Türkiye'den köşe yazarları
Şakir Tarım Milli gazetede, “Siyasi ahlak dibe mi vuruyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Siyasilerin 14 senedir sürdürdükleri saldırgan ve kavgacı tavır ülkemizi tehlikenin eşiğine getirdi. Sert, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı üslup yöneticilerin birbiriyle oturup konuşmasını engelledi. Hatta birbirlerine bakacak yüz bırakmadı.
Bir ay kadar önce Karaman’da bir olay yaşandı. Geçmişte Ensar Vakfı’nın yurdunda, 5 ay kadar eğitim öğretmenliği yapmış birinin, çocukları taciz ettiği basına yansıdı. Elbette bu, adli mercilerin üzerine gitmesini gerektiriyordu. Suçlu mutlaka cezasını bulmalıydı.
Bazıları olayı farklı mecralara çekmeye çalıştı. Tüm Ensar Vakfı mensuplarını; hatta daha da ileri giderek, değerlerimiz ışığında hizmet vermeye çalışan tüm vakıf ve dernekleri töhmet altında bırakacak bir tavır sergileyenler oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Tartışmalar sürerken, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun, “Bir kere rastlanan bir olaydır, genelleştirilmemeli” anlamındaki açıklaması tepki aldı. Bir gaf sonucu ağızdan çıkan “bir kere” sözüne kafayı taktılar.
Hukuk “suçun şahsiliği” prensibini esas alıyordu. Bir suç sebebiyle başkaları mahkûm edilemezdi. Olay siyaset malzemesi yapılmaya başlandı. Hükümet bakanını savunuyor, ana muhalefet olayı fırsat bilerek hükümeti sıkıştırıyordu. Bir kısım basın da işi, Ensar Vakfı üzerinden, benzeri amaçlarla hizmet veren temiz insanları lekelemeye kadar götürüyordu.
Hukuka güveniniz kalmadı mı yoksa? Adli mercileri göreve davet etmek, olayı bu kanaldan takibe almak gerekirdi. Hukuk devletinde yapılması gereken de buydu. Hukuktan ümit kesilirse vatandaşın birbirine güveni kalmazdı.
Olay günkü Ana Muhalefet Partisi’nin Meclis grubu toplantısında çirkin bir boyut kazandı. CHP Genel Başkanı, ilgili bakana karşı, hiçbir hanıma söylememesi gereken çok kaba bir söz etti. Daha vahimi bu tavır o partinin milletvekillerince alkışlandı. Bu üslubun desteklenmesi siyasi seviyenin dibe vurduğunu göstermesi bakımından üzücüydü, Ertesi günkü bazı gazeteler olaya, “Siyasetin Yüz Karası”, “Terbiyesiz”, “+18 Kemal”, “Edep Yâ Hû!” gibi manşetlerle tepki gösterdi. Başbakan ise, “Kılıçdaroğlu, adam olmadığını gösterdi” ifadesini kullandı.
Siyasi seviyenin dibe vurduğu bu üsluba çeşitli çevrelerden tepkiler yağdı. Meclis’te AKP milletvekillerinin şov özelliğindeki hanım bakana “tebrik kuyruğu” tarafgirlik olarak algılandı. Şüphesiz ki, ciddi ve hanımefendi görüntüsüne sahip bir bayan bakan haksızlığa, hatta sözle tacize uğramıştı. Herkesin tepki vermesini sağlayacak bir üslupla bakanın yanında yer almak, ona teselli etmek en doğru olanıydı.
En çok kadın haklarından söz eden bir partinin Meclis grubunda yaşanan bu olay siyasi yozlaşmanın ulaştığı noktayı gösteriyordu. Aynı gün, CHP’nin Danışma Kurulu Toplantısı’nda bir ilginçlik daha yaşandı.
CHP Ankara İl Başkanı Adnan Keskin, bir milletvekili arkadaşıyla tartıştı, “Bu partiden bir şey olmaz” diyerek toplantıyı terk etti.
…***
Enver Sezgin, Taraf gazetesinde, “Bu savaşı durdurun”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Aylardır devam eden “iç savaş” hepimizi negatif yönde etkiledi/ etkiliyor. Çatışmalar tırmandıkça olumsuz sonuçlarına daha çok katlanmak zorunda kalacağız. Hiç birimiz savaşın yarattığı tahribattan kaçamıyoruz. Her geçen gün hayatımızda bu yıkımın acı sonuçlarını daha çok hissediyoruz. En kötüsü ise çatışmaların ne zaman sona ereceğini bilmiyor olmamızdır. Tam bu nedenle geleceğe dair bir umut besleyemiyoruz. Bu durum karşısında moralimizin iyice bozulması kaçınılmaz oluyor. Bunları düşündükçe uykularımızı kaçıyor, huzursuz oluyoruz. Kendimiz ve yakınlarımız için kaygı duyuyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Yine de çatışmaların hüküm sürdüğü topraklardan uzak yaşayanlar şanslı bile sayılabilirler. Bir de savaşın tam göbeğinde yaşamak zorunda kalan binlerce insanın içinde bulunduğu zor durumu düşünelim. Onlar tam bir felaket yaşıyorlar. Onbinlerce insan göç etmiş durumdadırlar. Evler, işyerleri, mahalleler yıkılıyor. Kentler yok oluyor. Tarih elden gidiyor. Yüzbinlerin hafızaları siliniyor. Savaş bölgesinden çıkanları evsizlik ve açlık bekliyor. Üstelik öyle uzak yerlere de göç edemiyorlar. Umutla terk etmek zorunda kaldıkları evlerine kavuşmayı bekliyorlar.
