan Namık Kemal Üniversitesi'nin Ziraat Fakültesi'nin bahçesinde su ihtiyacının karşılanması için sondaj vuruldu ve su yerine doğalgaz fışkırdı.

 

Hemen kampüse hat çekildi ve 960 dönümlük üniversitenin 84 bin metrekarelik bölümü bu doğalgazla bedava ısınmaya başladı.

 

Bu mutluluk 1 yıl kadar sürdü. Üniversiteye gelen ABD'li şirket Thrace Basin Naturel Gas, mahkeme kararıyla doğalgaza el koydu. Üniversite rektörlüğü, şirketin Trakya'nın yer altı kaynaklarını kiraladığını öğrendi.

 

Doğalgaz borusuna kör tapa takıldı.

 

Evet, bu örnek bugün Türkiye'nin birçok yerinde yaşanıyor. Türkiye'nin altı doğalgaz dolu ama bu kaynakları yabancılara devretmişiz, bizler ise dışarıdan en pahalı şekilde doğalgaz ithal ediyoruz.

 

Gelin siz, "enerji politikası düzgün" deyin.

 

Hadi doğalgazla elektrik üretimine başladık, bunu da özelleştiriyoruz.

 

Devletin kontrolünde daha uygun şartlara yapılabilecek olan bu üretime bir de özel sektörü ortak ediyoruz, elektrik maliyetine bir de bunların kârı ekleniyor.

 

Elektriği ürettik, fakat bunun dağıtımını da özelleştirdik.

 

Maliyetlere dağıtımından kaynaklanan özel sektör kârı da ekleniyor.