Mardin’in İdil ilçesinde sokağa çıkma yasağının kaldırılmasından saatler sonra insanlar yuvalarına, doğup büyüdükleri mahallelerine ulaşmak için uzun konvoylar oluşturdular. Öte yandan bir kez daha memleketlerini terk etmeyeceklerinin hiçbir garantisi yok. Bir başka gün bir kez daha yollara düşebilirler. Kürtler, son yılların en büyük göçünü yaşıyorlar.
Çatışmalar bir ilçeden diğerine sıçrıyor. Bu, her şeyden önce çok sayıda gencin hayatını kaybetmesi anlamına gelmektedir.
Çatışmaların sürdüğü yerleşim birimlerinden biri de Yüksekova ilçesi.
70 bin nüfuslu şehrin tamamı bir “harp alanı” hâline gelmiş durumdadır.
Hakkâri’de yaşayan bir arkadaşım, ilçede bir tek “sivilin” bile kalmadığını söylüyor. İnsanlarının büyük çoğunluğu Van’a göç etmiş. Bir bölümü Hakkâri merkezine, küçük bir kısmı ise Mersin’e yerleşmiş. Aç ve çaresizler.
Hakkârili dostum “Hemen her gün Van’a göç etmek zorunda kalan akrabalarımla görüşüyorum, durumları çok zor” diyor. Umutlarını yitiren insanlar; okula gidemeyen ve gelecekleri karartılan binlerce çocuk.
Hakkârili arkadaşım şöyle devam ediyor; “Yüksekova çevre köylerden çok göç aldı. Bu kente gelenler bin bir zorluk içinde çalışarak bir ev sahibi oldular. Şimdi o evleri yaşanmaz bir durumdadır. Göç ettikleri yerlerde barınacakları bir yerleri, ekmek alacak paraları yok. Hiçbiri bu perişanlığı hak etmiyor.”
Şu birkaç ay içinde olup bitenleri gözden geçirdiğimizde, bu savaşın anlamsızlığı ortaya çıkıyor. Milyonların istemediği bir savaş bu.
…***
Taha Akyol, Hürriyet gazetesinde, “Aşırı doz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“ENSAR Vakfı ve çocuklara cinsel istismar konusunda ateşli siyasi kavgalar yaşadık.Elbette vakfın tamamı suçlanamaz ama vakıf yurtlarının denetlenmesini bir düzene bağlamak gerektiği ortada.Fakat öyle siyasi kavgalar yaptık ki “denetim” gibi somut sorunlar kaynadı gitti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Önce, daima sağduyulu ve rasyonel bir siyasetçi olan Sayın Fatma Şahin’in şu sözlerine katıldığımı belirteyim:
“Maalesef ülkemizde üslup esasın önüne geçiyor. Bence Bakan Ramazanoğlu önce ifade edemedi ve
sonrasında da ne demek istediğini anlattı. O cümle üzerinden nasıl Kılıçdaroğlu ‘ben onu öyle söylemedim’
diyorsa, bakan da öyle söylemek istemedi. Burada da bir iletişim kazası yaşandığını düşünüyorum...”
İletişim kazasını hemen koca bir siyasi kavgaya çevirdik.
Çünkü taraflar siyasete öncelik verdiler, siyasi kavga yaptılar.
Olgunlaşmış bir siyasi kültürde siyasi kavgadan önce “sorun odaklı” bakılırdı: Genelde artan çocuk istismarı olaylarına
karşı ne tür tedbirler alınmalı?
Özelde, öğrencilere yurt açan vakıfların ve derneklerin kanuni statüsü nedir, nasıl olmalı? Niye denetim eksiği var?
Nasıl denetlenmeli?...
Hayır, biz bunları konuşamadık. Siyasi kavgadan “denetim” sorununu ele alamadık.
Hele de “denetlenmek” bizde hoşa gitmez.
Demokrasi dediğimizde aklımıza “seçilmek” yani güce ulaşmak geliyor, “denetlenmek” hoşumuza gitmiyor.
Denetimi kısıtlamak için çıkarılıp da AYM’nin iptal ettiği kanunlar bunun ispatıdır; dün de bugün de.
Dokunulmazlıklar konusundaki “bana dokunmasın” tavrı da böyle.
Ülkede tarafsız kamu kurumları olmazsa “bizden” denetçilerin “biz”i denetlemesi neye yarar?!
Sorun ne kadar kapsamlı, görüyor musunuz?